“Kırılmayan Oyuncak: 3,5 TL”
İzlemek bir lezzet… Seyreylemek, bir şeylerin var olduğuna şahitlik etmek ayrı bir mutluluk veriyor insana. Tüm kaygılardan uzak, sadece izlemek ve bir şeyleri vesile ederek, her an her şeyi oluş sürecinin iklimine taşımakta olan ve yokluktan varlığa çıkaran Yaratıcıyı hatırlamak…
Otobüs yolculuklarım, genelde araya pencere girmesine rağmen, dışarıyla en çok irtibat kuruduğum mekânlar olmuştur. Otobüs içerisinde, koltuklarına kurulmuş ya da ayakta durduğunu fark edemeyecek kadar dünyalık kaygıların ağırlığı altında kalmış, kimi yüzlerin asık, kimilerinin kaygılı ve kimilerininse hüzünlü haline tanık olmaktansa, varlığın o eşsiz korosuna dâhil olmak… Bu bana daha anlamlı gelmiştir her zaman.
İşte o anlardan birinde, bir mağazada yer alan yukarıdaki yazı dikkatimi çekti: “Kırılmayan oyuncak 3.5 TL…” Oyuncakları yakından görme şansım yoktu ve ilk aklıma gelen şey, “ne güzel kırılmayan oyuncak yapmışlar” cümlesi olmuştu. Aslında kırılmayan oyuncak fikri gerçekten de orijinal bir fikirdi. Fakat muhtemelen o fiyata kırılmayan bir oyuncak olması da imkânsızdı. İmkânsız da olsa, var olan bu iddia üzerine düşünce dünyamdaki yolculuğa devam ediyordum. Tâ ki bir yerlerden akıp giden bu fikirlerimi sorgulayan bir ses işitene kadar. İrkildim birden… Kırılmayan oyuncak fikrinden hoşlanmayan bu ses, kırılan oyuncak üzerine düşünmemi istiyordu.
Çocukluğumda aynel yakin bir durumda müşahede ettiğim kırılan oyuncak ve etkileri üzerine birçok fikir fırlıyordu zihnimin köşelerinden. Kendimi bu düşüncelerin akışına bırakmıştım:
“Öncelikle, oyuncakların kırılmasıyla birlikte hayata en çok bağlandığınız noktanın kırılmasına şahit oluyordunuz. Yani küçücük zihninizin büyükçe bir dünyayı algılaması ancak kırılan oyuncaklarla gerçekleşebiliyordu. Suçluluk psikolojisiyle ilk kez o an tanışmış oluyordunuz. İlk gözyaşlarını bir bilinçlenme vesilesiyle o günlerde döküyordunuz. İlk korkularınıza, ilk heyecanlarınıza kısaca tüm ilklerinize kapı aralıyordu kırılan oyuncak. Düşünce dünyanızı, sizin zannettiğiniz nice şeyin bir gün elinizden kayıp gideceği fikrine alıştırıyordu.
Büyüdükçe oyuncaklarınız farklılaşıyordu. Dünyayı bir oyun oynaş yeri sanıyordunuz. Küçücük zihniniz büyüdükçe, kırılan oyuncak fikrinden uzaklaşıyordu. Kırılmayacak, sonlanmayacak, hiç bitmeyecek bir dünyada yaşadığınızı düşlüyordunuz. Büyüdükçe kendinizden uzaklaşıyordunuz. İlklerinize aşina olup, hiçbir sorumluluk hissetmiyordunuz yaşadıklarınızdan. Öyle ki kırılan dünyanın kırılmaması gereken kalplerini kırmaya başlıyordunuz. Ve bunu hiç umursamıyordunuz.
Belki daha nice şeyin ellerinizde kırıldığını ilk defa fark ediyordunuz. Yaşamın bu acı yönüyle ilk defa karşılaşmanız sizde daha derin yaralar açıyordu. Kalbinizin kırılmasıyla birlikte o büyülü dünyanın rüyasından uyanıyordunuz.”
Bu düşünce fırtınası ineceğim durağa kadar devam ederken, kırılmayan oyuncak fikrinin bir delilik olduğuna kanaat getirmiştim. Ve insanı düşündüğünü söyleyen her temel düşünce sisteminin, insana kırılmayan oyuncak vaat ettikçe, insanı kendisinden, varlığından ve hakikatinden uzaklaştırmaktan başka bir sonuç elde edemeyeceğini bir kez daha anlamış oldum:
“İnsanı modern dünyanın oyuncaklarıyla ne kadar oyalarlarsa oyalasınlar, bir gün bu oyuncakların kırıldığına hep birlikte şahit olacağız… Tüm üretimlerinin kısır döngüye girdiğini aç bir şekilde etrafa saldırdıklarında göreceğiz. Hatta görüyoruz da… Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmayandır. Uyanık olmalı ve yeni nesillere kırılan oyuncak metaforu üzerinden hayatın gerçeklerini anlatmalıyız/ yaşatmalıyız. Aksi halde teknolojinin eline sorgusuz sualsiz emanet ettiğimiz kardeşlerimizin/çocuklarımızın kırılgan bir hayat algısına sahip olmasını bekleyemeyiz. Mükemmeliyetçi bir nesil yetiştirmiş oluruz… Evet, şu an belki de en büyük tehlike bu olsa gerek…”
Kırılmayan oyuncaklara sahip mükemmeliyetçi bir nesil… Ne kadar da acı kokuyordu bu cümle… Kalbimi kırmıştı… Bunu düşünmek bile istememiştim, şimdilik…
Olay Mahalli!
Başbakan Kur’an okumuş sevgilim
Abd gemilerini konuşlandırmış
Yoksulluk tavan yapmış
Soğuk havada çay bile ısıtmıyormuş
Üçüncü tekil şahıs bile değilmişim
Olay mahalli kapalı.
Çocukluğumun salçalı ekmeği gibisin
Sevgilim işte böyle,
Kadınlık duygusundan ağlayabilirmişim
Anıların hatırlanması, yalnızken
Güzel bir aşk filmi bittiğinde
Senaristin ve tüm âşıkların
Kafasını patlatma isteği gibiymiş meğer
Olay mahalli yaralı.
Nostaljik ajitasyonlara daldıysam
En fiyakalısından patlat bir tokat sevgilim
Yıldızlar da dönsün başucumda,
Süpermen gibi Semazen de gerekli dünyaya.
Gramofonda cızırtılı bir müzik eşliğinde
Nirvanaya da ulaşırız belki, 42c vaktinde gelirse
Olay mahalli çileli.
Devrim be sevgilim, devrim bu dedikleriymiş
Ayaklanmamıza yeşil bayrak dikelim
Biraz da kırmızı yanak, pudralardan uzak
Beni de al, çatışmanın ortasında dikilelim
Uzaktan fantezi bizi iplere gerer sevgilim
Kurşun sıyırsın sevgimizi, samimiyet testine girelim
Olay mahalli süreli.
Her şiir sonrası gargara ile temizlenelim
Kelimelerin harakirisi bu işte sevgilim!
Nüzul ortamında / Bimmîlerin annesine
Ey Şeyh’ün nisa, ey Bimmilerin annesi.. öyle sanıyorum ki bu ibadî kaleme alış sonucu heybeni bir yıl hafta içi her gün oruç tutmuş sevabı ile doldurdun. Bu ne güzel ticaret, bu ne hesaplı alışveriş, bu ne bol taksit imkanı!
Ey Şeyh’ün nisa, ey evdeki hesabı Bim’e her türlü uyan müjdeci, uyarıcı.. açtığın yolda, gösterdiğin Bim’e, durmadan müşteri olacağa benzer yolunu yolu bilen taife-i nisa.
Sen onları ellerindeki poşetlerden tanırsın. Bereketi taşırlar yuvalarına, kocalarına ve yavrularına. Bin tevekkül vardır gözlerinde ve de iktisat, iktisat sözlerinde!
Öyleleri de var ki avm’lere akın ederler, hoppalaaa, ‘hep bana, hep bana’ derler, tüketir, tükenir, kendilerini de çevreyi de heder ederler. Ateştir onların varacağı yer!
İhtiyaçtan fazlası alındığında, kredi kartlarından geçildiğinde, fütursuz faturalar adreslerine gönderildiğinde ve döküldüğünde hesap kitap ortaya, işte o gün müsriflerin sinelerini bir utançtır dağlayacak. ‘Kahretsin, para yetmiyor anasını satıyım!’ diye nankörlük edecek, edecek ve sonunda ettiklerini bulacaklar!
Kapitalistlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak. ‘İndirim, indirim’ diye kandırıyor ve kan emiyorlar. Biz onları cehennemin dibine indirilmiş görüyoruz. Şimdi vitrinlerin önlerinde, reklam panolarının ışığında oyalanıp dursunlar bakalım.
Hani, bir çocuk sana gelip şöyle demişti: ‘bana yardım et ey bimmilerin annesi!
Sokaklarda yaşayan çocukların feryadını Allah işitmiştir. Bana bırak onların hakkını çalıp keyif süren plaza beylerini, ekran zibidilerini, apoleti sahteleri! Biz gericilerden, şeriatçılardan, ayak takımından seni destekleyiciler çıkaracağız. Aydınlığı zalimlere nasip edecek değiliz ya.
Allah insanlara nimetlerin azamisini bahşeden değil mi? Hal böyle iken ellerinin altındakilere tüm emekleri karşılığı olarak asgari ücreti reva görüyorlar. Haykır suratlarına o patronların: bu ne berbat ölçü, bu ne adi bir tartı!
İnsanlar arasında öyleleri de var ki hak dedin mi yaprak gibi titrer, gelin gibi özenirler. ‘Rabbim, olur ki bir kulun hakkını yeriz, hesabını veremeyiz, sen bizi koru, sen bizi gözet’ diye dua ederler.
Allah rahmandır, rahimdir, her yakarışa kulak veren, icabet edendir.
Sevgili Günlük (19.01.2011)
Zahire bakıldığında dört sene gençleşmiş olmam gerekirken, aksine dört sene yaşlandığımı hissediyorum be günlük.
Hani şu çocuk var ya, ilk virüs programını yazan, her virüs kapan bilgisayarla birlikte onun da kemikleri sızlıyor olsa gerek.
İşte sen ey çocuk…
Nice insanların bilgisayarlarına izinsizce girip onların bilgilerini küçük bir virüse yem etmek modası hep senin başının altından çıktı. “Sebep olan yapan gibidir” sırrınca bu kadar insanın hakkı ‘geleceği kesin olan’ o günde senden sorulmayacak mı sanırsın?
Ne diyeceksin?
“Şeyy.. Ama.. Ben sadece anneme -anneler günü veya doğum günü- hediyesi yapmak istemiştim” mi diyeceksin? Sorarım sana. Sen de her çocuk gibi bir çiçek alsaydın, bir resim çiziverseydin ya yavrucum ya da kahvaltısını hazırlasaydın o gün olmaz mıydı? Olur du. Bal gibi de olurdu. Hem annen mutlu olurdu, hem de o zamandan ta bu zamana, bu zamandan taa kıyamete kadar gelmiş ve gelecek tüm insanlar mutlu olurdu.
Tamam hadi sen bu virüsü yazdın. Bilgisayardan bilgisayara doğru olan yolculuğuna başlattın. Annen de alanında başarılı bir bilgisayar programcısı olarak antivirüs programını yazıp mağdurlara sattı, köşeyi döndü, zengin oldu.
Eee noldu? Ne kaldı bu çarpma işleminden geriye. Hani paralar, hani lüks hayat. Elde var bir parça kefen. Yutan eleman sıfır, tüm servetti yuttu. Püskürten eleman toprak, onu içeri almadı, geri püskürttü. Bunları farkettin ama geç oldu dimi çocuk, beyaz kumaşı çoktan avucuna sıkıştırmışlardı.
İşte çocuk.
Ölümcül bir virüsten nasibini alan ben, son dört yılımı bir virüsün elleriyle kısayoldan (!)* gayba yollamak üzereyim. Dört yıl önceye, üniversiteye yeni geldiğim zamanlara geri dönmüş olacağım böylece.
Ama şunu farkettim ki çocuk, iyi dinle.
Kiramen Katibin meleklerinin yazması, anlarının ebedi olmasını isteyen insanoğluna silinmesi imkansız olan Levh-i Mahfuz ve bu hayat yazılarının, fotoğraflarının, kayıtlarının muhafaza edilip saklanmasında iş gören Hafıziyyet hakikati tam da bu insanların ruhuna hitab ediyor. Bilgisayarındakiler seni terkedip gitse de ebedisi var üzülme dedirtiyor.
Çünkü;
İnsanı en iyi Rabbi biliyor.
*Hafıza kartındaki, flash diskteki, harici bellekteki tüm dosyaları kısayola çevirip içine ulaşmana izin vermeyen bir virüstür kendileri. Aman dikkat!…
(NOT: İlk virüsün bu şekilde yazıldığını duymuştum yıllar önce. Ama biraz önce yaptığım araştırmalara göre bu şekilde değil de bir lise öğrencisinin arkadaşlarına şaka yapmak için yazdığını öğrendim. Ben yine de o hayali çocuğa nefretimi sunmuş oldum, rahatladım. )
karanlık bir dostluğa..
Nasıl başladığı bilinmeyen bir dostluğun, nasıl bittiği de bilinmez..
Meçhullüğün tam ortasında kaybolan bir dostluk..
Ama böylesi daha iyi değil mi, dostum?
Belki de sana dostum derken hiç titremedi sesim..
Belki sarılırken hiç ağlamadım sana..
Ondan mıdır bu hissizlik yüreğimin tam çıkmazında..
Hani ben sendeki dostluğa anlam kazandırmıştım?
Hani sen bendeydin, her dem, her mevsimde..
Hani bana kadim dostum diye hitap ederdin ya?
Hani yağmurlarla yudumlardık kahvemizi…
nerde hani’lerle başladığım cümleler şimdi..?
Neyin üzerine kurmuştuk biz bu dostluğu?
Neyin üzerindeydi de, şimdi enkazlar altında..
neyin varlığındaydı da şimdi yokluğun kıyısında…
Sen şimdi beni enkazın altında bırakıp nereye gidiyorsun?
Demek ki.. hiç ihvan olamadık birbirimize..
Ucu belli olmayan bir dostluk…
sen şimdi düşürüp düşlerimi, paramparça edip hayallerimi nereye gidiyorsun?
şimdi sen bana en büyük kırıklığı yaşatıyorsun…
“gidiyorsun..!”
Hani hep sorardım sana..
Nasıl buldun beni..?
Nasıl buldum seni..?
Nasıl bulduk birbirimizi..?
“bilmem ki..”
bilinmezler içinde saklı kalmış bir dostluk..
Bunca bilinmeyene rağmen;
Geçmiş bir tebessümünden tanırım seni…
Tanırım; enkaz altında göremediğim güneşi…
Ne çok dertleştik el ele..hepsinin de gündüzü bulutluydu…
Ne çok ağladık birlikte.. hepsinin de ıslaklığı çamurdu..
Ne çok güldük seninle.. hiçbirinin de gerçeği yoktu..
Ve şimdi;
Sonu belli olmayan bir dostluk…
sonsuz olmadığı gibi hiçbir şeyin…
Ama kızmıyorum sana…
İlk cinayet sebebi gibi… karanlık gibi çöken tam şu’rama…
Ben,senin beni öldürmene ‘cinayet ‘diyemezken…
ellerimi uzatmış, halâ bir medet beklerken…
Sen beni düpedüz bırakıp gittin..
sen giderken adımlarınla;
İçimde en ufak bir şarkı kalmadı sana dair..
‘Hatırlatmasın’ dedim sustum..
‘Anımsatmasın’ dedim yutkundum..
Unutmayı seçtim, enkazıma sarıldım..
Ama sen, susma, ‘yaren’ dediğim…
Konuş ki, ölü halime can gelsin..
Sen sakın susma omzunu gözyaşı şişesi bellediğim..
Konuş ki, sesin kurtarsın yaşlarımı omzundan…
Ben ki, tekrar tekrar susarım…
Ağız dolusu bir susuş, gerçek dostluğa bin susayışla…
Aklımda; erittiğin kalbimle birlikte yok oluşun…
Ben ki sustum… Rabbim konuşsun…!
günlerden bir gün, vakitlerden; 12:59-17:14…’
bir düş’üş’ ki-;dört saattir tutuyorum ellerimi..belki dört yıl daha..
bu kadar zordu işte bi dostluğa yazmak..ya da karanlıktı zor olan..
âkif misali ki, bi daha yazdırmasın; karanlık dostluklara, Allah..
























