man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

H.Ü / Ev Hanımlığı Fakültesi / Hayatın Gerçekleri 317 / 50 Yaş Üstü Teyzelerle Yaşam

   Teyze olarak adlandırdığımız organizma ilk olarak M.Ö. 8294 yılında ortaya çıkmıştır. Zamanla mayoz ve mitoz bölünme geçirerek farklı türlere ayrılmış ve dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır. Bu yüzdendir ki genelde benzer özellikler gösterirler. Bu dersimizde teyze organizmasıyla nasıl yaşanır?  Ne şekilde muhattap olunması gerekir? vb sorulara cevap vermeye çalışacağız. Önce türlere göre genel bir ayrım yapalım:

Evlilik müessesi gibi çalışan teyzeler: Bu teyze türünden her çevrede en az bir tane bulunur. Onları bakışlarından ve sordukları sorulardan tanıyabilirsiniz. Altın-euro-japon yen’i günleri onlar için bulunmaz fırsattır. Ev sahibinin veya misafirlerin 18-25 yaş arası kızlarını tenhada sıkıştırıp ‘Ne zaman bitiriyorsun bakayım sen okulunu? Bitirince ne çıkacaksın? Boyun kaç bakayım senin?’ benzeri ahiret sorularını sorup baştan aşağı süzdükten sonra mutlaka Hanife hanımın oğlunu bu kıza uygun görecek, en kısa zamanda baş göz etmeden sükûna eremeyecektir. Ekseriyetle kısa boylu, hafif tombik, hacı, mütebessim olurlar. Ola ki günlere gider, üzerinizde gezinen bir çift göz ve buna eşlik eden ‘şu an süper bir iş yapıyorum ben’ havasındaki büzülmüş dudakları görürseniz oradan derhal uzaklaşın.

Sıcak-soğuk dengesine aşırı duyarlı teyzeler: Bunlara ‘havayı koklayan teyzeler’ de denilebilir. Günlük sıcak-soğuk hava durumunu, nem oranını, geçen haftaki hava grafiklerini ve gelecek on gündeki hava tahminlerini rahatlıkla öğrenebilirsiniz. Yanlarında hem yelpaze hem yün çamaşır taşırlar ki Türkiye çölünde meydana gelen anî hava değişimlerine uyum sağlayabilsinler. En sık kullandıkları cümleler ‘Hayyy buz dolu bir küvet olsa da atlasam!’ , ‘Bugün hava çok nemli valla nefes alamıyorum’ , ‘Akşam öyle serin oldu ki belime yün kuşak bağladım da ancak öyle uyuyabildim’ , ‘Kapatın şu camları cereyan yapıyor’ , ‘Kim dedi size kapatın diye, açın şu camları öleceğiz havasızlıktan!’ dır. Bu teyzelerle iyi geçinmelisiniz, eğer onlarla dalga geçerseniz ve hala hayatta kalırsanız ‘Sizi de göreceğiz kızım sizi dee’ cümlesine muhattap olup, geleceğinden endişeli bireylere dönüşürsünüz. Aman diyelim!

Gün teyzeleri: Adından da anlaşılacağı üzere nefes alıp kök saldıkları alanlar gün’lerdir. Pofuduk bir yapıya sahip, fazlaca maharetli, gözlüğü burnunun ucunda, ev terlikleri çantalarının bir köşesinde bulunan, çantalarının diğer köşesinde torunlarının fotoğrafını saklayan, çayı az şekerli-yemeği tuzlu seven, hoş sohbet teyzelerdir. Yeni bir çevreye girdiklerinde 5-6 kişi toplayıp derhal yeni bir gün icat ederler. Son dönemde ise mensup olduğu cemaat-tarikatın hanımlarıyla herhangi bir maddiyat içermeyen, sohbet halkasında en az yarım saat din ilimlerinin konuşulduğu bir grup türemiştir (ayrıntılar için bkz: entelektüel-dindar teyzeler maddesi). Okuldan döndüğünüzde annenizi evde bulamazsanız ilk müracaat edeceğiniz teyze türü bunlardır. Gözü ve karnı doyuran yemeklerinden sonra çay eşliğinde hoş sohbetini de size ikram ederler.

Huzura ermiş teyzeler: Türkiye akademisyenleri olarak ‘Ununu elemiş eleğini asmış’ sözünde kastedilen insan türünün bu tip teyzeler olduğunu düşünüyoruz. Her iki cinsiyetten en az ikişer çocuğu olan, bunları evlendirip torun-torbaya karışan, beyi (teyze lugatında ‘eşim, kocam’ değil ‘beyim, bizim efendi’ kelimeleri kullanılır) emekli olmuş ya da vefat etmiş, ellerinde göbeğinin üstünde birleştirerek oturmayı tercih eden, zaman zaman bezmiş halleriyle tanınan teyzelerdir. Onlarla vakit geçirip neşelendirirek ‘zamane gençlerinden’ olmadığınızı gösterirseniz sizinle engin tecrübelerini paylaşmakta bir beis görmezler. Öyle ki bu görevlerini camide dahi aksatmaz, dizinizden kaynaklanan rahatsızlığınıza bir çırpıda reçete yazarlar. “Yavruum anan sana kemik suyu kaynatsın, çorba kaşığıyla al içine de biraz limon sıkıp iç bişeyciğin kalmaz” kabilinden cümleler bu teyzelerin en sık yaptıkları tedavi metodudur.

Entelektüel-Dindar teyzeler: Bu teyzeler gençliklerinden beri farklı konulara ait yüzlerce kitap okuyan, seminerlere panellere katılan, televizyonu yalnızca bilgi edinmek amaçlı izleyen veya evinde televizyon bulunmayan, her sohbetinden birşey öğrenebileceğiniz teyzelerdir. Esasında teyze vasfına ermelerinin tek nedeni ilerleyen yaşlarıdır. Hayatın her alanına yenilik getirebilen bu teyzeler günlere pek katılmaz, katılsalar dahi geç gidip erken ayrılırlar. Katıldıkları günlerde uygun zamanı bulunca diğer teyzelerin muhabbetini balla böler, yeni okuduğu dini-içtimai-siyasi bir eserden edindiği bilgileri onlarla paylaşır ve muhabbetin seyrini bu tabanda sürdürmeye gayret ederler. Bunu yapabilmek için yeri geldiğinde dini bir eseri arkadaşlarıyla beraber okur, mütalaa ederler (bunu yapabilmek cemaat-tarikat bağlantısı olan çevrelerde çok daha kolay ve verimli olur). Bundan sonra sohbetlere kısaca katılır ve  bir süre sonra burada vakit kaybettiğini düşünerek herkesle güzel bir şekilde vedalaşıp ortamdan ayrılırlar. Eminiz, bu teyzeler okuyabilseydi düşünce tarihine çok şeyler katacaklardı, kaybeden biz olduk veyl olsun!

Can teyzeler: Diğer teyze türlerinde bulunan bütün kötü özellikleri unutun! Hayat üniversitelerini kuran, yıllarca fahri rektörlüğünü yürüten teyzeler bunlardır işte! Ne gıybet, ne evlilik müessesi gibi çalışmak, ne havayı koklamak.. Hiç ama hiç birini bulamazsınız can teyzelerde. Canınız sıkılırsa derdinize derman olur, mutlu olursanız sizden çok mutlu olur, güzel yemek yapar, hoh hoh ho gülerler… Hasılı iyi günde kötü günde başucu teyzesi olan elli yaş üstü insan tipi ‘can teyze’dir.

Gıybet teyzeler: Etrafı dikkatle süzen bir çift kısık göz, göbeğin üstünde hırsla bütünleşmiş eller, önüne gelen tabağı yemeden önce neresini eleştirebileceğini düşünmek, çiğ et yemekten kan kokmuş bir ağız.. Bu tip bir teyzeyle karşılaşınca yapmanız gereken ilk iş iman dolu kalbinizdeki tüm hüsn-ü zan deposunu açığa çıkarmaktır. Aksi takdirde ‘acaba’ ile başlayan kötü şüpheleriniz ‘evet evet kesin öyle düşünüyor şu anda’ adlı pis suizan bataklığına düşecek, gıybet teyzeden pek bir farkınız kalmayacaktır. Sakin olun! Önce kalben buğz edin. Biliyoruz bu yeterli olmayacak, deli akan kanınıza pansuman yapamayacaktır. O halde meseleyi elinizle ve dilinizle düzeltebilmek için bir adet entelektüel-dindar ve bir adet can teyzeyi yanınıza alıp uygun ortam oluşturun. Gıybet teyzeye hoş sohbet dahilinde gıybetin ‘yüzüne de söylerim ne var ki, ama doğru söylüyorum yalan değil ki!’ kadar basit bir mesele olmadığını, esasını, hükmünü anlatmaya çalışın. Bu da yeterli olmazsa bir başka bataklık olan yeisten uzak durun, gayret bizden tevfik Allah’tan diyerek huzura erin.

Hurafe teyzeler: Özünde hiçbir kötü niyeti olmayan, halis niyetli ve temiz bir teyze türüdür karşınızdaki. Ev işlerini bitirdikten sonra beyi akşam gelene kadar gününün çoğunu beyaz ekran karşısında geçirirler. Sabah şekerlerine konuk olan ve şeker, tuz, undan sonra mümkün mertebe uzak durulması gereken dört Beyaz’dan diğerinin vaazlarını (!) algılarının tümünü açarak dinlerler. Buralardan edindikleri engin bilgileri, yegâne sosyal alanları olan günlerde diğer teyze türleriyle paylaşırlar. Gözlemlerimize dayanan sosyolojik tespitlerimize göre, bu teyze türü de entelektüel-dindar teyzeler gibi arkadaşlarını bilinçlendirmekten başka amaç gütmemektir. Tek talihsizlikleri yanlış bir imamla yanlış bir yola girmektir. Bu teyzelere kaynakların önemini nazik bir dille anlattıktan sonra sahih bilgileri yumuşak bir şekilde diğerleriyle değiştirmek bilinen en etkin yoldur.

   Hayatın gerçekleri kürsüsü başkanı bendeniz Hanım Çokbilen’le olan dersiniz burada sona erdi. Az önce edindiğiniz bilgiler 21 senelik sosyal tecrübelerimden özenle ayıklanmış, akademik bilgilerime karılarak sizlere sunulmuştur. Tecrübe oranına göre teyze türlerini arttırmak veya varolan türlere eklemeler yapmak mümkündür. Sizlere burada aktardığımız bilgiler gerçek hayatla birebir örtüşüyor. Bu sebepten ileride karşınıza çıkacak bu teyze türleriyle muhattabiyetinizde başarılar diler, bu üstün sosyal vazifenizde Allah’ın size/sizin gibilere yardımcı olmasını niyaz ederim. Başka bir derste sair tecrübelerimi sizlerle paylaşmaktan onur duyacağım efendim, selametle kalınız.

İsimsiz Öykü – 2

Yaptığı işin saçmalığını fark eden kahramanımız ayağa kalkıp üstünü başını silkeledi. Bu işi öyle hızlı yapmıştı ki sadece toz topraktan değil cebindeki telefon, para ve akbilinden de temizlendi. Uzun kuyruklar bekleyip zor şartlarda çıkarttığı akbil, arabaların altında kırılmasın diye yola fırlayıp ilk önce onu kurtardı. Sonra da kendini zor kurtardı. Telefonla paraları da cebine koyup yürümeye başladı.

Git gide ta yol ikileşti. Yolun başında aksakallı bir dede belirdi. ‘Anneciiim, bu da kim?’ diye korkudan en yakın direğe sarıldı bizimki. Biraz sakinleşince de ‘Yoksa hiç görmediğim dedeciğim, sen misin?’ diye ekledi.  ‘Annem senden çok bahsederdi, sakallarında ak, hakkaten osun. Eve gidelim mi annem ne mutlu olur. Yeni de yemek yapmıştı. Hep beraber yeriz.’

-Töbe, töbe. Hiç mi masal okumadın sen? Aksakallı dedeyi hiç mi duymadın? Dedilerdi de inanmadıydım. Beni diğer masaldan alelacele buraya yolladılar. ‘Git orada küçük bir kızı kaybedince ne yapacağını şaşırmış, saçmalayıp duran biri var. Ona yardım ediverde sonra bu masalın icabına bakarsın. Biz de sen gelene kadar dondururuz bu masalı.’ dediler. İş icabı bende koştum geldim. Dile benden ne dilersen. Ama önce bana şu büfeden bi şişe su alıverde kendime geleyim, nefes nefese kaldım be.

***

Küçük kız parkta dolaşırken hatıraları tek tek canlanmaya başladı gözünün önünde. İşte tamda şu fıskiyenin altına doğru koşup ıslanmışlardı. Güneş te bi yandan kurutma makinesi görevi görüyordu. Ve yeni bir fıskiye daha. Sonra sıra yine Güneşte.

Koşmamıştı bu gün gördüğünde ama sular bulmuştu onu yine. Başörtüsünün önü bozulmuştu. Düzelmiyordu. Boşverdi, o günlere daldı yeniden. Bu yaşanmışlığın güzelliği bir tebessüm bırakmıştı yüzünde. Ve o tebessümle birlikte ayrıldı fıskiyenin yanından.

***

İsimsiz Öykü-1

Yanağından süzülen küçük damlalar güneş ışığı altında inci gibi parladı. Bu ona belki de son bakışıydı. Çünkü tüm güneş sanki o damlaya yerleşmiş gibi neredeyse gözlerini kör edecekti.

Küçük kızın gözlerinden yola çıkan inci yaşların yolculuğu onun kalbinde son buldu. Muhabbet, şefkat ve hüzün böylece derin uykularından uyandı. ‘Daha çok erken, biraz daha uyusaydık ya’ diye söylenirlerken kalbin içine akan yaşları görünce olayın ciddiyetini anlayıp yüzlerini yıkamaya gittiler.

O sırada bizimki de küçük kızın yaşlarını görünce bu ayrılığa dayanamayacağını anladı. Karşıya geçip tüm samimiyetiyle ‘Gitmesen olmaz mı?’ diyecekti ki dakikalardır onların vedalaşmasını bekleyen arabalar daha fazla dayanamadılar. Yeşil ışık yanar yanmaz masal mahallinden uzaklaştılar.

Bizim talihsiz kahramanımız da arkalarında bıraktıkları toz bulutuna hayretle bakakaldı. ‘Onu kaybetme’ yazısı havada yavaş yavaş silindi. İyice sinirlendi bizimki. ‘İki dakika daha sabretseydiniz kaybetmeyecektim zaten. Bide utanmadan arkadan not bırakıp gidiyorsunuz.’ diye boşluğa söylenerek oflaya poflaya kaldırıma çöktü. Başı ellerinin arasında ‘napıcam ben şimdi’ modundaydı.

Masal bu ya fırsatı bulmuşken ne kadar saçmalık varsa uygulamaya koyuldu. Bir anda yoldan geçen siyah arabaları saymaya başladı. 1,5,8… diye sayarken bir terslik olduğunu anlayıp uzun süredir matematik çalışmadığını fark etti. Ve küçük kızı bulduktan sonra ilk iş olarak matematik çalışmaya karar verdi.

***

O sırada küçük kız en sevdiği parka doğru yol almış, kiremit tozundan oluşan yolda elleri ceplerinde sessiz sakin yürüyordu. Her zamanki koşturup duran neşeli kızdan eser yoktu. Boş salıncak görüş alanına girmesine rağmen ona doğru koşmadı. Halbuki o salıncağın boş olması için ne dualar ederdi. Dolaşmak istiyordu bu sefer hiç durmadan, belki görürdü. Belki gelirdi. Burayı unutmuş olamazdı, gelmeliydi. Bekleyecekti küçük kız. Ümitliydi.

***

Bir Ahirzaman Tarikatı: Bimmî

Önceki yazımda bayramdan sonra Bimmî’yi yazacağım demiştim ama benim bayramlarım Ramazan ve Kurban ile sınırlı değil malumunuz; deliye her gün bayram. Bende bayram bahanesini bir kenara atıp aldım elime kalemi ya bismillah!

Evvel zaman, bir dersin ahirindeydi.  Bizler gönlü isâr aşkı ile dolmuş, sekîne ile sükûn bulmuş gençler idik. Lakin bir gencin gönlü aşktan yanmış/yanmış bakışlarını amân istercesine oradan oraya koşturur olmuştu. Talebelerden biri sual etti:

-Ya Mehmed sendeki bu hâl nedir?

Kendileri cevaben buyurdular ki:

-Kardeşlerim, kalbime ihtar edildi ki bir zaman gelecek, bu diyarlarda hakikat yoluna hizmet eden birkaç genç bulunacak. O zamanın yaklaştığını hisseder gibiyim, ne dersiniz bahsi geçen gençler bizler miyiz?

Bir talebe ki pervane misal

çıktı meydana merdâne

içti şarab-ı aşktan rindâne

Ey efendim dedi Hû

dem bu demdir dem bu!*

Aşk ile devran eden Hû Bimmî Fatih efendinin imdadına Hızır misal yetişen şeyhimiz, ilk müridinin alnından bûs’eyledi. Lakin aşk şarabından tadan gençler testiyi kırmış, akın akın biat etmeye başlamışlardı.

“Şeyhim bundan gayrı bir haddinbilmez karşıma gelir de ‘Bim mi?!’ deyu sual eyler ise yek cevabım ‘Bimmî işittik, itaat ettik’ olacak” deyu inleyen Molla Merve hatunun imdâdına yine şeyhi yetişip:

“Ey Merve binti Hamdi, madem cevabın budur artık taife-i nisa senden sorulur. Biatın kabuldur ey şeyh’ün-nisa!” buyurdular..

Pek tabi bazı gençler bu halkaya dahil olmaktan ziyade sual eylemeyi vazife bilip, hadde hududa gelmez haller sergilediler! Misalen, Asî Ammar efendi ‘asi’ sıfatını bu sayede kazandı. Kalbleri mutmain olan gençlere ‘ahirzaman, tevhid, hürriyet, zulüm’ ilâ ahir meselelerde menfi sualler sordu, feylesofî haller sergiledi. Hâl böyle iken Mehmed Bimmî Ali efendimiz hazretleri makamına layık şekilde bu fakiri de affeyledi, müridliğine kabul etti. Allah ondan ebeden razı olsun, amin.

İlk halkasını Mekteb-i Bilgi’de oluşturan tarikatımıza sorgusuz sualsiz biat eden mes’ud gençler de vardı elbet: Gamamî Büşra Hatun, Maîkebir Serdar efendi, Sakî Büşra hatun (konduzade), Arabî Zeynep hatunkız (kılıçzadelerden) Nevmî mürid Ahmed efendi (kılıçzadelerden)

Biatların akabinde mübarek şeyhimiz halkamızı genişletmek ve halka açılmak maksadı ile Sultanahmed’e gitmemizi buyurdular. Nevmî mürid Ahmed efendi halkamızdan şimdilik ayrılarak mübarek vakfa doğru sülûk etti. Biz taze müridler ise derhal yola koyulduk hatta bazı müridler makamları itibariyle uçmayı yeğlediler. Bu hâlet-i ruhiyeye daha fazla tahammül edemeyen Hak Mürid Şahin kul ile Hû Bimmî Fatih efendi cezbeye gelerek zikre başlamazlar mı!..

Ya Bimmî

Hû Bimmî

Dertlere devâ Bimmî**

sadalarıyla meşk eyler iken Fatih efendiye uçmak kâfi gelmedi ve makamına yaraşır biçimde yürümek üzere derya-ı marmara’ya doğru yol aldılar. Bu halden mesrur olan biz diğer talebeler oracıkta zikre başladık. Bir ara şeyhimiz gönlümüze su serpti de gözlerimizi araladık ve gördük ki diğer dergâhımıza, TYB’ye (Tabiki Yaradan Büyük) varmışız.

Artık aşklarından kavrulan müridleri sükûna erdirmenin vaktidir deyu Hak Mürid Şahin kul, Arabî Zeynep hatunkız ve Molla Merve hatun, şeyhlerinin peşinden mübarek tekkeleri olan Bim’e doğru yol aldılar. Tekkede, şeyhlerinden tevbe alıp devran etmelerinin ahirinde tekrar TYB’ye teşrif buyurdular.

İftar esnasında makam-ı şeyhlerin arasında kalan Hak Mürid Şahin kul bir ara mânâ alemine iltihak etmiş olacak ki bu hale dayanamayıp cezbeye geldi. Tir tir titreyen müridin mübarek simasında terler birikmişti. Şeyhimiz onun bu hâline daha fazla dayanamayıp “Ey Şahin kul, sana müjde! Artık makam-ı cezbedesin, mertebende daim kalasın mübarek mürid” buyurdular. Derhal el etek öpen mürid kardeşimizin saadetleri tebessümünden okunmaktaydı.

Burada ilân buyrulduğu üzere Bimmî, ahirzaman evliyalarını ihtiva eden mes’ud bir tarikattır. Tiz vakitte sâir ahvali açıklanacak, siz müridlerini merakta koymayacaktır biiznillah…

Her biriniz hakiki mü’min, Resulullah’ın şefaatine nail ümmet ve Mehmed Bimmî Ali efendimizin himmetine mazhar kullar olasınız inşaallah***

*beyit: Molla Merve hatun

**ilahi/zikir: Hak Mürid Şahin kul ve Hû Bimmî Fatih efendi

***dua: Hû Bimmî Fatih efendi

Sevgili Günlük (19.01.2011)

Zahire bakıldığında dört sene gençleşmiş olmam gerekirken, aksine dört sene yaşlandığımı hissediyorum be günlük.

Hani şu çocuk var ya, ilk virüs programını yazan, her virüs kapan bilgisayarla birlikte onun da kemikleri sızlıyor olsa gerek.

İşte sen ey çocuk…

Nice insanların bilgisayarlarına izinsizce girip onların bilgilerini küçük bir virüse yem etmek modası hep senin başının altından çıktı. “Sebep olan yapan gibidir” sırrınca bu kadar insanın hakkı ‘geleceği kesin olan’ o günde senden sorulmayacak mı sanırsın?

Ne diyeceksin?

“Şeyy.. Ama.. Ben sadece anneme -anneler günü veya doğum günü- hediyesi yapmak istemiştim” mi diyeceksin?  Sorarım sana. Sen de her çocuk gibi bir çiçek alsaydın, bir resim çiziverseydin ya yavrucum ya da kahvaltısını hazırlasaydın o gün olmaz mıydı? Olur du. Bal gibi de olurdu. Hem annen mutlu olurdu, hem de o zamandan ta bu zamana, bu zamandan taa kıyamete kadar gelmiş ve gelecek tüm insanlar mutlu olurdu.

Tamam hadi sen bu virüsü yazdın. Bilgisayardan bilgisayara doğru olan yolculuğuna başlattın. Annen de alanında başarılı bir bilgisayar programcısı olarak antivirüs programını yazıp mağdurlara sattı, köşeyi döndü, zengin oldu.

Eee noldu? Ne kaldı bu çarpma işleminden geriye. Hani paralar, hani lüks hayat. Elde var bir parça kefen. Yutan eleman sıfır, tüm servetti yuttu. Püskürten eleman toprak, onu içeri almadı, geri püskürttü. Bunları farkettin ama geç oldu dimi çocuk, beyaz kumaşı çoktan avucuna sıkıştırmışlardı.

İşte çocuk.

Ölümcül bir virüsten nasibini alan ben, son dört yılımı bir virüsün elleriyle kısayoldan (!)* gayba yollamak üzereyim. Dört yıl önceye, üniversiteye yeni geldiğim zamanlara geri dönmüş olacağım böylece.

Ama şunu farkettim ki çocuk, iyi dinle.

Kiramen Katibin meleklerinin yazması, anlarının ebedi olmasını isteyen insanoğluna silinmesi imkansız olan Levh-i Mahfuz ve bu hayat yazılarının, fotoğraflarının, kayıtlarının muhafaza edilip saklanmasında iş gören Hafıziyyet hakikati tam da bu insanların ruhuna hitab ediyor. Bilgisayarındakiler seni terkedip gitse de ebedisi var üzülme dedirtiyor.

Çünkü;

İnsanı en iyi Rabbi biliyor.

*Hafıza kartındaki, flash diskteki, harici bellekteki tüm dosyaları kısayola çevirip içine ulaşmana izin vermeyen bir virüstür kendileri. Aman dikkat!…

(NOT: İlk virüsün bu şekilde yazıldığını duymuştum yıllar önce. Ama biraz önce yaptığım araştırmalara göre bu şekilde değil de bir lise öğrencisinin arkadaşlarına şaka yapmak için yazdığını öğrendim. Ben yine de o hayali çocuğa nefretimi sunmuş oldum, rahatladım. )

Tencere + Kapak = Mutluluk

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berberlikten istifa edip güzellik salonu açar iken. Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Ninem düştü beşikten (eee 60 yaşında kadın hala beşikte yatarsa düşer tabi. Beşikte o kadar tıngır mıngır ses çıkarıp düşeceğini haber vermişte anlamamışlar ya neyse.) , dedem koştu peşinden (ah dedeciiim, içindeki bebek ruhu daha büyümemiş olan bu ninenin peşinden kıyamete kadar anlatılacak tüm masallarda koşarsın sen benden söylemesi.). Nine ağlayadursun, dede avutadursun, biz de onları güldürmek için masalımızı anlataduralım.

Bir mutfak dolabının üst rafında kara gün dostu, misafir geldiğinde ortaya çıkmak üzere ‘hazır ol’ da bekleyen tencereler, tabaklar çanaklar, çatallar bıçaklar varmış. Eve uzun süredir misafir gelmediğinden oturmaktan sıkılan yemek takımının nadide parçaları saklambaç oynamaya karar vermişler. “O piti piti…” saymışlar ve tencere ebe olmuş. Dolabın köşesine gidip arkasını dönmüş, başlamış saymaya.

1.. 2.. 3…

Dolabın kapağı açılmış, içeri giren ışığa bir çift de el eşlik etmiş.

13.. 14.. 15…

Dışarı ilk çıkanlar yemek tabakları olmuş. Cam kenarında masanın üzerindeki yerlerini almışlar.

25.. 26.. 27…

Teker teker atlamışlar çatal ve kaşıklar beş parmağın arasına.

37.. 38.. 39…

Bardaklar sürahinin etrafına toplanmışlar ağızlarını açarak.

49.. 50.. 51…

Tencere saymaya devam ederken çok sıcaklamış ve kapağını çıkarıp yanına koymuş. Saymaya devam etmiş.

61.. 62.. 63…

O-la-maaz. O el gelip tencere dışında dolapta kalan son nesneyi de almış.

73.. 74.. 75…

Kapak kendini tezgahtaki dumanı tüten yemeğin üstünde bulmuş. Ev hanımı yemekle konuşuyormuş bir yandan. “Bu da sana kapak olsun!”

85.. 86.. 87…

Çatallar ve kaşıklar kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlar bu olay karşısında. Çünkü tencere daha önce kapağından hiç ayrılmamış.

97.. 98.. 99…

Zil çalmış ve yemeklerle birlikte yemek takımı da görücüye çıkmak üzere misafir odasındaki masaya doğru yol almış. Ve tabi kapakta.

100.

“Önüm, arkam, sağım, solum sobe…”

Tencere arkasını dönmüş. O da ne? Kimse yokmuş. En önemlisi de yanından hiç ayırmadığı kapağı yokmuş. Kapağı olmadan bir hiçmiş o. İçinde pişirilen yemeği nasıl ilk andaki gibi sıcacık muhafaza edermiş tek başına? Ya da yabancı maddelerin içine girip yemeğin tadını bozmasını nasıl önleyebilirmiş? Hayır, kapağı olmadan yapamazmış. Oyunu bırakmış, ilk önce kapağını aramaya koyulmuş. Dolabın üst rafından şööyle bir aşağıya bakınmış. Mutfakta masanın üstünde fazla olan çatal kaşıklardan başka tanıdık bir eşya görememiş. Onlara seslenip sormuş kapağının yerini. İçeride olduğunu söylemişler onlarda.

İçi rahatlamış biraz, en azından nerede olduğunu biliyormuş artık. O an aklına bir şey gelmişçesine durmuş, yüzünde daha önce görülmeyen bir ifade varmış. Ve atmış kendini dolaptan aşağıya. Başka tencerelere yar yapamazmış kapağını. Havada uçan tencereyi görünce çatallar ve kaşıklar ağızları açık, ne yapacaklarını şaşırmışlar, öylece bakakalmışlar.

O sırada bizim hanım içeride yemek servisine başlayacakmış. Kapağı kaldırmış yavaşça. Herkes kapağa bakıyormuş altında ne sakladığını merak edercesine. Ve o sırada mutfakta büyük bir gürültü kopmuş.

Çıınnnn… ınnn… nnnn…

Kapak bu sesi tanımış tabi. Ve hanımının şaşkınlığını fırsat bilerek kaymış ellerinin arasından.

Tencere yuvarlanarak daha önceleri kapağıyla birlikte katettiği yolları bu sefer tek başına gidiyormuş. Kapak ta yer çekimine bırakmış kendini, aşağıya doğru iniyormuş.

Tencere yuvarlanıyormuş, kapak düşüyormuş.

Tencere yuvarlanıyormuş, kapak düşüyormuş.

Tencere salona girmiş ve hanımın ayaklarının dibine gelince frene basmış. Biraz daha çınladıktan sonra nihayet durmuş. Ve aşağıya doğru inişe geçen kapak, tam da onun üstüne gelip konmuş.

Elhasıl:

Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş…

3 / 1123