man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

İkinci Yeni Şiir (Antoloji – Dosya)

1860’lardan 1950’lere kadar süren toplumsal yarar ilkesinin belirlediği kamusal model, modern Türkiye’yi ayakta tutabilmek için Resmî edebiyat kanonunu benimsemiştir. Cumhuriyet Türkiye’sine kadar halktan kopuk bir edebiyat dilinden bahsedilmesinin, bu dilin zümre edebiyatına mahsus, süslü, soyut, halktan ve gerçeklikten uzak bir oluşum olarak tanımlanmasının en belirgin nedeni, Kemalist rejimin onu Osmanlı’nın ‘kalıntısı’ olarak görmesidir.

Milli birlik ve beraberliğini(!) sağlayacak olan ulusal karakterin var edilip güçlendirilmesi ve devamının sağlanması üzerine temellenen kamusal öğreti, 1911 sonrasında dilde sadeleşme hareketiyle edebiyatı millileştirme yoluna gitmiştir. Osmanlıyı ve ondan gelen her şeyi reddetme refleksine giren 1900’ler sonrası ulusal yapılanma, edebiyat ve şiiri de toplumu eğitmek için bir araç olarak görmüş, halkın sorumluluklarını ve görevlerini anlayacağı (!) kamusal bir dil inşa etmiştir. ‘Resmi edebiyat kanonunda kimlerin, nelerin yer alacağını, yok yahut sakıncalı sayılacağını belirleyen bir siyaset oluşturulur’ ve bu kamusal modelin oluşturulması sürecinde ‘süreci yürüten organların çeşitli faaliyetlerle kanona dahil ettikleri yazar ve şairlerin ve onların eserlerinin zamanla okurlar tarafından da içselleştirilmeye başlandığı görülür.’

Yeni Lisan hareketi sonrası ilk kez kamusal modelin dışına çıkarak, şiirde hecenin ve kafiyenin karşısında duran ve özerk şiir dilini savunan Ahmet Haşim’i görüyoruz. Hececi şairlerin aksine anlamda belirsiz, kapalı ve soyut olmayı, herkesin anlayacağı şiirden ziyade yoruma açık şiiri benimseyen Haşim, İkinci Yeni öncesinde gündelik dilin dışında ayrı bir şiir dilinden bahseden ilk şairdir. Mehmet H. Doğan, İkinci Yeni’yi bir yere dayandırmak gerekirse bunun Ahmet Haşim olduğunu söyler.

İkinci Yeni Şiir, Türk şiirinin gelişimi içinde en son modernist atılım, belki ilk ve tek modernist atılım olarak tartışılmaz bir yere sahiptir.

Doğan, hazırladığı antolojide Türk şiirinin bu güne kadar geçirdiği biçem ve söylemi aşan, kamusal modelin dışına çıkarak ulusal öğretinin, anlamın yol açtığı dar çerçeveyi kıran İkinci Yeni Şiir’ i genişçe ele almış. ‘Arayan fakat bulmaya niyeti olmayan’, yer yer aklı tutuk kılan, mantığın dışına kaçan, düşlerde gezinen, hayatın kendisini bizzat yaşayanlara açıklayan, ‘çıkmazı’, onu zorlamanın güzelliğini gösteren, 50’lerin öncesindeki toplumcu şiirin aksine bireysel tecrübelere dayanan, günümüz modern şiirinin köklerini oluşturan İkinci Yeni Şiir, Mehmet H. Doğan’ın antolojisinde akımın öncü şairleri ve üzerine konuşulan eleştirilerden oluşan derleme bir dosya ile birlikte sunulmuş.

İlk basımı 1969’da Papirüs Dergisinden çıkan antoloji, ikinci baskısında hem İkinci Yeni Şiir’in temsilcilerinden örneklerle hem de akım üzerine kaleme alınan geniş bir dosya çalışmasıyla hantal olmaktan uzak daha kapsamlı ve nitelikli, okurun nesnel bakmasını sağlayan bir yapıyla okuyucuya sunulmuş.
Mehmet H. Doğan İkinci Yeni’yi, kendinden önce ve sonrayı ayırdığı, kırılmayı ve kopmayı gösterdiği için bir dönemeç olarak adlandırıyor. Kitapta daha çok Garip’le karşılaştırılan İkinci Yeni Şiir’in, Ahmet Haşim’den bu yana ilk kez gündelik dilin dışına çıkıp kendi özerk alanını oluşturmasından bahsedilmiş.
Eleştirmen Antolojiye başlarken, kitabın girişinde bu güne dek Soyut Şiir, Anlamsız Şiir, Kapalı Şiir, Belirsiz Şiir gibi kendisini aforoz eden tanımlamalara maruz kalan İkinci Yeni’nin doğduğu dönemin toplumsal ortamını ve şiir ortamını anlatmış. İkinci Yeni’nin usta şairlerinin şiirleri arasında dilde ve görüntüde ortak bir çağdaşlık çizgisi ve ortak bir temel olduğunu söyleyen Doğan, bütün bunların İkinci Yeni’yi Türk şiirinin bu gün hâlâ sürmekte olan bir akım haline getirdiğini, antolojiye alınan şiirlerin de bu çizgiye uygun olmasına dikkat ettiğini vurgulamış.

Antolojinin girişindeki ikinci yeniyi enine boyuna anlatan makalede Modern Türk Şiirinin ve İkinci Yeni’nin doğuşundan bahsedilirken ‘80 sonrası Şiir’ adıyla anılan şiirin kökeninin ne Garip şiiri ne de 40’ların toplumcu şiiri olduğu görülür. Bu kuşağın kaynaklandığı ve bu gün devam eden şiirin yeri İkinci Yeni’dir.
Antoloji ikinci baskısına hazırlanırken Mehmet H. Doğan 2007’ye ait yeni bir önsöz oluşturmuş. Önceki seçkide (1969) eksik kalan, hatalı görülen kısımlar tekrar masaya yatırılmış. Doğan, eksiklerin ve hataların eleştirildiği kısımda İkinci Yeni gibi belirleyici ve keskin bir dönemecin daha ayrıntılı anlatılması gerektiğinden bahsetmiş. Önceki baskıda akımın ya da eğilimin öncü şairleri, yol arkadaşları, genç kuşaktan izleyenleri, yaşlı kuşaktan akıma bir ucundan el verenlerin belli olmadığını ifade etmiş. Eleştirmen ilk antolojide şairlerin alfabetik sıraya göre yer almasının uygun bir yöntem olmadığını, akımın öncüsü-artçısı-genci-yaşlısı, ustası-heveslisi, şiiri bırakmışı-hâlâ şiir yazanının birbirine karıştığını belirtmiş. Bu sebeple yeni seçkideki şairleri soyadına göre değil, Yol açıcılar, İzleyiciler, Genç Kuşak, Şiiri Bırakanlar ve İkinci Yeni esininde Eski Kuşak şairleri gibi bölümlere ayırmayı uygun görmüş.

Mehmet H. Doğan bu bölümde bazı şairleri çıkartırken bazı şairleri de eklemiş. İkinci Yeni’nin Yol açıcıları olarak İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan ve Sezai Karakoç alınmış. Yol açıcıların akabindeki ikinci kısımda ise İzleyicilerden olan Tevfik Akdağ, Gülten Akın, Ahmet Oktay, Kemal Özer, Özdemir İnce, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı, Ali Püsküllüoğlu, Seyfettin Başçılar, Turgay Gönenç ve Ergin Günçe’ye yer verilmiş. Egemen Berköz, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe ve Refik Durbaş’ın olduğu kısım antolojide Genç Kuşak olarak adlandırılmış. Şiiri bırakanlara da küçük bir bölüm ayıran Doğan, İkinci yeni esininde eski kuşak şairlere oldukça geniş yer vermiş. Bu bölümde Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Metin Eloğlu ve Can Yücel İkinci Yeni’ye evrilen şairler olarak ele alınmış.

Birinci baskıdaki ‘seçerken’ yazısında İkinci Yeni’yi savunma halinin sezildiğini, akımın ilk aşırı örneklerine yer verilmesiyle ‘ayrıkotlarına’ dayandırma yönteminin tuzağına düştüğünü söyleyen Doğan, açık bir öz eleştiri yapmış. Bununla beraber ikinci baskıdaki yeni önsözünde, bu duruşun o dönemin İkinci Yeni’ye karşı yürütülen kötüleme kampanyalarına karşı kaçınılmaz bir tepki olduğunu da belirtmiş.

Mehmet H. Doğan yine önceki seçkide şairlerin İkinci Yeni’ye öncülük eden şiirleri üzerinde durmayışını, bunun yerine şairlerin son şiirlerinden daha usta işi ve son örneklere yer verişini eleştirmiş. Bu şiir seçimiyle Birinci Yeni’nin orta malı haline gelmiş şiirine nasıl karşı çıkıldığının anlaşılmadığını, ondan nasıl ayrı olduğunun belirsiz kaldığını da açık sözlülükle ifade etmiş. İkinci baskıda ise şairlerin tam da İkinci Yeni havasındaki şiirlerine yer verilmiş. Doğan, bu baskıda yer almayan şairlerin bir kısmının o günlerde bile haklı olarak antoloji içinde bulunmalarına karşı çıktığını, bir bölümünün ise sonraki şiirleriyle İkinci Yeni’den ayrılan şairler olduğunu belirtmiş. Antolojide yer alan şairlerin şiirleriyse geç sayılabilecek tarihlerde çıkan kitaplarından çok dergilerdeki ilk şiirlerinden seçilmiş.

Antolojide Yol Açıcıların şiirleri sayıca daha çok tercih edilirken, haklı olarak izleyicilerin ve genç kuşağın şiirlerine daha az yer verilmiş. İkinci Yeni’yi ve şiiri bırakmalarına rağmen ayrı bir başlıkta birkaç şaire yer verilmesi de yapıta daha sakin bakılmasını ve bu dönemecin daha iyi anlaşılmasını sağlamış.

Antolojinin en güzel yanı, şüphesiz İkinci Yeni temsilcilerinin temel metinlerinden oluşan bir dosya çalışması sunmasıdır. Şiir örnekleri sonrasında İkinci Yeni Dosyası başlığıyla İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Cansever, Karakoç gibi öncülerin temel metinlerine yer verilirken İkinci Yeni’nin ilk kez tartışıldığı dönemde dergilerde çıkan söyleşi ve metinler de aynı bölüme alınmış.

Kitabın ilerleyen sayfalarında genç kuşak şairlerinden İsmet Özel’in seçilen üç şiirinin sadece başlıklarıyla yer aldığını görüyoruz. Zira şair şiirlerinin yayımlanmasına izin vermemiş. Mehmet H. Doğan önsözde şairlerin daha çok İkinci Yeni’yi yansıtan şiirlerinin alındığını söylemişti. Ancak dikkat çekici bir husus var ki o da Özel’in seçilen üç şiirinin de sol kimliğiyle yazdığı dönemden alınmış olması. Şairin 1974 sonrası İslami duruşu benimsemesi sebebiyle önceki şiirlerinin yayımlanmasına izin vermemesi ihtimal dahilindedir. Bununla beraber antolojide Nazım Hikmet’ten etkilenen toplumcu şairlerden Attila İlhan’ın yer almaması dikkat çeken başka bir noktadır. Şiirlerinde İkinci Yeni gibi belirsiz, kapalı, soyut bir anlatımı benimsemese de özerk şiir dilini savunan Atilla İlhan’ın İkinci Yeni’nin habercisi olduğu söylenir. İkinci yeni’ye savaş açan, Birinci Yeni’yi (Garip) “İnönü diktası’nın şiiri”, İkinci Yeni’yi ise “Menderes diktası’nın şiiri” olarak niteleyen İlhan, İkinci Yeni’yi eleştirir. İkinci Yeni anlamı gerekli görmez, ‘rastlantısallıkla’ yetinir. Dahası, sanatı toplumsal işlevinden çekip alır, getirip ‘kelimeye’ dayandırır. Bu eleştirilerin üzerine Doğan’ın Attila İlhan’ı antolojiye almaması kabul edilebilir olsa da nesnel olmadığı açıktır.

Sonuç

Turgut Uyar İkinci Yeni Şiir’i ‘çıkmazın güzelliği’olarak tanımlar. Çünkü bu ülkede şiirin çıkmazı, insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü İkinci Yeni Şiir alıştığımız dünyayı uzlaşımsal alandan farklı olarak anlattığı için, öğretmeyip anlamın önünü açarak işaret ettiği için, bu gün Türk Şiirinde farklı bir panoramada yer almaktadır.

Şiiri düzyazıdan farklı kılan, eserin sahibinin ne dediğinin anlaşılmamasıdır. Şairin kendi tasavurrundakini doğrudan verdiği şiirler hem okuyucunun zihnini kısırlaştırır hem de eseri. Bu yüzden şiir anlamı doğrudan vermeyip okuyucuyu yormalı, yoruma açık kapı bırakmalı. İkinci Yeni ustası İhan Berk’in söylediği gibi ‘İyi bir şiir direticiliğe buyrukçuluğa tek anlama her zaman kapalıdır.. Şiirde anlamla yola çıkılmaz. Anlatılmaz olanladır onun çabası, savaşımı. Ordadır gözü, ordan seslenir, bakar.” ‘Anlatmaz duyurur.’
Anlatılmak istenen hâl, düşünce, durum edebiyatın içinde eriyorsa, içinde anlatılmazın, söylenmezin, bilinmezin yeri varsa, şair öğretmiyorsa, sözler apaçık göstermiyorsa, düşünce estetiğe bulanmışsa, dilin kalıpları yıkılmışsa, hayâle kapı açılmışsa, hoşgeldin ey şiir!

Kaynakça
Doğan, H. M. (2008). İkinci Yeni Şiir. İstanbul: İkaros
İlhan, A. (1983). İkinci Yeni Savaşı. İstanbul: İş Bankası
Sarı, C.G. (2011, Mayıs). Ulusun İnşası Resmî Edebiyat Kanonu. Tasfiye, 30, 31-37

Cesur Tutkular Çağı ya da Kara Ütopyanın Sağlamasını Yapmak

-Huxley’in ütopik dünyası üzerine

Neden Cesur yeni dünya’yı ille de Orwell’in 1984′üyle birlikte anma eğilimi gösteririz? Ikisinin de birer kara ütopya olması bir tarafa, her iki romanda da okuyucunun müthiş bir iç bunaltısıyla kıvrandığına şüphe yoktur. Dil kurguyu öylesine karanlık bir manzara etrafında inşa etmiştir ki sanki okuyucunun bu karamsar tablo içersinde ferah bir okuma gerçekleştirmesini istememektedir. Her iki romanda kurgulanan dünyalar birbiriyle zıt nitelikler taşısa da, son kertede kara bir gelecek tasavvurunda birleştiklerini görürüz: 1984‘ün müdaheleci ve elini insan yaşamının her zerresini kendi ideolojisi etrafında şekillendirmeyi amaçlayan, muhalefete ve direnişe karşı tahammülsüz, baskıcı totalitarizmine karşılık, Cesur Yeni Dünya‘da yine -mutlak manada denetleyici olmamasına rağmen- müdaheleci iktidar tutumundan vazgeçmeyen fakat bunu insanlarına hedonist ve tutkucu bir idealizm aşılayarak gerçekleştirmeyi uman sözde “özgürlükçü” totalitarizm.

Kitap bizi ford’dan sonra 632 yılında götürüyor; yani taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleriyle üretilmiş ilk otomobil olan T Modeli’nin üretim yılından 632 yıl sonraya: 9 Yıllık Savaş ve ekomomik buhran sonrası kurulmuş, Ford’un endüstri felsefesiyle işleyen Dünya Devleti’ne. Bu Dünya Devleti’nin istikrarı, genetik mühendisliği ve insanı tüm yönleriyle şartlandırmayı hedeflemekten geçmektedir. Biyolojik olarak “üretilmişlerdir”-doğurulmamışlardır-, yani anne karnında değil şişede gelişimlerini tamamlamaktadırlar. Gelişimleri boyunca edilgen itaatin, maddi tüketimin ve gelişigüzel bir şekilde karşı cinsle yatmanın erdemliliği uykuda şartlandırma yoluyla (hipnopedya) verilmektedir. Dünya Devleti’nin insanları, ilerleyen yıllarda mutsuzluk hissini ortadan kaldıran uyuşturucular ve cinsel birleşmelerle zevkin merkezde yer tuttuğu bir hayat yaşarlar. Ayrıca “dayanışma” da istikrar için gereklidir ve dayanışmayı pekiştiren ayinler de Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nin sloganı olan “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” değerlerini daha derin bir şekilde aşılamak üzere düzenlenmektedir. Hayatın tüm sahaları toplumsal yarar olgusu üzerinden şekillenmektedir. Bir yandan bireysel hazlar körüklenirken, diğer yandan kollektif bir bilincin de uyanık tutulması gerektiğine şahit oluruz: “Herkes, herkes içindir..”

Dünya Devleti’nin dışında yaşamasına izin verilen tek tür Vahşi Ayrıbölgeleri’nde yaşayan insanlardır. Vahşiler “eski ve sapkın olan adetler”i sürdürmektedirler: Evlenmek, sevişmek, çocuk doğurmak ve yaşlanarak ölmek. Oysa Ford’un ülkesinde “anne” kelimesi pornografik/müstehcen bir anlam taşımakta ve ağza alınmamaktadır. Doğurmak normun dışına çıkmak demektir. İstikrarın bozulması anlamına gelir. Çünkü üretilip şartlandırılmamış her birey düzenin temeline dinamit koymak olarak algılanmaktadır.

Şartlandırma Merkezi’nde görevli olan Bernard Marx, bir Ayrıbölgeye giderek oradan John adlı vahşiyi Londra’ya getirmeye karar verir. John, ülkede coşkuyla karşılanır fakat daha sonra bu yeni dünya konusunda hayal kırıklığına uğrar. Nihayetinde eski dünya geleneklerinin hakim olduğu, yani sevginin, aşkın, evliliğin, felsefenin ve dinin hakim olduğu bir dünyadan gelmiştir ve burada karşılaştığı hedonist yaşam biçimine asla ayak uyduramaz. “Dünya Devleti’nin insanlarının özgür olmadıklarını” düşünür ve onlara karşı çıkar. İnsani değerlerin yüceliğinden dem vurur. Böylece, Ford’dan sonra 632′nin kaotik manzarası John’un gözünden en dehşetli haliyle teyit edilmiş olur. Kitap, John’un şehirden kaçışıyla gözlerimizin önüne karamsar bir son perde sunar.

***

Bu kısa özetten sonra Cesur Yeni Dünya’nın da elbette her eser gibi bir arka plana sahip olduğunu söylememiz gerekiyor. Kitap, asla amaçsız bir hevesin ürünü değildi ve çağdaş dünyanın sorunlu yapısına hiciv dolu bir saldırı içeriyordu. Sözkonusu arkaplanın, kitabı sathî bir okumanın ötesine taşımak için okuyucuya yardımcı olacağını savunabiliriz; her ne kadar ütopyanın gizemini sarsacak olsa da.

Huxley, 1918′de, birinci dünya savaşının sonuçlarıyla ilgili olarak, savaşın en berbat sonuçlarından birinin “Amerika’nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı” olacağını söylerken tahmininde yanılmıyordu. 1926′daki Amerika seyahati ve orada karşılaştığı manzaralar çeşitli yazarlarca Amerikan yaşam tarzına getirilen aşağılayıcı eleştirilerin doğruluğunu bizzat müşahede etmesine sebep oldu. Uyduruk filmler, etine dolgun kızlar ve uyuşturucu, bitip tükenmez bir enerjinin karamsarca yansımalarını sunuyordu. Kocaman gökdelenler, dolar ekonomisi, duyusal filmler ve seks hormonlu sakızların oluşturduğu eğlence kültürüyle Dünya Devleti’nin, dönemin Amerika’sını yeren bir mizansen niteliği taşıdığı söylenebilir. İlginç olan, Amerika’ya seyahati sırasında gemi kütüphanesinde keşfettiği Henry Ford’un özyaşam öyküsünü ve ilkelerini anlattığı kitabın, gemi yolculuğu sonrası karşılaştığı manzarayla birebir örtüşüyor olmasıydı.

Savaş ve yaklaşık on yıl sonra gelen ’29 Buhranı’nın Avrupa’yı ve bilhassa Britanya’yı kaosa sürüklemesi, işsizliğin, ölümlerin, kargaşanın artması Huxley’e uygarlığın kendisinin bir yokoluşa mahkum olduğunu düşündürmüş olabilir. O dönemde geleneksel politikaya karşı çağdaşları gibi o da güvensizlikle doluydu ve bu durum onun parlamenter demokrasiden vazgeçilmesi gerektiği konusundaki düşüncelerini açıklığa kavuşturur. Krizden kurtulmak için daha müdahaleci ve zorlayıcı bir yönetimi arzuluyordu. “İstikrar” için gerekli olan şey ona göre buydu.

Yukarda sayılanlar, Cesur Yeni Dünya’nın yer yer dönemin kaotik havasına yönelik inşacı hayaller (veya fikirler) taşıdığını da gösteriyor olabilir. David Bredshaw, Huxley’in bu kara ütopyayı yazarken kafasının bir hayli karışık olduğunu ve çizdiği karamsar dünyanın içersinde geleceğe yönelik çözüm arzularının da bulunduğunu belirtiyor. Bu haliyle elimizdeki kitap yeni okumalara kapı aralamaktadır.

Roman, elbette şirket yapısına bürünmüş olan devletin totaliter geleceğine atıf yapıyor olabileceği gibi, Amerikan hayat tarzına yönelen tutucu bir saldırı gibi de görülebilir. Hatta yukarda bahsini geçtiğimiz üzere, bilimsel planlamaya ve müdahaleci yönetim anlayışına sunmak istediği mütevazı bir katkı olarak bile okunabilir. Her bir okuma kendi içinde değerlendirilebilir, tartışılabilir. Yahut tüm bu okuma şekillerini hep birden ele alarak daha bütüncül bir izlenime varabiliriz. Bu kararsızlık hâlini Huxley’in kafa karışıklığına borçlu olsak da, romanın ilk yayınlandığı 1931′den bu yana tartışılabiliyor oluşunu belki yine bu kafa karışıklığının olumlu bir neticesi olarak kabullenmek durumundayız. Huxley’in içine düştüğü kaygı ve belirsizlikler olmasaydı Cesur Yeni Dünya’nın yüzyıla böylesine güçlü bir damga vurması mümkün olamayabilirdi.

Yine de ne olursa olsun, yaklaşık son otuz yıllık serencamımıza göz attığımızda, küreselleşmenin ve Batılı-Amerikalı yaşam tarzının deniz aşırı coğrafyalarda arzı endam edişine, hedonist çıkarlara, bencil istek ve tutkulara göz kırpışına şahit oluruz. 2. Savaş sonrası daha korumacı bir tavır takınan ekonominin 80′lerle birlikte liberal değerleri neo etiketiyle yeniden pazarladığını görürüz. Tüm dünya haz tutkunu bir Batılı yaşam tarzını içselleştirmeye hevesli görünüyor. Huxley’in yönettiği karamsar parodiden çok uzakta olduğumuz iddia edilebilir; ama tüketimin ve eğlence kültürünün acımasızca palazlandığı bir dönemi yaşıyor olmamız itibariyle Dünya Devleti’nin insanlarına bir nebze dahi olsa benzemediğimizi kim savunabilir?

Bu anlamda Cesur Yeni Dünya’nın, küresel şartlar, imkanlar ve dayatmalar bağlamında yeni okumalara tabi tutulması fena olmazdı. Nihayetinde Huxley’in modern bunalımlar çağına attığı bu son derece etkili imza, mürekkebini 1984′ün modası az çok geçmiş “baskıcı totaliterizmi”ne fark atarak günümüze sıçratmayı başarmıştır.

Tartışmasız söylenebilir ki, bugün baskıcı totaliterler yerlerini daha çok, sınırsız (tüketici) özgürlükler pompalayan yönetimlere terketmişlerdir.

Ateşböcekleri Mezarlığı

Çatışma ortamında, çocuklar adam doğar.
Tevfik zeyyad

2.dünya savaşına bugüne kadar Hollywood perspektifiyle bakmaktan kurtulamamış olmamız sıkıntı verici. Oysaki dünyanın onlarca bölgesinde yaşanan türlü türlü acılar vardı o dönemde. Özellikle faşist yönetimlerin yansıtılan korkunç çehrelerini bir tarafa koymak ve bu ülke halklarının da maruz kaldıkları devasa sancıları hatırlamak vicdani bir sorumluluk bizim için.

Ateşböcekleri Mezarlığı işte tam da böylesine uzakta bırakılmış bir hikâyeyi gündemimize taşıyor. Bu sayede “Aa, Japonya’da da insanlar savaşı yaşamış” diyebiliyoruz. Kendi adıma söyleyeyim, savaşı Japonya’nın tarafından ilk kez izledim. Yaşananlar Avrupa’nın göbeğindekilerden daha az hüzünlü değildi.

Film esasen Kiyuki Nosaka adlı Japon vatandaşın otobiyografisinden uyarlanmış. Yönetmen İsao Tahakata’nın elinde ufak tefek değişikliğe uğrayan metin 1988 yılında anime olarak çekilmiş. Japonya’nın Kobe kentine yapılan hava bombardımanı sırasında yaşanan bir aile dramını anlatıyor. Bombardımanda annesini kaybeden ve donanmadaki babasından haber alamayan iki kardeş, 14 yaşındaki ağabey Seita ve 4 yaşındaki Setsuko’nun hayata tutunmak için giriştikleri maceraları konu edinen film, ikilinin arasındaki sevgi ve bağlılığı anlattığı sahneleriyle kalpleri yumuşacık yapıyor. Açlığın, sefaletin ve ölümün kol gezdiği Japonya’da Seita, kardeşi Setsuko’nun sorumluluğunu üstleniyor ve ona ağabeylikten öte anne ve baba gibi davranıyor. Yanında kaldıkları teyzesiyle yine kıtlıktan dolayı anlaşamayınca oradan ayrılıyor ve dere kenarına kurulmuş sığınakta yaşamaya çalışıyorlar. Mağarada çocukların uykularına eşlik eden ve ertesi gün hayata veda eden ateşböcekleri de filmin ana temasına gönderme yapan metaforlar hükmünde. Setsuko ölen böcekleri toplu halde toprağa gömerken çocukça bir saflıkla “Ateşböcekleri ne çabuk ölüyor, insanlar gibi..” diyor. Savaş boyunca toplu halde gömülen insanların içler acısı hali düşünülünce sahne daha bir anlam kazanıyor. Mezarlığa dönüşen Japonya kentleri için manidar bir mecaz bu.

Sevimli anime çizimlerinin yanında kalbinizi sıkıştıran çok güçlü bir dram izleyeceksiniz. Film sonlandığındaysa gözyaşı dökmemek elde değil. Ateşböcekleri Mezarlığı vicdanımızı harekete geçirmesi adına izlenesi bir (çizgi)film. Ayrıca, savaşın hiç bitmediği bu dünyada Filistin, Irak ve Doğu Türkistan’da yaşananları hatırlatması bakımından da çokça anlamlı.

ANIN TARİHÇİSİ MEHMET AKİF ERSOY’A KISA BİR BAKIŞ..

Türk Edebiyatı’nın usta kalemi Mehmet Akif Ersoy doğumundan ölümüne kadarki sanat ve mücadele dolu hayatı boyunca sayı olarak ve anlam olarak bir hayli kabarık eserler bırakmıştır günümüze. Bize düşen ise bu eserleri anlamak ve anlatılan şeyleri hayatımızda uygulamaya çalışmak olmalıdır. Peki, İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy neyi anlatır?

Türk Edebiyatı’nda, Mehmet Akif kadar, hayatı ve şiiri birbirine harmanlamış şair olmayabilir. Akif şiirlerini yazarken en uç ve en acı noktaları bile objektif bir gözle yakalamıştır. Ama konu hayat olarak alınırken ve yaklaşım tam bir dıştan bakış ile yapılırken bile hayatlar, o hayatı, o an ki konuma getiren tarihi etmenlerle ölçülüp biçilir. Hayat, Akif’te kendine her konuda yetebilen bir hale getirilmiştir. Akif bu yaklaşımın ışığını İslam’dan alır ve İslami cemiyetin kanayan tüm yaralarına tam bir soğukkanlılıkla yaklaşan Akif, tedavi yolunu da gösterir ki İslam ilkelerine sıkı sıkıya bağlanılsın ve İslam yeni bir ruhla tekrar diriltilsin. Çünkü Akif’in yaşadığı dönem tam da bunu gerektirecek bir dönemdir. Akif bu konuda:

Nefes Filmi Üzerinden Bir Ali Murat Güven Okuması

nefes Film kısaca, 1993 yılında Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir dağ karakolunda  muvazzaf 40 erden oluşan bir timi anlatıyor. İçinde yaşadıkları ruhsal atmosferi,  çatışma sahneleriyle zenginleştirerek 90’lı yılların puslu havasını perdeye taşımaya  çalışıyor. Teknik olarak çarpıcı, hareketli ve kaliteli sahneler taşıdığını söyleyebiliriz.

Nefes filmi, Uzak İhtimal’le birlikte Ekim ayına damgasını vuran ikinci Türk filmiydi.  Reklamı televizyonlarda iyi yapıldı ki izleyici sayısında ciddi bir fazlalık vardı. Terör  sorunu üzerine ülkemizde çekilmiş film sayısı az; dolayısıyla birçok insan gibi bende  de soruna ışık tutabilecek bir film olabilir mi sorusu belirdi. Ayrılıkçı tutumları  ayaklar altına alabilen bir “asker” filmi izleyebileceğimi umdum.

Yanılmışım. Filmin  genel karakteri statükoya sadakati öğütlemekten başka bir şey yapmıyordu. Filmi  izlerken notlar aldım, dikkatli bir gözle izlemeye çalıştım. Bilinçsiz ve içi boş bir tepki  göstermek istemedim.

Ali Murat Güven’in filmle ilgili söyledikleri bende şok etkisi  yarattı. Filmin ufak tefek teknik unsurdan oluşan hatalarını bir kenara koyarsak  eksiksiz bir yapım olduğundan bahsediyor, kendi askerliğini de o dönemde yaptığını  hatırlatarak, filmi izlerken duygularının kabardığını filan söylüyordu. Hatta bu film,  “kirli savaşın yitik evlatlarına gecikmiş bir saygı gösterisi”ydi.

Yıldız Ramazanoğlu’yla söyleştim!

1.Bir yazarla yapılıyorsa söyleşi, o söyleşinin klasiğidir “nasıl yazmaya başladınız” sorusu. Yazarlık serüveninizden bahseder misiniz? Kalemi elinize almanıza sebep olan, “evet yazmalıyım” dedirten ne oldu? Bir kırılma noktası var mı?

İlkokul çağlarında yazarak ifade etmenin gücünü fark etmiştim sanırım çocuk aklımla. Şiirler yazıyordum. Yaşadıklarımdan ya da tanık olduğum yaşamdan yola çıkarak yazdığım küçük metinleri okuyunca var olan gerçekliklerin yazarken evrildiğini, içine ruhumdan bir şeyler katılarak genişlediğini hatta başkalaştığını görüyordum. Bu heyecan verici ve tekrar yazmak için tetikleyici.

2.Türkiye’deki sosyal problemlere, özellikle kimlik sorununa ciddiyetle eğildiğinizi biliyoruz. Eserlerinizde de buna dair bölümler var. Sürekli, öfkeden uzak ve kuşatıcı bir İslam anlayışını savunuyorsunuz. Bu bağlamda, Türkiye’deki İslamcıların farklı kimliklere bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sözgelimi Kürt meselesinin, Aleviliğe yaklaşımların yahut işçi haklarının bir çözüm arayışı bağlamında İslamcı kesimin gündemini yeterince doldurduğunu düşünüyor musunuz?

Dindar insanlar olarak farklılıkları çok büyütmemiz doğru değil. İnsanın varoluş dramı özde tamamen ortak. Aynı anne babadan geldiğimiz çok açık. Eğer temelde sağlam bir adalet duygumuz olursa cesurca herkesle bir araya gelebilir ve özgüvenle başkalarının hakikatine eğilebiliriz. Zaten İslam tam da bunu ister bizden. Bu konuda eksiklerimiz bencilliklerimiz çekingenliklerimiz ve tereddütlerimiz var. Bunları aşmak için bize yön verecek Kur an ve peygamberimizin Kuran’a dayalı yaşamı son derece aydınlatıcı.

3.Ülkemizde sizin gibi, kadın çalışmaları yapan Müslüman/İslamcı kadın yazarlar var. Ayşe Böhürler, Cihan Aktaş, F.K. Barbarosoğlu, Nazife Şişman bunlardan öne çıkanlar. Bu yazarlar kimi kesimler tarafından “feminist” olarak itham edilmekle birlikte, aralarında bundan rahatsız olmayan, kendisini “feminist” takdim edenler de yok değil. Müslüman bir yazarın feminizme bakışı ne yönde olacak? Ya da kadın hakları konusunda dayanak noktalarımız ne olmalı?

Temelde kadın erkek çatışmasına dayalı kendini kadından yana tanımlayan yaklaşımlara yakın değilim. Fakat tarih içinde İslam’ın temel dinamiklerinden uzaklaşan, kadını aşağılayan kimi saçmalıkların İslam adına öne sürülmesine de şahit olduk. Kadına statü kaybettirici hadisler bile uyduruldu maalesef. Temelde din insana yönelir, cinsiyetçi bir yaklaşım yoktur. Herkesin bir kul bir kişi ve bir mümin olarak kendini gerçekleştirmek ve Allah’ın rızasını en mütekâmil bir şekilde kazanmak için önü yolu açık olmalı.

4.Tabi bu noktada sormak lazım: Siz hiç feministlikle itham olundunuz mu?

Tabi ki. Her zaman. Fakat ayinesi iştir kişinin. Hak ve adaletten yana durmaya çalışıyorum. Bunu kimin nasıl tanımlayacağı ile ilgilenip vakit kaybetmek istemiyorum. Feminist yaklaşım da doğruları ve yanlışlarıyla insani bir birikim oluşturdu ve bu hak mücadelesi de ilgimi çekti her zaman, okumak, konuşmak, tartışmak için verimli bir alan oldu. Her aynada bakmalı bir Müslüman kendine. İslam feminizmden daha fazlasını vaat ediyor. İki açıklamaya da eğilmesem bunu nereden bilebilirim ki.

5.Türkiye’deki kadın çalışmaları çoğunlukla teori düzeyinde kalıyor sanki. Bugünün yapısı aksiyona çok izin vermiyor mu? 20–30 sene öncesini düşünecek olursak, mesela Şule Yüksel Şenler’in misyonunu devam ettirecek kadın aktivistler neden eksisi kadar sahnede yoklar?

Her dönemin koşulları araçları tarzı yöntemi farklı olabilir. Ben günümüz Müslüman kadınlarının da büyük bir kısmının olması gerektiği gibi kendini ve İslami ilkeleri çok iyi taşıdığını düşünüyorum. Her zaman zaaflar, eğilip bükülmeler olacaktır ki bu noktada erkekler çok daha büyük zafiyet içinde maalesef. Sanırım vazü nasihat dönemi biraz sona erdi. Şimdi insanları etkileyen yaşam içinde somutlaşan örneklikler. En çok ihtiyacımız olan şey bu.

6.Çok yönlü bir insan olmak ne güzel. Edebiyata dönecek olursak, son dönem Türk edebiyatı sizce hangi noktada? Beğendiğiniz, varsa sıkı sıkıya takip ettiğiniz diyelim, çağdaş yazarlar kimler?

Çok iyi diyebilirim. İyi şiirler yazılıyor. Roman az belki ama iyi hikâyeler yazılıyor. Türkçenin geliştiğini düşünüyorum. Özellikle romanın daha çok içinde yaşanan toplumsal gerçekliklerin içinde yol almasını dilerim. Kimi romanlar edebi bir üslubu yakalıyor içerik çok soyut. Kimileri de toplumu analiz ediyor ama insanı kuşatan derinlikli edebi bir dili yok. Takip ettiğim yazarlar var. Ama takdir edersiniz ki isim saymak riskli bir şey.

7.Siz, denemeden öyküye, köşe yazılarından gezi yazılarına kadar geniş bir yelpazede seyrediyorsunuz. Bununla birlikte öykünün hayatınızda daha farklı bir yeri var. İnsana dair çok ince noktalara temas ediyorsunuz, kendi problemlerimize eğiliyorsunuz ki okuyucularınız açısından da sizi özel yapan bu. Neden roman değil de öykü mesela? Öyküyü açınızdan farklı ve özel kılan nedir?

Öykü beni cezp ediyor. Başımı döndürüyor. Başlayınca bir nefeste yazıyorum iskeletini. Yazarken cidden sarsılıyorum. Bir ana ya da duruma kendimce anın olanca şiddetiyle ya da sakinliğiyle yeniden bakmış oluyorum. Öykü mizacıma uygun. Romanın uzun zamana yayılan, içine konu hakkında bütün malzemenin zoraki yerleştirildiği tarz bana uzak. Yine de bir hikâyenin sınırlarını aşan meseleler var kendini yazdırmak isteyen. Uzun soluklu bir zaman nasip olursa olur bir gün belki.

8.En fazla rağbeti hangi eserleriniz görüyor? Öyküleriniz ve diğer yazılarınız diye bir ayrımdan söz etmek uygun olursa, okuyucunun ilgisi hangi tarafta ağırlığını daha çok hissettiriyor?

Bunu tespit etmek kolay değil. Aslında başka tür diye bir şey yok sanki hayatımda. Hep öykü yazdığım. Gerçek ya da kurgu. İnsanın üzerinden geçen gerçekliğe bakıyorum. Biraz da olsa yavaşlamaya çalışıp “peki öyleyse başka türlü ne olabilir” i arıyorum ve acıları eşitsizlikleri tahammül edilemez olanı aşındırma çabası sanırım yazdığım her ne olursa olsun.

9.Biraz kişisel olacak ama çok merak ediyorum. Siz yazmanın yanında çokça gezen birisiniz. İçimden Geçen Şehirleri yazdınız. En çok etkilendiğiniz, sizi kendine en çok bağlayan şehir hangisi oldu? Bir şehir insanı neden ve nasıl kendine bağlar?

Bu konuda tam bir şehir romantiğiyim. Gittiğim her şehre neredeyse aşık oluyorum. Nürnberg’de bir ömür boyu yaşarım diye düşünmüştüm, sonra Saraybosna’ da küçük bir evim olsa diye hayal kurdum. Şam’ın yakınlarındaki Busra kasabasına yerleşip orada yaşayabileceğime inandım bir gün. NewYork bende her zaman şefkat ve öfke uyandırıyor. Ankara’yı her zaman özlerim. Fakat şimdi her yerde yaşarım gibi geliyor, ama İstanbul her şeyin her yerin hülasası gibi. Bu yüzden şanslıyız. Allah’a en yakın olduğumuz şehir en güzelidir herhalde. Kalbin yatıştığı, mutmain ve teslim olduğu yer neresiyse.

10.Peki, yeniden edebiyata dönelim. Çağdaş doğu edebiyatına biraz uzağız galiba. Arap ve Fars yazarları çok takip etmiyoruz. Bunlardan öte Afrikalı ve Uzakdoğulu yazarlardan nerdeyse hiç haberimiz yok. Amin Maalouf kitaplarını Arapça yazsaydı herhalde onu da tanımayacaktık. Hece dergisinin Ortadoğu öykücülüğü konusundaki gayretli çalışmalarını bir kenara koyacak olduğumuzda bu alanın eksikliği ciddi bir biçimde hissediliyor. Bu eksiği gidermeye yönelik çalışmalar yapılıyor mu ülkemizde? Çeviri faaliyetleri ne düzeyde mesela?

Sanırım Kültür Bakanlığı bir şeyler yapıyor. Çok hızlı bir kültür alış verişi yok. Biraz da kişisel çabalar olmalı. Tanıştığımız iyi yazarlar için referans olmalıyız. Bu konularda yatırım yeterli değil diye düşünüyorum. İyi bir araştırma çalışması da şart. Hece’yi kutluyorum bu büyük emek isteyen sayılar için. Çok değerli çabalar, Allah vakitlerini bereketlendirsin.

11.Sizin söz konusu –Arap, Fars vs- yazarlardan takip ettikleriniz, varsa kimler?

Tercüme edilince ya da İngilizce yayınlanınca izlediğim kişiler var. Aslında hepimizin bildiği kişiler. Tahar ben Jellon, Sadık Hidayet, Hanif Kureyşi, tanıştığım ama Arapça bilmediğimden okuyamadığım Nadia Khost, Miral el Tahawi ve haklarındaki hiçbir yazıyı, haberi ve şiirini kaçırmak istemediğim Furug, Sohrap Sepheri sayabileceğim bazıları…

12.Peki, şu sıralar ne okuyorsunuz?

F. Aliye’nin Refet’i, Müge İplikçi’nin Kafdağı’’sı, İbrahim Tenekeci’nin bütün şiirleri yeniden, Karagöz, Fayrap, Dergâh eski sayılar. Tarkovsky’den Mühürlenmiş Zaman, sırayla yanımda gezip duruyorlar.

13.Başucu kitaplarınızı sorsak? Biraz da biz gençlere tavsiye niteliğinde.. “Kesin okunmalı” dediğiniz kitapları merak ediyoruz açıkçası.

Seyyid Kutub’un Fizilal il Kuran’ı, Kandehlevi’nin Hayatü’s Sahabe’si, Sezai Karakoç kitapları, Ali Şeriati ve Cemil Meriç külliyatı, Turgut Uyar’dan Büyük Saat, Hz. Adem , İsa, Ali ve peygamberimizi anlatan ehil ellerden çıkmış siyer kitapları…aslında böyle sorular afallatıyor beni. İnanın çok zorlanıyorum. Haddimi aşmak istemiyorum. Çok kitap var. Zamanla değişir, yeniden kurulur başucu kitapları. Birden şu geliyor aklıma: Mecid Mecidi’nin Baran filmini seyretmeyen kalmasın. Birçok kitaptan iyidir. “hepisinden iyisi bir gönüle girmektir” demek istiyorum absürd bir bitirişle.

14.E, sormasak olmaz: ufukta yeni kitap projesi var mı?

Hepsi hikâye yazdıklarımın ya, ben de yine bir hikaye kitabı hazırlıyorum. Bir de İstanbul öyküleri yazıyorum.

15.Yıldız Ramazanoğlu’nun yazmak isteyen gençlere tavsiyeleri neler?

Bu bir tutku. Azim istiyor. Engelleri kaldırmak için kararlılık gerekir. Okura odaklanmaya hiç gerek yok. Uzun vadeli bir çaba. Disiplin emek ve azim istiyor. Neredeyse hayatı adamakla özdeş bir çalışma şart. Her gün yazmak lazım. Kesintiler ketleyebilir. Dünyevi karşılık beklememek şart. Aksi halde yılabilir genç bir insan. İçimizde Allah’a yakın olmakla telif etmeliyiz ki beyhude bir iş olarak görünüp içimizi çürütmesin.

Çok teşekkür ediyoruz Yıldız Hanım.

Ammar Kılıç yazıştı

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1755