Dua Şiiri’nin Son’suzluk Sahnesi
Mehmet Ali abi elindeki kumandayla çerçevesiz plazmada dönen sahneyi durdururken Cihat ve Zübeyr uçarak yanımıza iniyor.
“Hah, tam zamanında dostum” diyorum. “Siz o gün gelmemiştiniz, gelin izleyin şunu..”
Zübeyr terini silmeye uğraşırken Cihat hatırlatıyor:
“Oğlum ter mer yok burda kaç kere diyeceğim ya..”
“Harbi lan” diyor Zübeyr sırıtarak. Sonra bize dönüyor. “İki saattir uçuyoruz abi dehşet bi şey..”
Cihat kopuyor. “Saat diyor ya, ne saati Zübeyr?”
Hepimiz gülüyoruz.
“Hayırdır abi neye bakıyorsunuz?” Zübeyr şeffaf plazmaya gözünü dikiyor.
“Kavramsalı’nı ve yaramaz ayraçlarını bastırmak için matbaaya gitmiştik, o gün siz de yoktunuz. Arkadaşlar izlemek istediler.”
“He evet güzel olur..”
Hasır döşeklere kurulmuşuz. Şeyhimiz Kevser baş köşede. Yanında stajyerliğini çoktan bitirmiş yedek şeyh: EmineNur. Yanında sırayla dizilen, Büşra, Fatma, Kübra, Merve, Rümeysa, Mümine, Şahin, Ahmet, Zeynep, Hatice Esra, Habil, Selman, Hüseyin, Sema, Ömer Faruk. Zübeyr’le Cihat’a da yer açılıyor. Ekip tamamlanıyor ya, herkesin yüzünde tarifsiz bir mutluluk seziliyor.
O an koşuşturma sesleri duyup hep birden kafamızı sesin geldiği yöne uzatıyoruz. Hazreti Hamza, arkasında nerdeyse kendisi kadar heybetli bir siyah adamla birlikte iki metre boyunda bir aslana atlamış jet hızıyla giderken, bizi görünce aniden hız kesiyor, duraklıyor.
“Selam size” diyor.
“Selam şehitlerin efendisi..”
“Selamlar..”
“Sana da selam Vahşi.. Sizi bir arada görmek..”
Şehidin dudaklarına tebessüm yayılıyor.
“Burda küskünlük mü olur yahu..” Vahşi’nin inci dişleri parlıyor.
Hazreti Hamza aslanından iniyor.
“Alıntılar Defteri talebeleri sizler misiniz?”
Herkes birbirine bakıyor.
“Biziz, evet.”
“Sizi arıyordum. Yeğenim Muhammed’in yanından geliyorum, selamını size iletmemi istemişti. Az sonraki soylular toplantısına onur konuğu olarak beklerim diye de ekledi.”
Şaşkın yüzlere şapşalca bir gülüş takılıyor bu sefer. Yani şaşakalmak ve sevinç arası bir şey.
“Peygamber bizi mi çağırdı?” Merve yerinde duramıyor.
“Birinci katta, yerini biliyorsunuz zaten.”
“Biliyoruz da..”
Fatma “Bu ne güzel haber yahu!” diye atlayarak cebinden en afili ayracını çıkarıyor ve Hazreti Hamza’ya uzatıyor. Hazreti Hamza neler olduğunu anlamaya çalışırken Büşra defterin serüvenini, ayraçlarımızı, kitapları, ayraç sergisini çoktan anlatmaya başlıyor bile.
Vahşi, bir ayracın üzerinde Afrikalı çocukları görünce “A, bunlar çocukken ölüp de yanımıza uçan kardeşler değil mi Hamza, bir bak hele..” diyor.
“Nasıl yani?” Bu kez atlama sırası bende. “Karıştırıyor olmayasınız..”
Hazreti Hamza başıyla onaylıyor. “Buralarda bir yerdedirler, karşılaşırsınız illa ki..” diyor.
Daha nelerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Burası ilginç bir yer sonuçta.
Hamza ve Vahşi ayraçları alıp aslana binerek bizimle vedalaşıyorlar.
Aslan uçar adım uzaklaşırken “Buralardayız hep, görüşürüz sık sık..” diye ekliyor Hazreti Hamza.
Hepimiz hayran hayran bakakalıyoruz; Zübeyr’in ağzından “Adam yakışıklı adam abi..” tarzında bir şeyler dökülüyor.
Şaşkınlığımızı üzerimizden atmaya çalışırkene Selman abinin sabırsızlandığını görüyorum. “Hadi abi oynatalım artık şu videoyu” diyor.
Başkan kumandaya dokunuyor. Sahne başlamış durumda. Plazmada matbaa kapısından giren üç arkadaş var. Yirmi yedi yaşındaki Mehmet Ali ve yirmi birlerinde Ammar ve Büşra.
Hatırladığıma göre, aylar süren bir gecikmenin son adımıydı bu matbaa işi. Çokça yorulmuştuk. Ferhat abi bize sahip çıkmış ve sorumluluğu üzerine almıştı.
Videoda son koşuşturmalarımızı izlemek ne kadar keyif verici. Dünyada film seyretmek bu kadar eğlenceli değildi. Sessizlik ara ara kahkahalarla kesiliyor.
Anlıyorum, dünya en ciddi komedi sahnesiydi.
Kitabı teslim ediyoruz, büyük bir hamle yaptık.
“Devamı sonraya kardeşler” Üstad ekranı tek bir tuşla yok ediyor. Elindeki şekerden kumandayı ısırıp yemeye başlıyor.
Biraz uzakta koluna üç huriyi birden takmış Mustafa Sarıboğa’ya selam çakıyorum. “On dokuzunda gitmenin faydaları..” diye geçiyor içimden.
“Bir sonrakinde hep beraber bulunduğumuz bir toplantıyı izleyelim” diyor Sema.
“Katılıyorum” demekle yetiniyor Ahmet abim.
Mümine “Ayrıca Zübeyr’in ayraç adam olduğu fuarı kesinlikle izlemeliyiz” diyor.
“Hani şu, çocukların onu rahat bırakmadığı fuar mı?” Soru Zeynep’ten.
“Oramı buramı çekiştirip duruyorlardı. En fazla iki saat dayanabilmiştim.”
“Ayrıca ayağın takılıp düştüğünde üzerine çullanmışlardı..”
Anılar böyle uzuyor.
“A, bakın, şiir geçiyor!”
Şahin parmağıyla havada süzülen kelimeleri gösteriyor. Aramızdan kıvrılarak geçiyorlar. Anlaşılan Mehmet abi yeni bir şiir yazdı.
“Nasıl yapıyorsun şunu anlatsana” diye soruyor Esra.
“Göstermiştim sen yoktun o zaman değil mi?”
“Bir daha göster..”
“Tamam, izleyin..”
Başkan parmağını boşlukta oynatmaya başlıyor. Bunu bir kez daha izlemiştim. Şiirler genelde kapalı ortamlarda yazıldığı için herkesin buna şahit olması kolay değil. Mehmet Ali abi boşlukta parmağıyla şekillendirdiği bir harfi önce sol eline alıyor ve sağ parmağıyla şekillendirdiği diğer bir harfi öncekinin yanına koyuyor. Harfler bir kelimeye yetecek güce geldiklerinde avucunu gökyüzüne kaldırıp onları üflüyor. Canlanarak kelimelere dönüşüveriyorlar. Bu şekilde hızlıca yazdığı “Selam size”nin ilerde sohbete dalmış Kuran Nesli ekibine doğru süzülüşüne tanıklık ediyoruz.
“Ruhunuzdan üfleyince canlanıyorlar..” diyor Mehmet abi gülerek.
Önceden bu numarayı görmeyenlerden “Vay canına!” sesleri yükseliyor.
“Herkesin bir numarası vardır da buna Peygamberin yanından gelince devam ederiz. Kalkalım hadi.”
Hep birlikte hareketleniyoruz. O sıra Zübeyr yanındaki ağacın yere uzanan dallarından ilk defa gördüğüm bir meyve kopararak mideye indiriyor.
“Hak ettin lan,” diyorum. “Neyi?” diyor.
“Cennete 70 kilo olarak girdin oğlum, yiyeceksin tabi.” Kopuyor. Evlendikten sonra verdiği kiloları hatırlıyor olmalı. Mümine’nin çabasıyla girdiği spor salonundan 30 kilosunu bırakarak çıkmıştı. Hatırladıkça ben de gülüyorum.
Habil hatırlatıyor: “Malcolm ve Aliya da orda olacaklarmış.”
“Belki Atasoy hoca da gelir.”
“Üstad da katılıyor oğlum.” Zübeyr coşuyor hemen.
“Hazreti Hatice peygamberin yanında oturuyormuş sürekli.”
“Ben Mushab bin Umeyr’i merak ediyorum..”
“Hazreti Hüseyin de oradadır değil mi?”
Yol boyunca mecliste kime rastlayacağımızı konuşup duruyoruz.
Fondan Habeşli Bilal’in sesi yükseliyor. Caz söylüyor. Ömer Karaoğlu ve Yusuf İslam back vokalle onu tamamlıyorlar.
Nasıl oluyor demeyin burda her şey oluyor!























