man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Yaramaz Otobiyografi – Şevval Özyıldırım

7 Ağustos 1998 tarihinde Bursa ’da doğdum.

Bebeklik dönemim genelde hastalıklı geçmiş. Benden 20 ay sonra da kardeşim Emre dünyaya gelmiş.

Ben 6 yaşıma geldiğimde de Gül Çocuk Anaokulu’na gittim. Orada 1 sene boyunca eğitim gördüm. İlkokula Ticaret Borsası İ.Ö.O’nda devam ettim.

Üçüncü sınıfa geldiğimde Kamil Tolon Bilim ve Sanat Merkezi’nin sınavına girdim. Kazandım ve 4. sınıfta da başladım.

Bir sene süren bir çalışmadan sonra deneme alanında yazmaya başladım. 2 sene sonra da Savaş Çocuklarına Hediye adlı deneme kitabım çıktı. Bu benim için de büyük bir sevinç oldu. Kitabımı görmüş olan mektep üyesi ablam Merve Yüce sayesinde Alıntılar Mektebi’ne girmeye hak kazandım. Bir de SBS ’nin son kurbanları (!) olarak sene sonunda SBS ‘ ye girdik. Bir yanlış gibi bir sonuç elde ettim. Şu anda Özel Nilüfer Yıldırım İ.Ö.O’nda eğitimime devam ediyorum…

Yaramaz Otobiyografi – Merve Yüce

Bir varmış bir yokmuş..

Dünya varmış ama Merve yokmuş, Merve varmış ama henüz dünyaya teşrif etmemiş. Ta ki 1990 yılında –annesine göre kadir gecesinde- nisan ayının yirmi üçüncü gecesi olana dek. Tam o gecede ciyak ciyak ağlayan çirkin mi çirkin bir bebek doğmuş –ah anne mahvettin biyografiyi!-

Bu velet hayatının ilk on senesinde Mustafa’lar yüzünden kimlik problemi çekmiş durmuş (abi, sütkardeş, komşu) Gün gelmiş Merve on iki yaşına gelmiş, o zamana kadar arkadaş bildiği insanlar artık onu futbola almaz olmuşlar. O zamandan beri kızlarla geçiriyormuş vaktini; tabi binbir zorlukla..

Merve liseye gelinceye kadar sistemin çarklarında yuvarlanmış durmuş. Yaşı kemale erince bu gidişata bir dur demiş yahu bir dur! Bu böyle olmaz, o örtü çıkmaz, vatanı bir tek adam kurmaz/kuramaz, islamiyet böyle yaşanmaz… Annesi ergenliğine vermiş, babası hak vermiş, abisi boşvermiş, yıllar geçivermiş. Lise bitmiş. E şimdi ne olacakmış? Yasak delisi memleketinde okumaz/okuyamazmış, ailesi onu illa illa okutacakmış, e peki onlar kaşınmış… Ailesiyle yaptığı uzun görüşmeler sonunda Malezya mı Ürdün mü derken Kıbrıs’ta karar kılınmış. Mervecik adayı dört başı mamur, yemyeşil, hindistan cevizleriyle dolu hayal ederken “Uçağımız Kıbrıs için alçalmaktadır” uyarısıyla pembe balonları bir bir sönmüş. Acı gerçekler yüzüne tokat gibi inerken kaşları da acının etkisiyle Emrah’a benzemeye başlamış. Bir sene böyle sürmüş gitmiş. Yurtta zorluklar, yaşamda zorluklar, okulda zorluklar.. Ama yılmamış bizim Emrah! Fetih okumuş, İnşirah okumuş, cevşen okumuş, risale okumuş, kitap okumuş, insanların maskeleri ardındaki düşüncelerini okumuş, dönmüş bir de kendini okumuş. Senenin bitmesine yakın Rahman ve Rahim olan Allah sütkardeşini tekrar bahşetmiş ona. Emrah bunun da sayesinde git gide eski haline dönmeye başlamış. Ama Merve’ye vardığında eski yerinde olmadığını görmüş. Sevinse mi üzülse mi bilemezken, mayıs sıcaklığındaki bir İstanbul gününde bir Ağaç’ın kovuğuna saklanmış üç genç bulmuş. İkisi ona sahabeleri hatırlatmış biri de muştu gibi süzülmüş yüreğine, içi ısınmış, içi içine sığ/a/mamış. O gün bu gençler, Ağaç’ta öyle bir temel atmışlar ki bir kökü dünyadayken diğeri taa cennete uzanmış.

Zaman her zamanki gibi su gibi akıp geçmiş, Merve’nin adaya dönme vakti gelmiş. Giderken Büşra’dan biraz ayraç istemiş. Fakat bu göreceli bir kavrammış; Merve’nin “biraz”ı iki avcunu anca doldururken Büşra’nın “biraz”ı tam sekiz kilo gelmiş! Merve bu maddi-manevi ağırlıkla Ada’ya ayak bastığında artık birçok şeyin eskisi gibi olmayacağını farketmiş… Okula vardığında ayraçları mescide, üzerinde –alabilirsiniz- ibaresiyle yerleştirmiş. Aradan yirmi dört saat geçmeden ayraçların çoğu kapışılmış, okulun her yanında Alıntılar Defteri konuşulmaya başlanmış. Üniversite gençliğindeki bu pirana potansiyelini gören Merve, kitapçılar ve kırtasiyelerden sonra adrenalin patlamasını göze alarak erkekler mescidine bile yerleştirmiş ayraçları :) Sene sonunda zafer kazanmış edasıyla anakaraya geri dönmüş.

Birçok şeyin eskisi gibi olmayacağından bahsetmiştim ya.. Aynen öyle olmuş. Allah onu ve beraberinde birkaç akrabasını Ev’ine çağırmış. ‘Lebbeyk’ demişler ‘Lebbeyk la şerike leke lebbeyk’… Başlarda inanamamış tabi. Kabe’ye varan merdivenlere yığılıp kaldığında Şeriati sanki ona seslenmiş. “Durma Hacer koş! İsmail susuz İsmail bir başına..Koş!” Merve’den Safa’ya Safa’dan Merve’ye koşmuş koşmuş koşmuş. Gözyaşlarına ‘zem’ demiş ama onlar da durmamış. İki hafta kendini kaybettiğini zannederken aslında kendini bulmuş, kendine gelmiş bizim Merve. O zamandan beri oraları hatırla/t/mak için ferace giyer dururmuş.

Günü gelince Merve’yi oradan zorla ayırıp doğduğu topraklara getirmişler. Başlarda alışamamış buralara. Cevaplayamadığı sorularla dolmuş zihni.. Daha önce hiç görmediği bir yere iki hafta içinde nasıl bu kadar alışmış da doğduğu toprakları garipser olmuş? Ne olmuş da secdeden her kalkışında Kabe’yi göreceğini düşünür olmuş artık?

Düşünmüş durmuş.. Yok yok duramamış! “Hiç akletmez misiniz?” ayetlerini tekrar tekrar okumuş. Günlerini tefekkürle geçirirken gözü bir iftar sofrasına takılmış. Karşısında ayette zikredilen zeytin varmış ve sofradaki yaramazlardan biri zeytinin üzerine –Kıbrıs’ı hatırlatan- portakal suyunu yanlışlıkla döküp mükemmel bir espriyle durumu kurtarınca “İşte!” demiş Merve. “Bunlar –onlar- olmalı”

‘Ki onlar namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve onlar ahirete kesin bilgiyle iman ederler’*

O zamandan beri bu ihlaslı kardeşlerinin halkasına katılmaya çalışmış. Bu öyle güçlü bir bağ’mış ki ne zaman biri sıkılsa diğerleri hemen hissedermiş. Gece yarısında gelen mail şaşkınlık ve sevinçten ağlatır, yanlış tarihin okutulduğu derste gelen bir mesaj nefes aldırırmış.

Merve, kardeşlerinden aldığı bu destekle okulunun yarısını bitirmiş de anlamamış! Yaz olmuş, sıcak olmuş, halka içinde halka oluşmuş. Hem ısınan havaların hem de geçen ayların etkisiyle halkalar gen/iş/leşmiş. Öyle ki bir cumartesi günü Bilgi’nin bahçesinde yaklaşık yirmi kişiyi içine almış. Bu sırada etrafa şefkat nazarıyla bakan Merve, içinden inşirah suresini okuyup durmuş.

‘Demek ki gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. O halde boş kaldığın zaman durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya devam et’**

Bir fecr vakti yazının son satırlarını yazarken gözlerinde uyku, yüzünde tebessüm varmış. Sa’yin yorgunluğunu atabilmek üzere uykuya çekilmiş. ‘Çünkü onlar yalnızca uykularında dinlenirlermiş’

*Kuran 27:2

** Kuran 94: 5-7

2 / 212