çocuk denecek yaşta…
Elleri titriyor Hümeyra’nın… İsmi doğduğu günden beri bir muamma… Kızıl çiçek diyor, annesi… en kan yerinden… En kanayan yerinden öpüyor annesi, geçiyor… Ölümü sevdiğini söylüyor bir gün… Bir gün kanım deli akıyor, hissediyorum diyor… Bir gün hayal kuruyor, bir gün hayallerine sandal yapıyor, sık sık onlara yüzme öğretiyor… Çünkü kendisi çok iyi biliyor. Üç aylıkken yaşadığı Anamur serüvenini abisiyle ablası hala kıskanıyor… Ta eskiye dayanan bu deniz dostluğu sık sık ağlamasına sebep oluyor… Eskiden denizmiş denilen Konya’nın nadir yeşilliklerinden birinde şarkı söylüyor… Çoğu zaman kendi uyduruyor… Hep “sevdim” diye başlıyor bu şarkılar… Anlaşılan elindeki zikirmatikle çok “vedud” çekiyor… Kalbi çatlayacak Hümeyra’nın elleri titriyor…
İlkokula anneannesinin diktiği çiçekli jilesi ile başlıyor… Ağlıyor… Bu yüzdendir ki öğretmeninin aklında Hümeyra’nın yeşil gözleri kalıyor… Çünkü onun gözleri ağlayınca ve güneşe çıkınca yeşil oluyor… Öğretmeni bir gün ödev veriyor… Şiir yazılacak… “Ben şiir yazamam ki” diyor, ama illa yazılacak… Ödevini annesine yaptırıyor… “hayatı seviyorum” başlıklı bir şiir yazıyor annesi… Okul dergisinde yayımlanıyor. Altında Hümeyra’nın ismi geçen ilk şiirin gerçek yazarı annesi oluyor…
Yıllar sonra bir ağustos sabahına annesinin çığlığı ile uyanıyor Hümeyra… Nefesi kesiliyor… Annesi yere çökmüş… İsmine tezat bir yerde… “babam” diye diye dizlerine vuruyor annesi… “Sema!” diye sesleniyor babası annesine: “ölüm Allah’ın emri…”
Ölümle ilk o an tanışıyor. Anlıyor biricik dedesi sılaya dönmüş… Anlıyor denizi tükenmiş… Gözlerinde büyüyemeyeceği birisi oluyor hayatında, ilk defa… Dizlerine yatıp da şiirler dinleyemeyeceği biri… Gözlerinde şiirleşen hayatı sevemeyeceği…
Henüz oniki yaşında, dedesinin yokluğunu yaşayan bahçeli evin asmalarına bakan pencerede, gözleri yaşlı, kalanlara okuyor ilk şiirini…
“çocukluğum penceresini açar mı, taş atsam?”
Ve Hümeyra kalemle sırdaş… Bir ölümden bin şiir doğuyor… Sancılı…
Çocukluk en sevdiği yanı… İnsanlara, gökyüzüne, mevsimlere, sokaklara en çok çocukluğu yakıştırıyor… İhtiyarlamadan toprakla tanışmak istiyor… Yağmurlu bir ilkbaharda… İkindinin kızıllığında… Babasının okuduğu ayetlerin fonunda… Çocuk denecek yaşta…
hicrettir
Rabbim büyük yaralar aldım sana
öldüğüm sanılacak savaşta
iddia eden ispatla mükelleftir
idrak eden isyanla
beni çağıran uzaklara yolla
çocuklar doluşsun sevdama
suyun yağmur üzerinde hakkı var
yağmurun üzerimde
hasretlerden teşekkül ediyorum
sana teşekkür ediyorum
ben mehmet ali başaran
ana baba bir şiir hicrettir
söz düşmez bana burda küçüğüm
su çatlağını bulur
HEP ÇOCUK KALMAK MI? VARIM!
1984 doğumlu. Doğum gününün yılın son ayının son günlerine rastlamasından ötürü arkadaşları onu 85’li olarak kabul eder.Kendisi bu durumdan oldukça hoşnutturJ
Sakin bir çocukluk geçiren Esra’ya annesinin deyimiyle ‘arada bir gelirler’. Neyin geldiği belli olmayan bu anlarda Esra ,oradan oraya çığlıklar eşliğinde koşturur, annesine zor dakikalar yaşatır. Genelde söz dinleyen uslu çocuk Esra ileride ailesine bu günleri aratacaktır.
Çocukken babasının aldığı lahana bebeği görünce apartmanı çığlıklarıyla nasıl inlettiğini hatırladıkça mutlu olur hala.
Hayatını üniversite dönemine kadar gaflet içerisinde geçiren Esra’nın hayata bakışı Bilgi’ye adım atmasıyla değişir…Doğup büyüdüğü yer olarak nitelendirdiği Bilgi’de çok değerli insanlar tanımış, güzel dostluklar kurmuş, pek çok şey öğrenmiştir.
Üniversite yıllarında idealist olan Esra’nın en büyük hayali klinik psikolog olmaktı. Lakin çok geçmeden, hayallerini ürkek bir çocuk tavrıyla bir kenara koyup, kendini hayatın kollarına bırakmıştır.
Mezun olduktan sonra bir yıl bir dernekte, bir yıl da dershanede çalıştıktan sonra, iş temposuna yenik düşerek işsizliği ve daha da önemlisi ev hanımlığını tecrübe etmiştir.
Artık kendisine daha çok vakit ayırabileceğini düşünen Esra, günlerden bir gün Ali Ural ile şiir ve yazı atölyesinden haberdar olur. O güne kadar- bırakın şiiri, öyküyü- günlük bile tutmamış olan Esra’nın dikkatini çeker bu kurs. En azından okumalarımı ilerletirim düşüncesiyle kursa kaydını yaptırır. Esra’nın edebiyatla tanışması-lisedeki edebiyat dersini saymıyorum- bu şekilde olur.
Dört mısradan oluşan ilk şiirini, değerli hocası okuduktan sonra yorumu ‘bu şiir değil’ şeklinde olmuşturJ
Hocasından aldığı eleştiriler karşısında yılmadan yazan Esra, yazmanın iyileştirici etkisini bu süreçte öğrenir.
Beş aylık bir süre sonunda, hayatına anlamlı bir uğraş kazandıran Esra mutludur…
Kurs bittikten sonra yazma motivasyonunu kaybeden Esra, eline kalem alamaz olur, umutsuzluğa düşer. Kısa bir süre sonra alıntılar mektebi ile tanışır ve yazma macerasına kaldığı yerden devam eder.
En sevdiği yazar-aynı zamanda bütün kitaplarını okuduğu tek yazar- Mustafa Ulusoy’dur.
Şu sıralar kafası oldukça karışık olan Esra-her zaman karışıktır kafası- okuyarak, yazarak, dua ederek teselli olmaktadır. Sıkıntılı bir zamanında danıştığı bir büyüğünün inşirah verici şu sözünü de sık sık hatırlamaktadır. “Oğlak burcu kadınları otuz yaşına kadar, hayatta ne yapacaklarına bir türlü karar veremezler” J
Hayat teselliden başka nedir ki…
hayat bir taksimden başka nedir ki bayım
ammar/ 89 doğumlu/ marmara sosyoloji’de canı sıkılıyor/ bir gün alıntılar defterinin ve mektebinin sahiden yaramaz bir öğrencisi olabilmeyi istiyor/ali şeriati’ye karşı tam anlamlandıramadığı bir hayranlığı var/ etnik müzik dinlemeyi sever/ çocukken peyami safa’nın cingöz hikayelerini okuduktan sonra bir kaç başarısız polisiye hikaye denedi/ ilk şiirini altıncı sınıfta hiçbir yerde yayınlamadı/ lise hazırlıkta yoldaki işaretleri okuyup silkelendi, kur’an mealiyle kendine geldi/ 6 senedir filan karikatür çizmeye çalışıyor/ sadece çalışıyor/ grafik tasarımı çok azıcık becerdiği rivayet edilir/ ilerde parası olursa pixar gibi bir animasyon şirketi kurmak istiyor/ maymuniştahlı/ şiir okumaya ibrahim tenekeci’nin uçuş denemeleri adlı deneme kitabıyla başlamış olması ilginçtir/ favori kitapları, ihsan oktay anar külliyatı ve hakan albayrak’ın hakan albayrak kitabı/ hayatındaki özel isimler: mehmet ve ali/
ammar/ 89 doğumlu/ Allah izin verirse niyeti adam olmak
Hayy’dan gelir Hû’ya giderim..
Bismillah deyip ‘yazı’ ile başlıyorum.
(Evvelimiz Hayy, ahirimiz Hû olsun duasıyla)
..
Yazı serüvenine, 12 yaşında Filistin’e Veda filmini izledikten sonra günlük yazmaya başlayarak atıldım.
Filmin geri kalanını izleyemeyip, yazıya koyulduğumu hatırlıyorum.
Daha çok duygularımı anlatan günlüğümün bu ilk sayfasını sadakallahulazim diyerek bitirmişim. (defterimi açıp okudukça gülüyorum kendime:)
Önceleri klasik bir günlük ve Güzin ablaya dert yanma formatında olan bu defter daha sonra ufak tefek şiir denemelerime tanık oldu.
İlk şiirimi 14 yaşında babam için yazdım.
Bir gün özgüven patlaması yaşarsam(Allahualem), babamın bile görmediği bu şiiri kazara okuyucuya sunabilirim!
Birkaç şiir taliminden sonra ufak tefek deneme türünde yazılar ve dualar kaleme aldım.
Muhterem bir zatın, sahibine geri vermem için elime tutuşturduğu Ahmet Arif şiirleriyle şiire daha çok eğildim.
Filistin’e Veda filminden sonra bir nebze de olsa vicdan azabımı dindirebilmek, öfkemi haykırabilmek için yazıya başlamıştım.
Ne var ki günlüğümü açıp baktığımda, benim için 9 yıl önce başlayan bu zulmün bu gün hala devam ettiğine şahit oluyor, daha çok üzülüyorum.
Şükür ki bir süre sonra umuda ve ümmetin isyanını dillendirmeye yönelik yazmaya başladım.
Zira artık daha çok inanıyor, daha çok dua ediyorum!
..
Çocukları ve yunusları çok seviyorum.
En ‘büyük’ hayallerimden biri de bir gün yunuslarla yüzebilmek!
5-6 yaşlarındayken, yalnızca bir kez giyebildiğim, havuç yiyen tavşanlı mavi elbisemi çok özlüyorum.
Hayatımın mihenk taşlarından oluşan, her kitabın bir şahısla eşleştiği, benim için değerli bir okuma listem var.
Güzel insanlar tanıdıkça bu listenin genişlemesini umuyorum.
..
Kendimi bildim bileli bir şeyleri arar haldeyim.
Bulduğumu zannediyor sonra yine kaybediyorum.
Kendimi tekrar ararken buluyorum.
Ararken ‘kendimi buluyorum!’
Sizin anlayacağınız bulmak için değil kaybetmek için arıyorum..
“Bütün ömrümce aradığımı bulduğumda
Oturup ağlayacağım
Bir deniz kıyısında ”
..
Umutları m mı?
Aynı uçurtmanın peşinden koşan, aynı gökyüzünü paylaşan, aynı şeker için mücadele eden, çocuk kalmayı başarabilmiş kardeşlerimin verdiği heyecanla daha sıcak, daha diri!
Not: bu kısa öykü bir deli cesaretiyle, diğer yaramazların hayat hikâyelerinin okunabilmesi ümidiyle yazıldı.
Pamuk eller klavyeye, sırada kim var bakalım?
: )
Yaramaz Otobiyografi – Zeynep Ezgin
Tarih: Uzuuuun yıllar öncesinde bir Cumhuriyet Bayramı.
Yer: Bakırköy / İSTANBUL
Mekân: Bir devlet hastanesi
Saat: 18.00 civarı
Bu geçici dünya mektebine yukarıda sayılan zaman, yer ve mekânda imtihanlarını yaşamak üzere bir bebek gönderilmiş. Haber tez yayılmış olsa gerek tüm yurdu bir sevinç kaplamış. Meydanlarda havai fişek gösterileri başlamış. Yıllar sonra da Zeynep fener alayını bu cümlelerle tarif etmeye başlamış.
Yıllar yılları kovalamış aslında çok da kovalamamış. Beş sene sonra Zeynepler üç kız kardeş oluvermişler. Zeynep kardeşlerine dönüp “Sizin isminiz sadece Efendimiz’in (s.a.v.) hanımının ismi”, kuzenine dönüp “Seninki sadece kızının ismi” deyip kendini onlara göre iki kat şanslı hissedermiş. Çünkü onun ismi hem hanımının, hem kızının ismiymiş. Daha ne olsunmuş.
Anne sütünden mamaya terfi etme, emekleme, yürüme, konuşma vs. derken yaşı büyüdükçe imtihanları da büyür olmuş Zeynep’in. Konuşmayı öğrenmesiyle etrafındakilerinin de imtihanları büyümüş de daha haberleri yokmuş. Sessiz sakin dururmuş çünkü Zeynep. Ama bu fırtına öncesi sessizlikmiş. Lise 2 den sonra göreceklermiş onlar, Zeynep’i susturmak güç olacakmış…
Aynı dönemlerde iğrenç esprilerle başlayan mizahi hayatı da yıllar geçtikçe değişmiş ve insanlara tebessüm ettirir bir vaziyete bürünmüş. Zeynep arada geçmişe gidip bu durumla insanlara nasıl eziyet ettiğini düşünüp çocukluğuna gülermiş ve şimdiki haline de şükredermiş.
Lise bitmiş. Canı sıkılanın sistemi değiştirdiği şu caanım memlekete gelen yeni bir sınav sistemini ilk deneyen/denenen grubun içinde yer almış o da. Sonuçlar gelmiş. Tercihler yapılacakmış. Zeynep ve ona yardımcı olan kuzenleri rehberi karıştırırken annesi de yardımını esirgemiyormuş tabi.
-Ankara’dan ötesi olmaz. Ankara’dan ötesi olmaz.
Annesinin isteği üzerine harita ikiye bölünmüş. Ankara’dan önce (A.Ö.) ve Ankara’dan sonra (A.S.). A.Ö. kısmındaki okullardan matematik ile ilgili bölümler yazılmaya başlanmış listeye.
Ve sonuçlara göre beş yaşında ayrıldığı İstanbul hayatına kaldığı yerden devam edecekmiş. 2006 yılının beraat kandilinde Marmara Üniversitesi’nin yolunu tutmuş kayıt için. İnşallah üniversite hayatı da onun beraatı olur düşüncesiyle girmiş artık bu yola. Okulda belki çok zorluklar çekmiş ama evine gittiğinde oradaki kardeşleriyle ahiretteki beraatları için çalışıp durmuşlar. Git gide büyülemeye başlamış bu ortam onu, bağımlılık yapmış, ayrılamaz olmuş İstanbul’dan. Sevmiş oradaki kardeşlerini, huzur varmış onların yanında. Nasıl olmasınmış asıl hayatları için yatırım yapıyorlarmış çünkü.
Çizmeye başlamış Zeynep bi ara. Aslında istidat saklıymış içinde de okul, sınav, ders falan derken fark edememiş bunu. Üç dört yaşlarında eline geçirdiği herhangi bir kalem ve yanında kâğıt, duvar, gazete üçlüsünden biriyle başlamış sanata. Sonra ilkokul 1 de deftere düz çizgiler çizmişler sınıfça. Gittikçe haftada 2 saate indirmişler bu güzel yolculuğu resim dersi adı altında. Lise 2 ye geldiğinde ise ‘yeter size bu kadar resim, önünüzde öss var çalışın da okulumuzun derecesini yükseltin’ dercesine bu dersi de kaldırmışlar. Zeynep ne yapsınmış, çalışmış o da, bırakmış çizmeyi. Taa ki üniversitede bir kardeşi ondan resim çizmesini isteyene kadar. Zeynep define bulmuş gibi sarılmış kağıda ve kaleme, çizmiş çizmiş çizmiş. Durduramamış kimse, derslerde de çizer olmuş artık. Durmamış rüyalarını da çizmeye başlamış. Böylelikle bu sene resim kursunda alacakmış soluğu, ondan ç/aldıkları tüm resim derslerini geri alırcasına.
Rüya demişken bir de Zeynep ‘in uzunmetrajlı film gibi rüyaları olurmuş. Dinleyecek birilerini buldu mu anlatır anlatır anlatırmış. Yukarıda bahsedilen ‘etrafındakilerinin imtihanı’ bunun gibi bir şeymiş işte. Rüyalar bitmezmiş bir türlü. Her gün üç dört rüya görünce günler de yetmezmiş anlatmaya. Rüya görünce mutlu olurmuş Zeynep. Zaten mutlu olmaya da sebep ararmış hemen. O rüyaları uyanınca bile gerçekten yaşamış gibi hissedermiş ayrıca. Çoğu zaman rüya mı gerçek mi ayırt edemezmiş. Rüya olduğunu unutmamak için kaleminden destek alıp çizmeye başlamış o da.
Ve bir gün nasıl olduysa kalem ve kağıt buluştuğunda resim çizilmemiş de düşünceler akmış kalpten mürekkebe. Zeynep galiba yazı işine de el atmışmış. Ne olacakmış bu kızın sonu kimse bilmiyormuş. Zeynep bu yaşında yeni bir kimlik bunalımına girmiş. Kimi ‘güzel sanatlara gitseydin ya’ dermiş kimi de ‘niye edebiyat okumadın?’. Ee bi de hali hazırda okuduğu matematik varmış. Çıkamamış işin içinden Zeynep. ‘Zeynep’in kimliğini en kısa zamanda bulmasının olasılığı nedir?’ sorusuna okuldaki hocaları bile çözüm bulamazmış. Ama bulmuş Zeynep. En iyisi demiş ‘Sona yaklaşmışken matematiğe devam. Resim için de kursa gidersin öğrenirsin teknik falan. Edebiyata gelince Alıntılar Mektebi kapısını araladı ya ne duruyon yaz ve kapıya dayan .’
ZEYNEP EZGİN























