man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Etiket: "sükut"

Sükût-ı Hayal

Bir bahar..

Sonun getirdiği bir bahar..

Sonların bir başlangıcı vardır belki, ama bu baharın ilki çoktan gömülmüştü toprağa.

Başka bir bahar aramak ve tüm kırıklıkları oraya taşımak..

Ne kadar da zordu, üstelik bir de o kırıkları birleştirmek..

Hayal gibi..

İnsan hayallerin ortasında bir gerçek..Her an kırılmaya müsait hayatın kırılan bir gerçeği.. Galiba kırılmadan, bir gerçek/hakikat olduğunu anlamıyor insan. Tecrübe etmesi ve uykusundan uyanması gerekiyor pembe hayallerinin.

Pembe hayaller..

Ne kadar masumca, ne kadar umut dolu, ne mutluluklara gebe, ne sevgiler taşıyor bünyesinde. Neden pembedir ki hayaller, ulaşılması güç olduğundan mı, yoksa bir pamuk kadar güçsüz olduğundan mı? Hayallere bir renk verebilseydik, acaba hangi rengi onlara layık görürdük? Neden bizim hayallerimize başkaları bir renk atfetmişti ki?

Hayaller..

“Hayy olanın muhayyilemize tecellisi” demiştim hayal hakkında.. Bilmiyorum ne kadar isabetliydim bu tespitimde.. Şunu fark etmiştim, hayalle ne kadar iç içe olursak o kadar gerçeğe yaklaşıyoruz. Hayal dünyasına bağlandığımız kadar, gerçekler dünyasına da yaklaşıyoruz ve bağlanıyoruz. Bunu fark edemiyoruz hemencecik. Fark ettiğimizde ise sükût-ı hayale uğruyoruz. Hayal kırıklığına yani..

Hayal kırıklığı..

Ne kadar da kırılganız demiştik ya. Gerçeklerin bir gün bu kırıklıklarla beraber geleceğini hiç tahmin/hayal etmez insan. Çizdiğimiz hayallerin bir gün yüreğimizde kırıklıklar bırakarak çekip gittiğine şahit olana kadar düşünmez bile.

Hayal kırıklığı hakkında sözlükler; “şiddetli arzulanan bir şeyin gerçekleşmemesi yüzünden duyulan üzüntü” veya “bir insanın beklentilerinin boşa çıkması halinde ortaya çıkan bir duygudur” diye bahsederler.

Hayal kırılınca sözler gibi duygular da sükûta erer. Beden ve hal-hareketler bir anlığına durur. Gözler gerçeklere şahit kılınır, kulaklar yüreğin feryadını işitir, dil lâl olur.. Her şey sükûta erer. Hayaller gibi..

Bir adım sonrasında, göz pınarları yanan hayallerin üzerine yaşlar bırakır. Diller “ah keşke”lerin meskeni olur. Hakikat aynîleşir yüreklere.

Hayal dünyasında yaşayan insan “sağırlıktan, dilsizlikten, körlükten” sükût-ı hayal ile çıkar.. Belki arkasında, ağıtlar yakacağı mutlu yarınlarla dolu pembe hayaller bırakır. Ama önünde kendi rengini vereceği hakikatin yüküyle hemhal olur. Kendince, iradesiyle, benim diyebildikleriyle..

Bütün bu yazılanları yok sayalım ve tekrar soralım, Hayal kurmalı mı insan?

Cevap evetse,

Unutmayın ki, her kurulan hayalin “kırılacağı/(sizden) ç/alacağı” ve sizi gerçeklerle karşılaştıracağı bir an muhakkak vardır. İşte o an hayallerinizle birlikte siz de kırılmayın. Kendinizi hayalinizle aynılaştırmayın. Hayalleşmeyin, kırılmayın..

“ Ya cevap hayırsa..” diyeceğini biliyorum ey okur.. O durumda yapabileceğim tek şey, hakikati görünceye kadar son bulamayacak olan bir yazının/yaşamın arkasına çaresizce üç nokta koymak olacaktır. Aynen şimdiki gibi; …

Tahrir-i Sükût

Bu sessizlik huzurlu bir bekleyiş değil. Sükûtumuz müzmin bir cünuna eriş hali. Hadisatın idrakten taşışıdır bu bilir misin? Bilmem kaç çığlığı taşır bu susuş. Bir yürek yangınının en mahzun itirafı… Damla damla gözyaşı, dalga dalga ıstırap.

Bir şamatadır almış gidiyor. Çılgınca bir gürültüyle bastırılan, mazlumun çığlıkları… Bir yanda akan derya gibi şarap, bir yanda oluk oluk seyelan eden kan.

Yozlaşan cemiyetten tevellüt eden kor topu gibi evlatlar: sıyrılmış hayâ, muharref ahlak, kokuşmuş kimlik. Fahiş fiyata ahlak, meccanen fuhuş…

Helale çöreklenmiş faiz, kursaklarda düğümlenmez oldu haram. Fesada uğrayan toprak, alın teri berhava, revaçta hep, hakikati ismine yaftalı KARA borsa. Bir yanda bir lokma ekmekten mahrum, aç biilaç fakirler, yetimler, garipler sefiller topluluğu, bir yanda ekmek bulamayanlara pasta yemelerini salık veren, deveyi hamuduyla götüren sermaye yığıcıları, ablak yüzlü patronlar, müstekbirler, aristokratlar, zenginler, varyemezler kümesi…

Batıla koşan güruh, izzetini, iffetini, ismetini kaybetmiş insan, tükenip gitmekte olan dipdiri gençlik. Bir yangın yeri yurdum. İflas bayrağını çoktan çekti kalabalıklar.

Doğuda yangın, batıda yangın… Küstah kahkahaların setrettiği mustazafların feryatları. Minik ellerin adaletsizliğe savurduğu taşlardan biri de kafamı yardı, sessizliğimi koruyorum. Irzına geçilen anaların, bacıların bedduası sükûtumaydı. Neden hâlâ sükût, kendime soruyorum.

Kardeşi kardeşe kırdıran düzen, adalet nerde? İdeolojilere kaptırılan körpe zihinler. Batılın yılmaz müdafii gözü kara gençler, bin bir hile düzenle sebil edilen enerji. Karanlık fikirlerin kurbanı kardeşler, rezalet abidesi, fitne fesat kumkuması…

Bu sükût yapmamanın, yapamamanın ıstırabıyla lebalep… Bir susuş ki meskût hayallerin çocuğu… Uhdeyi ifa edememenin yürekte sızlayan ukdesi… Ve asla bir sükûn değil ta ciğerden sökün edip gelen bir çığlık, feveran eden bir nehir, bir şimşek ki sessiz ama yoğun…

Bir iç geçirme hali mi bilmem, başından aşağı kaynar suların dökülmesi gibi… Öyle dehşetli bir manzara ki şahit olunan, dilimizi yuttuk… Böyle bir yangını görmemişti uzun zamandır insanlık. Böyle karanlıklar olmazdı küre-i arzda, neyi niçin unuttuk?

Mevsim hazan, zihinlere tebelleş oldu korku, yeis, suizan…
Hıçkırıklara boğulandan hikmetli haykırışlar beklemek muhal mi bilmem ama bilirim ki bu susuş bizatihi bir figan…

Sözün gümüş, sükûtun altın olduğu dem midir bu dem? Susuyorum, işte tam da bu ağır suale muhatap olduğum bu dem o demdir, susuyorum.

İkrarıma yorulmasın suskunluğum, isyanıma yorulsun. Hayret makamında bir meczupluk bizimkisi… Haklı yahut haksız bir düzine sebepten mürekkep karmakarışık bir yumak… Lakin ikrarıma yorulmasın suskunluğum, isyanıma yorulsun.