İsimsiz Öykü- Son
Gözlerini açınca yolun kenarında buldu kendini kahramanımız.
-Ne tuhaf bir rüyaydı ya. Ak sakallı dede masalına ara verip benim masalıma gelmiş. Bi de dedem zannediyorum ne komik. Benden şişe su istiyordu bak şimdi hatırladım, hiç bi masalda yoktur böyle bir dede. Dillere destan pardon dillere masal bir dedeydi resmen. A bide arabalar vardı dimi, arkalarında toz bulutuyla bir yazı, çizgi film gibiydi. Neyse ki hepsi rüyaymış. Zaten başka ne olabilirdi ki? Bu arada ben niye kendi kendime konuşuyorum acaba. Uufff hep şu saçma sapan rüyalarım yüzünden. Küçük kız hadi kalk ta gidelim artık. Hem burada ne işimiz var ki? Küçük kız sana dedim. Küçük kız.. Küçük..!
Bir süre bakınır etrafına küçük kızı görmek istercesine ama göremez.
-Yoksa en çok rüya olmasını istediğim kısım gerçek miydi? Gitmiş miydi yani? Hayırr ama yaa..
***
Küçük kız hala parkta dolaşmaktaydı. Elinde biraz taş vardı ve gölün kıyısında dikiliyordu. En sevdiği oyunlardan biri değil miydi bu? Taş sektirebilmeyi öğrenmek için çok çaba sarfetmişti. Yüzlerce taşı atıp sadece bir tanesini başarabiliyordu ilk zamanlar. Gizli gizli izlemişti sektirenleri. Arkadaşlarına anlatırlarken nasıl yapıldığını çaktırmadan dinlemişti o da. Ne güzel günlerdi. Öğrenmişti ama. 2 kere, 3 kere, hatta rüyalarında 5 kere bile sektirecek dereceye gelmişti. Şimdi ise taşlar öylece avucunda bekliyordu. Yavaşça elinden kaydılar ve düştüler suya. Dalgalar yayıldı etraflarında. Küçük kız yürümeye devam etti. Tekrar salıncakların oraya gelmişti. Yorulduğunu fark etti ve oturdu bir tanesine..
***
Vakit akşam olmak üzereydi ve küçük kızı hala bulamamıştı. Gidebileceği her yere bakmıştı. Birlikte gittikleri. Ahh! Tabi ya.. Nasıl da unutmuştu en sevdikleri parkı. ‘Orda olmalı.’ diye düşündü ve var gücüyle koşmaya başladı. Hava iyice kararmıştı, bu yüzden etrafını zor görüyordu. Gördüğü tüm küçüklere bakarak ilerledi. Çok yorulmuş, nefes nefese kalmıştı. Biraz dinlense iyi olacaktı. Gördüğü ilk salıncağa oturuverdi. Yorgunluğuna rağmen canı sallanmak istedi. İlginçti. Çünkü yanında sadece küçük kız varken sallanmak isterdi. Başını hafifçe sola çevirdi. Evet oradaydı ve ona bakıyordu. Küçük kızın tebessüm eden yüzünde okunan hüzün yavaş yavaş silindi. Ayakları yıldızlara değercesine sallanmaya başladı kahramanımız, ne de olsa içindeki çocuğu bulmuştu artık ve tekrar bırakmaya niyeti yoktu. İnsanlar ne kadar büyüdüğünü söylesede o hala sallanmak istiyordu. İçindeki çocuk olmadan da bunu yapamazdı ve daha birçok şeyi.
İsimsiz Öykü – 2
Yaptığı işin saçmalığını fark eden kahramanımız ayağa kalkıp üstünü başını silkeledi. Bu işi öyle hızlı yapmıştı ki sadece toz topraktan değil cebindeki telefon, para ve akbilinden de temizlendi. Uzun kuyruklar bekleyip zor şartlarda çıkarttığı akbil, arabaların altında kırılmasın diye yola fırlayıp ilk önce onu kurtardı. Sonra da kendini zor kurtardı. Telefonla paraları da cebine koyup yürümeye başladı.
Git gide ta yol ikileşti. Yolun başında aksakallı bir dede belirdi. ‘Anneciiim, bu da kim?’ diye korkudan en yakın direğe sarıldı bizimki. Biraz sakinleşince de ‘Yoksa hiç görmediğim dedeciğim, sen misin?’ diye ekledi. ‘Annem senden çok bahsederdi, sakallarında ak, hakkaten osun. Eve gidelim mi annem ne mutlu olur. Yeni de yemek yapmıştı. Hep beraber yeriz.’
-Töbe, töbe. Hiç mi masal okumadın sen? Aksakallı dedeyi hiç mi duymadın? Dedilerdi de inanmadıydım. Beni diğer masaldan alelacele buraya yolladılar. ‘Git orada küçük bir kızı kaybedince ne yapacağını şaşırmış, saçmalayıp duran biri var. Ona yardım ediverde sonra bu masalın icabına bakarsın. Biz de sen gelene kadar dondururuz bu masalı.’ dediler. İş icabı bende koştum geldim. Dile benden ne dilersen. Ama önce bana şu büfeden bi şişe su alıverde kendime geleyim, nefes nefese kaldım be.
***
Küçük kız parkta dolaşırken hatıraları tek tek canlanmaya başladı gözünün önünde. İşte tamda şu fıskiyenin altına doğru koşup ıslanmışlardı. Güneş te bi yandan kurutma makinesi görevi görüyordu. Ve yeni bir fıskiye daha. Sonra sıra yine Güneşte.
Koşmamıştı bu gün gördüğünde ama sular bulmuştu onu yine. Başörtüsünün önü bozulmuştu. Düzelmiyordu. Boşverdi, o günlere daldı yeniden. Bu yaşanmışlığın güzelliği bir tebessüm bırakmıştı yüzünde. Ve o tebessümle birlikte ayrıldı fıskiyenin yanından.
***
Kirli Fetva
Tir tir titriyordu. Yüzüne değen soğuk suyun vücudunda bıraktığı etki değildi bu titreme. Hava sıcaktı, hatta soğuk bir ter boşalıyordu saçlarının arasından. Hasta değildi. Titriyordu, annesine baktı, bir de aynaya… Kendine yani, kendisi sandığı görüntüsüne…
Aynada daha önce hiç bu kadar çok izlememişti kendisini. Saçlarını bu kadar fazla taramamıştı ince ince. Uçlarına tutunmuş hüzünleri tarağın dişleri arasında kaybetmeye çalıştı. Sonra sarı saçları arasında dolanan hüzün yüklü kırmızı tarağa baktı uzun uzun. Sonra gözlerini aşağı doğru kaydırdı. Üzerindeki üniformanın bedenini kaplamasına ve buna itiraz edemeyişine şaşırdı. Oysa daha düne kadar böyle bir üniformayla uzaktan yakından bir bağlantısı yokken, bugün girmiş olduğu bu şekle bir anlam veremiyordu. Ağlamalı mıydı yoksa gülmeli miydi uzun bir süre kararsız kaldı. Benliğini kavuran sızıları annesinin telkinleri gidermiyordu nedense. Bir yerlerde yanlış bir şeyler vardı ama…
Başına geçirdiği şapkası saçlarını örtmüyordu. Adım adım inerken merdivenlerden, gözlerine döküldü ve yanaklarına süzüldü hayalleri. Her biri birer damla olarak düşüyordu merdivenlere. Her bir damla tuz buz oluyordu şimdinin acımasız kollarında…
Tek tesellisi az da olsa gözlerinde birikmiş damlalardı… Hayallerini hatırlatıyordu kendisine… Fakat merdivenlerin ucunda bekleyen annesi, bu tesellisini de çevik bir hareketle gözlerinden almıştı. Ne yapıyorsun demeye kalmadan silivermişti hayallerini… Umutları, heyecanları, istekleri ve daha kurulmamış hayalleri bir mendilin derinliklerine gömülmüştü. Buna sadece seyirci kaldı, müdahale edemedi, dur diyemedi… Annesinin dudaklarından savrulan teselli sözlerini zihninde toparlayamadı. Ne dediğini anlayamadığı annesinin gözlerinin içine baktı. Buna annesi de bir anlam veremedi…
İçinin rahat olması gerekiyordu. Ne de olsa, derin(!) bilgisiyle insanlara rehberlik yapan hocaların vermiş olduğu fetvalar sonucu kabul etmişti bu yolu. Fakat bir yanı bu durumu kabullenirken diğer yanından sürekli isyan sesleri yükseliyordu.
Bu yerlerde Müslümanlar da yer almalıydı… Bir yerlerde Müslümanların yer alması gerekliliğinden o an nefret etti. Bir yerlerde yer almalı mıydı Müslümanlar bilmiyordu, eğer almalı iseler neden bu kendi olmuştu? Kendinden başka Müslüman yok muydu?
Benden başka Müslüman yok mu dedi adımını dışarı atarken…
Annesi boş boş baktı gözlerine…
Babası vefat edeli nice zaman olmuştu.
Babası kendisini görse ne derdi, merak etti…
O şimdi bir polisti. Saçlarını şapkasının altına gizlemek zorunda kalan bir polis…
Başörtüsüne uzanan kirli emellerin mağduruydu.
Kirli fetvaların…
Zambak ve Kırmızı
- Başlamadan önce bir hatırlatış: ”humeyraduzyaziyazsinamabayirasagi.wordpress.com” :)) söz dinleyen bir talebe olarak düz yazı ile karşınızdayım değerli öğretmenlerim, sevgili arkadaşlarım.. :) -
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Kırmızı’nın gözleri o sabahı ağırlarken hiç yorulmamıştı. Aynaya baktığında saçlarının şeklini beğendi. Özensizce topladığında hep daha güzel olurdu. Mutfağa yürürken bu aralar zayıfladığını düşündü. Topuğundaki yara henüz kapanmamıştı ve ara ara sızlıyordu. Geçen hafta bitirdiği kitaptan aklında kalan bir cümleyi mırıldandı. “Ağaçların sıhhatine bile imrenerek yürürdüm.”
Kahvaltı yapmayı sevmiyordu. Bir bardak portakal suyu içti. Bir-iki ceviz, bir avuç üzüm kurusu… Ihlamur kaynatmıştı ablası. Rengi nar gibiydi. Dedesinin salatalık topladıktan sonraki tozlu elleri gibi kokuyordu. Bir bardak da ıhlamur…
Dışarı çıktı. Rüzgarın yakıcılığı ve yaz hayalleri kurdurtan o enfes güneş… “Hele bir yaz gelsin…” dedi içinden… Pelit ağaçlarının altında yazacağım en güzel şiirimi… Halk kütüphanesinin terasına çıkacağım ve saatlerce Nurullah Genç okuyacağım… Elmalı soda alıp pipetle içeceğim… Biraz da çilekli dondurma… Yok yok en iyisi çay, yazın da güzel, kışın da..
Yürüdü. Karşısına bardakta mısır yiyen üç tane çocuk çıktı. Acıkmıştı. Üzerinde hafif acılı sos ile ne de güzel olurdu. Yürüdü. Önünden sırtında bavul taşıyan yaşlı birisi geçti. Yüksek sesle şarkı söylüyordu. Bugün onun bayramı olmalıydı. Onun da önünden biri geçti. Herkes yürüyordu. Kimsenin topuğu sızlamıyor muydu?
Burnuna güneşli ter kokuları geldi, kalabalığa sokulduğunda… Mekke gibi kokuyordu. Tavaf gibi… Say gibi… Kalabalık her yerde aynı kokardı. Yaşlı teyzelerin başörtüleri hep nemli olurdu. En çok onlar ağlardı, çünkü. En çok onlar…
Alaaddin’in merdivenlerini çıktı ve sağdaki çay bahçesine oturdu. Nane-limon istedi. Zambak’ı da karşısındaydı. Gözlerini seyrede seyrede yudumladı bardağını. Zambak’ın o gün neşesi yerindeydi. Konuşmaya başladığında güneş bulutların arasından çıkıyordu. Sustuğunda hava gölgeleniyordu. Anlatıyordu. Anlatsın. Hiç susmasın. Güneş hiç gitmesin. Bulutlar…
Zambak, Kırmızı mutlu olsun diye o kadar çok anlattı ki, çayı soğumuştu. Son yudumunda yüzünü buruşturdu. Kalkma vaktiydi artık. “Bırak ben öderim.” “Hayır, saçmalama ben!” “Ama geçenkini sen ısmarlamıştın” “Hatırlamıyorum, ben” “Unutmadım…”
Rampalı’nın en alt katında aldılar soluğu… Hüner kitapevi…
-Hadi seç bir kitap, sana kutlu doğum hediyem olsun!
-Sana mesnevi şerhi alayım mı?
-Bu kitabın kapağındaki kız sana benziyor!
-Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi okumuş muydun?
-…
-…
Kitapçıdan çıktıklarında Zambak’ın elinde bir kitap, Kırmızı’nın elinde bir kitap vardı.
Ama Kırmızı’nın elindeki Zambak’ın, Zambak’ın elindeki Kırmızı’nındı.
Bir daha birlikte hayal kurmak için buluştuklarında emaneti iade edeceklerdi.
O zamana kadar altı çizilecekti can alıcı cümlelerin, satır aralarına notlar düşülecekti, gözyaşı bırakılacaktı hasret demlerinde. Yol ayrımında birbirlerine ayraç uzatırken söz verdiler, sonsuzcasına…
“Nefesin, soluğun olsun bu ayraç… Her kaldığın yerde beni hatırla!”
İsimsiz Öykü-1
Yanağından süzülen küçük damlalar güneş ışığı altında inci gibi parladı. Bu ona belki de son bakışıydı. Çünkü tüm güneş sanki o damlaya yerleşmiş gibi neredeyse gözlerini kör edecekti.
Küçük kızın gözlerinden yola çıkan inci yaşların yolculuğu onun kalbinde son buldu. Muhabbet, şefkat ve hüzün böylece derin uykularından uyandı. ‘Daha çok erken, biraz daha uyusaydık ya’ diye söylenirlerken kalbin içine akan yaşları görünce olayın ciddiyetini anlayıp yüzlerini yıkamaya gittiler.
O sırada bizimki de küçük kızın yaşlarını görünce bu ayrılığa dayanamayacağını anladı. Karşıya geçip tüm samimiyetiyle ‘Gitmesen olmaz mı?’ diyecekti ki dakikalardır onların vedalaşmasını bekleyen arabalar daha fazla dayanamadılar. Yeşil ışık yanar yanmaz masal mahallinden uzaklaştılar.
Bizim talihsiz kahramanımız da arkalarında bıraktıkları toz bulutuna hayretle bakakaldı. ‘Onu kaybetme’ yazısı havada yavaş yavaş silindi. İyice sinirlendi bizimki. ‘İki dakika daha sabretseydiniz kaybetmeyecektim zaten. Bide utanmadan arkadan not bırakıp gidiyorsunuz.’ diye boşluğa söylenerek oflaya poflaya kaldırıma çöktü. Başı ellerinin arasında ‘napıcam ben şimdi’ modundaydı.
Masal bu ya fırsatı bulmuşken ne kadar saçmalık varsa uygulamaya koyuldu. Bir anda yoldan geçen siyah arabaları saymaya başladı. 1,5,8… diye sayarken bir terslik olduğunu anlayıp uzun süredir matematik çalışmadığını fark etti. Ve küçük kızı bulduktan sonra ilk iş olarak matematik çalışmaya karar verdi.
***
O sırada küçük kız en sevdiği parka doğru yol almış, kiremit tozundan oluşan yolda elleri ceplerinde sessiz sakin yürüyordu. Her zamanki koşturup duran neşeli kızdan eser yoktu. Boş salıncak görüş alanına girmesine rağmen ona doğru koşmadı. Halbuki o salıncağın boş olması için ne dualar ederdi. Dolaşmak istiyordu bu sefer hiç durmadan, belki görürdü. Belki gelirdi. Burayı unutmuş olamazdı, gelmeliydi. Bekleyecekti küçük kız. Ümitliydi.
***
Kutsal Oda
O, benim oğlum… Oğlum… İşte herşey bu… Gülümsüyor, ‘Anne!’ diyor…
Hayır, diyemiyor… Demeye çalışıyor… Susuyorum… Daha fazla acı çekmesin diye… Konuşmanın bir zorunluluk olduğunu düşünmesin diye… Görmenin olduğu gibi…
Gözlerimi kapasam, gayr-i ihtiyari bir ara muhakkak açılacak… Uyandığımı anladığım an, açılmış olacak. Açıldıktan sonra anlamış olacağım uyandığımı…
Ama O anlamayacak… Ama O, yine de daha iyi bilecek uyku ile uyanıklık arasındaki farkı… O, bu ayrımı karanlıkla yapmıyor… Karanlık, onun için bir karanlık değil ki… Yalnızca bir karartı…
Oğlum susuyor… Gözlerini açmıyor… Açsa da farketmiyor…
“Anne” demek istiyor… Başını dizlerime koyuyor… Gözleri kapalı… Uykuya açıyor şimdi onları… Öyle sanıyorum, dizlerim ıslanıyor… Karartı akıyor dizkapaklarıma… “Anne” demek istiyor… “Anne!..”
Anlamı sözcüklere has kılanlara lanet ediyorum… Bu nasıl bir gereksinimdir?.. Göz yaşı mı? Neden? Oğlumun elleriyle dokunması yetiyor onu tanımaya… Neden göz yaşı? Onu anlamak neden saniyeler alsın? Neden kelimelerle vakit kaybetsin ki? Sadece bir an… Bilmiyor…”Anne, ağlıyor musun?” demiyor… Dokunuyor… Kaynağını biliyor…
Sözcükler, ışık… Çok mu gerekli?.. O, bunları biliyor… Tanıdığı yaşamı, onlarsız yaşanabilir kılacak kadar tanıyor onları…
Oğlum, yaşıyor… İşte benim oğlum…























