21. YÜZYIL MASALI
Mirim,
Bir varmış iki henüz yokmuş,
Yaz varmış, kış henüz gelmemiş…
İki dağ arası kavuşmaz,
Ahitler ömrü billâh bozulmazmış…
Mirim, dünya bu bir lahza rüya…
Saman çöpü kıymetince hayat,
Bir tutam ihanet,
Vefa, bozacıda bir kupa,
Azadeymiş, eli yettiğince cefa!
Yorulma Ey Mirim ki anlayasın,
Haline feryadu figan katasın…
Saraydan içeri saray vardır,
Gözden dışarı kapağı vardır,
Gönül bu ya tutamağı vardır…
Sanma ki Ey Mirim kalan gidenden,
Arif maruftan bizar olmuş…
Az giden çok yol almış,
Sır bilen sırdaş olmuş,
Serden geçene yar yokmuş…
(fatma ilhan)
Tebdili Mekanda Ferahlık Vardır, Öyleyse Kuş Olmalı İnsan..
Bilmiyorum, neden bazen uzun soluklu şeyler düşünüyorum. Eğer bir kitap yazmış olsaydım Üsküdar-Beykoz otobüsünde başlamış, bitirmiş olurdum. Bazen enaniyetimin tavan yaptığını duyuyorum, duvarlar söylüyor aynalar yalanlıyor. İşte böyle dönüp duruyor düşüncelerim; sanığı, yargıcı, tanığı, avukatı benim olduğum mahkemelerde, bir tekerlek gibi. Düşüşte olan ben miyim yoksa dünya mı düşüyor da düşmeye mahkumum bilemiyorum. İşte yine mahkum etmeye geliyor iş ve ben yine ardıma bakmadan kaçıyorum, tebdili mekan bahanesiyle.. Biraz önce okuduğum bir cümle, hatta içindeki bir kelime ruhumu göklere çıkarıyor ve bir tüy gibi ağır ağır uçuyor ruhum bir yerlerde. Elimi uzatsam elim kolumu bırakıp uçmaya gidecekmiş gibi, böyle ilginç hikayeler çiziyor düşüncelerim ve kelimelerin sonlarına doğru tükenmeye başlıyor dinginliğim. Bazen başrölde olma isteğini köşeye atmanın ne kadar huzur verdiğini hissediyorum. Bazen “değillerin” ne kadar “öyle” olduğunu hissediyorum. Bir kelebek, tırtıl olmadan önce anlatıyor bunları. Tüm doğa biliyor ama insan farkında değil.. Daha doğrusu bay kırmızı, bayan yeşil, mavi, sarı.. Hepsi zaman zaman görüyorlar, birileri onlara da fısıldıyor ama gerçek o kadar gerçek ki onlar için, ipin ucunu bırakmak ve göklere çıkmak çok imkansız geliyor onlara ve size yemin ederim birileri bu hazzı yaşarken gerçeğe bu kadar sığınan beylere, hanımlara kanat da taksanız uçmayacaklar. Aslında paradoks çarkında dönüp duran ve acımasızca yargılayan bu neşeli görünen renkler, çok mu düz yoksa dünya ve dünyevi umutlar mı onları düzleştirdi bilemiyorum. Yine yargılamada iş bitiyor ya hani, bunu yapmıyorum ve gözlerimi kapatıyorum. Hissediyorum ruhum ayaklarımla aynı yerde değil. Bir rüzgar esiyor ve diliyorum, bir gün tüm kuşlar hepimize uçmayı öğretebilsin..
Nemeçsek Öldü
Mezarlar ki içlerinde kendine yeten devrimler çeker gider
Yeminli şiirler yazmalı mezar taşına, sevmeli.
Şiir dediğim nedir ki meryemana?
Köpürerek yok olan sabundan başka
Adını büyük harflerle yazmak için sebepler biliyorum
Olağanlaşmış ellerim fakat.
Ayağıma ördüğün çoraplar var meryemana
Başıma oldular, yazıklar.
Yankılarda aramam seni, yine de
Ne zaman hızlıca sallanan bir salıncaktan atlayacak olsam
Aklıma sen geliyorsun;
İman ediyorum özgürlüğe
İki kez: Bir senin bir benim için.
Sesinin telaşlarıyla aşılır bu yokuş.
Sarhoş sakallı
Olmamış kirazlı bisiklet tamircisi,
Ekmek sandıklarında merdivenler
Hamakta kedi uykuları
Çocukluğa inmek pek gereklidir/sesinin dinginliğiyle inilir bu yokuş
…
Dehlizlerim bize kalsın…
Ben şimdi çekileyim bir köşeye, şu köşeye.
Afili bir kaç lanet okuyayım düzene
Derunumdan bir küfür savurayım sırayla
Meşrulaşır ve anlayışla karşılanır
Ne hissettiysem
Düzenle ve sırayla.
……………………………….
Öyle bir küfür bilmiyorum.
Çaresizlik dediğin budur\Şiir dediğin nedir?
Sana dünyanın en kıymetli gözyaşlarını toplayacağım meryemana
Kıymeti yoksa neden ağlıyorsun?
Siyami Bir Kedi

fotoğraf: muhammed cihad caner
gözlerim
gözlerin
gözleri
artık böyle
görmüyorlar birbirlerini
ağaç pembe
gökyüzü ?
aynı havayı soluyorlar
ciğerlerimiz ama o soludukları havaya lanet ediyorlar
belki aynı bardaktan çay içiyorlar
belki aynı şişeden süt içiyorlar
belki aynı camii de namaz kılıyorlar
belki aynı adamın yazdığı kitabı okuyorlar
belki aynı otobüse biniyorlar
belki aynı taşlara basıyorlar
belki aynı adama bela okuyorlar
belki aynı filmi izliyorlar
siyami bir kedi ise muhyiddin bir hırkadır
düş (ümdün)
düş (tüm)
Asr-ı Fitne’de Takva Işığında Bir Reçete-i Salah Misali: Rakam’ul Asr
Devr-i Hüsranı yaşadığımız şu günlerde Allah(cc) ve Resulü Muhammed (sav) gönüllerimizden cebren fersah fersah uzağa atılmaya gayret ediliyor. İçtimai hayatta esbabperest ve aklını gözüne indirgeyen tali’siz akımlar lâdini zümreler tarafından dayatılırken, dini algımız da modernist eller tarafından yozlaştırılıyor. Mü’minlere ‘…Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştimez…’ fermanınca yol almak düşüyor. Buna binaen kurtuluşumuz, Cenab-ı Hakk’ın namütenahi rahmeti ve bereketi ve inayeti ile üzerimize tecelli etmesi ve daire-i esbapta beşerin ihlâs ve ihsan ve samimiyeti ile vücud bulacaktır. Bu buuttan mesele ele alındığında, beşerin necatına vasıta olacak amelin nizam ve huşu içerisinde ifa edilip, dört bir yandan sistematik bir şekilde Müslümanlara saldıran Ehl-i Küfür’e karşı ‘formülize’ edilmesi şarttır. Çünkü disiplin ve düzen Allah’ın kanunlarının en temel özelliklerindendir.
Bu beyanımızı iki düsturla açıklayacağız.
Birincisi, Kâinat-ı Kübra’da (makro âlem) insanoğluna işaret edilen nokta-i mühim şudur ki; Evren, nizam-ı mutlak üzere bina edilmiştir. Görünmez kolonlar üzerine bina edilen bu sistemde protonlar atomlara, atomlar yüzlerce farklı elemente, elementler çeşitli canlı cansız varlıklara, bunların oluşturduğu doğa ve habitat, yeryüzü ve gezegenlere, gezegenler sistemlere, sistemler galaksilere, galaksiler de kâinat-ı kübraya, bir San-i Zülcelâl’in elinden çıktığının kanıtı olarak, yüzlerce farklı dizilim ve seçilimle inkılâb eder. Bu sistem keyfiyeti itibariyle oldukça girift, derin ilmi çalışmalara değer, karmaşık ve kusursuz bir düzen içerir. Fenni boyutunu kısaca arz etmeye çalışalım.
Varlıklar keyfiyetleri itibariyle atom adı verilen zerreciklerden oluşur. Her karşılıklı atom birbirleri üzerinde ağırlığına ve aralarındaki mesafeye bağlı olmak şartıyla kuvve-i cazibe(çekim) uygular. 17.yüzyılda Newton’un bu konudaki çalışmalarını biliyoruz. Bu kuvve-i cazibeler kendi içlerinde muntazam bir denge teşkil eder. Bu denge sayılamayacak çoklukta zerre içeren galaksileri oluşturur. Bunun ötesinde, kurulan bu düzen tavana asılan avize misali herhangi bir bağlantı vasıtası ile sabitlenmemiştir. Yüce Kelam’da buyrulduğu gibi, o, görünmez kolonlar üzerine bina edilmiştir. Mütemadiyen başlangıçtan beri devrine devam etmektedir ve ‘din günü’ne kadar da devam edecektir. Çekme ve itme kuvvetlerinin meydana getireceği çeşitli permütasyon ve olasılık hesapları yapılmasının yanı sıra, günümüzde herhangi bir galaksiye çekilmiş olan fotoğraflar incelendiğinde zannediyorum Kudret Sahibi’nin sanatını nazar edip daha net şekilde tahayyül edebiliriz.
Bir diğer mesele de yörüngesinden bir defa geçen gezegen kendi sisteminde yuvarlakvâri, elips, bir yörünge çizmesine rağmen galaksi bağlamında incelendiğinde spiral çizmemesidir. Böylece belirli bir konumdan bir kere geçen gezegen, bir daha aynı konumdan geçmemektedir. Şüphesiz bu sistemin Sa’ni Zülcelâl’i ne kudretlidir!
Âdemoğlu düşünmeli. Bir sistem kuracaksınız. Teker teker, çifter çifter sayılamayacak keyfiyette olacak. Taneler birbiri üzerinde farklı çekme ve itme kuvvetleri uygulayacak. Bir yoldan geçen bir daha aynı yoldan geçmeyecek. Nacizane hayal ettiğimde ‘Lailahe illallah’ demekten kendimi alamıyorum!
Bu misaller üzerine tefekkür edilmesi insanoğlunu Yaratan’ın var oluşu ve tekliği üzerine çok derin düşüncelere çekecektir.
Kâinat-ı Kübra amelleri formülize edip, huşu ile ifa etmemizi işaret ediyor.
İkincisi; Şüphesiz mikro âlem de makro âlemdekine benzer surette düzen ve nizam üzere tazammun edilmiştir. Teknolojinin mütemadiyen terakkisinin bir sonucu olarak, günümüzde âdemoğlu- cüz-i iradesince – kendisinin hücre adı verilen yapıtaşına rahatça nazar edip üzerine onlarca farklı işlem yapabiliyor. Büyük sistemlerde olduğu gibi bu küçük boyuttaki maddelerde de düzene ve nizama, azıcık insaf sahibi olanın idrak edeceği ölçüde net bir şekilde, gösteriliyor. Kısaca arz etmek gerekirse, nasıl ki bir metropolde insanlar var, farklı vazifeler icra ediyor, idare kısmı belli kurallar koyup, emir veriyor ve ayrıca bunu bir intizam ile yaparken vatandaş da idareye uyuyor, aynı şekilde hücrelerde de bir DNA(Çift Sarmal) adında bir yöneten emir veren ve bunu dolaylı olarak vuku bulduran RNA(Tek Sarmal) ile olağandışı olayları -boyutuna binaen- kolayca ifa ediyor.
Hücre; hayatın, canlılığın yapıtaşıdır. Boyutları itibariyle özel mikroskoplar ile görülebilir. Öyle ki erişkin bir insan vücudunda 70 trilyon adet bulunur. Tevafuken veya tesadüflere dayalı bir şekilde oluştuğunu kabul etmek, bu söylevi beyan edenin cehaletine damga üzerine damga vuracaktır. San-i Zülcelâl ona ilm-i ezelisiyle tecelli etmiştir. Hücre içerisinde çekirdekte DNA adı verilen bir sarmal bulunur. Adonin, sitozin, goanin ve timin denilen zerreciklerden teşekkül ediyor. Bu tanelerin binlercesi, tesadüfî olmayan seçilmiş bir sırayla, bir araya gelerek gözümüzün saçımızın rengini, kulağımızın şeklini, ağzımızın yapısını belirliyor. Bir diğer ameli ise kendisine va’z edileni diğer görevli sindirim, iletim, bölünme vs bölümlere iletmektir. Mukayeseli olarak bakıldığında hücre de bir şehir gibi çalışmaktadır.
Zerre de olsa koca kütleler de olsa, bu açıdan bakıldığında, mikroâlemden makroâleme görülen bütün birimlerde benzer sanatın bulunması, sanatçısının bir olduğuna dalâlet eder.
Demek ki zerreler ve koca sistemler insanoğluna kusursuz bir düzenin ve alışverişin olduğunu bildirmektedir. Yani her va’z edilen kanunun bir Kanunî’si vardır. Bunu bilerek, O’na koyduğu kanunlar çerçevesinde şuurlu ve iradeli biçimde kul olmak gerekir.
Makro ve mikro alemin açıkça işaret ettiği üzere nev-i beşer akıl almayacak bir düzen ve nizam ve titizlik ile yaratılmış evren içerisindedir. O halde bunun hakkını vermeli ve kendi ameliyesini ve ibadetini en sadıkane ve tavizsiz olarak kulluk itaat ve şuuru ile gerçekleştirmelidir.
Şimdi ise İslam’ın insanlar arasında tek üstünlük sebebi kabul ettiği ‘Takva’ (tq) üzerinde bir nazariye beyan edeceğiz.
Takva, insanın Allah’ın va’z ettiği bu kurallara karşı duyduğu sorumluluğa binaen davranışlarını ibadet ve iman temelinde bir araya getirerek düzenlemesi, fikri mülahazalarda bulunması, himmetini daima bu yöne harcaması, hep güzele yönelmesi, yalnızca yasak ve haramlardan değil, gri ve muğlâk ve gayrı muayyen olan hal ve hareketten kaçınıp O’nun sevgisini kazanma çabasıdır.
Takvanın nazariyesini oluştururken dua, ibadet, iman, yaş ve sabır kavramlarını kullanacağız.
Dua, yakarıştır. Kulun aczini ve fakrını bir kez daha tekrarlamasıdır. Mü’min’in en zararsız olmasına karşılık en etkili silahıdır. Kim bilir, hususen seher vaktinde alnını secdeye koyarak bir müminin duası nelere kâdirdir. Mü’min bu silahı kullanırken samimi olmalı, mermilerini boşa harcamamalıdır. Kalp ibresi ‘yeis ve umut arasında halay çeken mü’min’ ne ‘Ben bu işi hallettim, cenneti garantiledim. Köşklerim, cariyelerim var’ demeli ne de ‘Eyvahlar olsun bana, şu bu günahları işledim. Artık ben iflah olmam’ diyerek yeis bataklığına saplanmalıdır. Kierkegaard’ın da dediği gibi ‘Dua Yaratıcı’yı değiştirmez, ama dua edeni değiştirir.’. Şüphesiz Allah Rahman’dır, Tevvab’dır. O zaman insan huşu ile Zat-ı Ecel’i Âlâ’ya yönelmelidir.
O zaman dua;

şeklinde yazılabilir.
Var olanı saptarken formülümüze Takva’nın temeli olan imanı ve ibadeti yerleştiriyoruz. Bunlar temel kavramlar olduklarından sayılamayan çokluklardır ve bunlara birim atfedemiyoruz. Bir nevi ‘k sabiti’ muamelesi görüyorlar.
Uyku bastırdığında kılınan namaz, yazın kızgın sıcağında tutulan oruç gibi yaşça küçük olanın ibadeti, bâhusus akıl bâli olunduğu dönemde, nefs-i emmâresinin şiddetli cereyanlarına karşı gelerek edâ etmesine mukabil Hâkim-i Zülcelâl katında daha kıymettardır. Öyleyse yaş, takva ile ters orantılıdır.
Sabır ise, Müslüman kişinin takvasındaki en kritik noktalardandır. Öyle ki sabır Allah’ın insanı bu yönüyle sınadığı noktalarda takvayı amudi olarak yükseltir. Müşrik ve kâfirin sabrı takvaya vesile olmayacağından, iman ve ibadet ön şartı ile sabır bu iki parametreye üstel olarak yazılır. O zaman;

formülü inkılab eder.
‘Onlar takva sahipleridir ki, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese geldiğinde hemen Allah’ı anar ve gözlerini hakka açarlar’ Araf 7/201
İşte takva bu şekilde yazılarak subut bulmuş bir temele oturtulup, Ehl-i Küfür’e karşı maddi ve manevi bir silah olarak kullanılabilir. Umulur ki sakınanlardan oluruz..
MUTLAK DEĞER
Hükümsüz, böceklenmiş, ısmarlama laflar
Allah şahit ya
Islah oluyor ellerinde.
Ve gölgeler var yüzünde
Ve onların damarları
Firavun bile medet umuyor bu acayiplikten.
Şefkatin;
Sabah yeni uyanmış
Hasta bir çocuktan mülhem.
Başın hep önde
Gökyüzünü bilmiyorsun belki de , gökyüzü candır!
Denize savrulmuş şiirleri
Sen
Biliyorsun.
Haykırıyorsun meydanlarda, sırılsıklam
Sın.
Ver elini!
Doğuya gidelim,
Şiirden daha çoktur doğu.
Hudutsuz anlamlar yükle(ni)riz.
Samyelinin gölgesinde
‘Başımızı eğip’
Karşılıklı duran iki ayna arasında ki
Sonsuz görüntülerin üzerine
Uzunca düşünürüz.
İnkılap çiçekleri sularız yıkılmış köprülerde
Sen seversin.
Sersem olmak
Çölde su bulmak*
Terk etmek bir devleti
İyidir
Gidelim.
“Allahu ekber” diye haykırmak için sebep mi gerek?
İçleri merhamet dolu balonlar
Patlasa…
Ziyanı olur mu?
*çölde su bulunduğunda hissedilen şey tam olarak “mutluluk” değildir.























