Meryem’den Judy Garland’a Sezai Karakoç şiirinde ‘Kadın’
Meryem’den Judy Garland’a
SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRİNDE ‘KADIN’
Sezai Karakoç ve kadın denildiğinde akla ilk gelen Monna Rosa şiiri ve bu şiirin farklı rivayetlerle anılan hikayesidir. Sezai Karakoç’un kadına dair bağımsız şiirleri bulunmakla birlikte salt kadınla alakalı olmayan birçok şiirinde de kadınlardan bahseden mısralar yazmıştır.
Karakoç’un şiirlerinde Monna Rosa dışında bazı özel kadın isimleri yer alır. Kur’an’da Allah’ın överek bahsettiği kadınlardan Meryem, şiirlerinde en çok kullandığı isimlerden biridir.
‘ Akşam kente bir meryem gibi girer
Bir çocuk kutsal bir çocuk doğurur.’
Karakoç’un Meryem karakterinde öne çıkararak aktardığı özellikler; Masumluk ve Annelik’tir.
‘Yankı yapan kutlu kadın muştu sana
Bir meleğin sözünden hamile kalan kutlu kadın’
Sezai Karakoç’un şiirlerinde Meryem,kadınlar için bir örnek teşkil eder, arzulanan özelliklere sahip her kadın Meryem olarak tanımlanabilir. Meryem bir kadının son ulaştığı mertebe olarak görülebilir.
‘Birden gün doğmuştu sanki
İki güneş dört aydede
Birden doğmuştu sanki
İşte o vakit kadınlar belirdi
Hepsinin adı Meryem’di
İlk defa evlendiler bizimle
Daha çok gittik
Ama nasıl anlatayım
Ötesini’
Sezai Karakoç’u aşk yanıyla büyüleyerek şiirlerinde yer alan bir diğer isim ise efsanevi bir aşk hikayesinde yer alan Leyla’dır. Sezai Karakoç bir kitabını sadece bu efsane aşka ayırmış ve Leyla ve Mecnun’un aşkını kendi kelimeleriyle okuyucuya aktarmıştır. Aslında dizelerde Leyla pasif bir sevicidir, aşk ile yanıp kavrulurken dahi bir başkasıyla evlenmekten kurtaramamıştır kendisini.
‘Bir de bakalım Leyla köşesine
Aşkın kadın adlı penceresinden
Bırakmıştı kendini yazılmış olana
Susmak ve konuşmamak denen cana
Evlenmişti ve görünüşte mutlu’
Düşünceler içerisinde kıvranan Leyla’nın başka bir aleme geçerek Mecnun ile buluştuğunu zikreder mısralarında. Bu aşkta kadın ve erkek fani dünyada aşklarına kavuşamazlar ve beşeri aşktan ilahi aşka geçerler. Sezai Karakoç düşüncesinde önemli bir yeri olan fena fillah ile ruhlar Allah’ta buluşur.
‘Fakat sonradan duruldu Leyla
Tevekkülle huzuru buldu Leyla
Ruhta kopan fırtınalar dindi
Gökten gönle sükunet indi
Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak
Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak
Hep ayni varoluşun dönüşümleri
Aydınlanışımları ve sönüşümleri
Herşey havada döner durur
Sonunda Tanrı varlığında yok olur
Ruh hürdür vücut esir
Ruh baldır beden zehir
Ruh hürdür Tanrı aşkıyla
Bağlı değil yer ve zaman kaydıyla
Farketmez gelse gelmese Kays O’na
Gitse gitmese O’na Leyla
Tanrı katında buluşmuşlardır
Hakikat yurduna kavuşmuşlardır’
Bazen Leyla sadece sevgiliye adanmış bir taltif kelimesidir. Leyla sevgilinin kendisidir.
‘Taşların ortasında Leyla’nın gözleri
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leyla’yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında’
Meryem ve Leyla dışında kullandığı birçok kadın ismi vardır; Şehrazat, Gülce, Fahriye, Lili, Balkıs, Salome, Asiye bunlardandır.
Şiirlerinde görülür ki, Karakoç’a göre kadını yücelten konum anneliktir. Doğurgan kadınları öven birçok mısrası vardır. Kadınları en çok konumladığı vasıflar ise;annelik, gelinlik, genç kızlık, gebelik, bakirelik gibi şeylerdir. Bunun dışında; sultan, cariye, genelev kadınları, kısır kadınlar, çingene kadınları, yoksul kadınlar, fakir kadınlar, ev kadınları, çamaşır yıkayan kadınlar olarak da vasıflandırmış veya tanımlaıştır. Kadını nadiren de olsa salt bir şahsiyet/karakter olarak ele almışlığı da vardır.
‘Hangi köşesinde huzur o köşede sen
Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar
Ben bölünmez bir şairsem
Sen bölünmez bir anne
Bir çeşme’
‘Zülküfül bana dedi
Yeraltında sesim var
Zülküfül bana dedi
Doğuranlar bendendir
Ana sesi bendendir
Örtülü ödeneğimdir ocak’
‘Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
*
Çul ve su
Dağ suları dereler koyun çiçekleri
Yalnız erkekler çarşıda ve yosun tutmuş hastalar yataklara bağlı
Bir bahar boyu yıkar kasarlardı kadınlar kızlar çamaşırları
Çık arı sudan ey el değmemiş boya
Kasabaya inmemiş yani ölmemiş boya
Ey bakire su kasar yapan Meryemlerinle
Işığa bakan ışıklı kızların gölgesini
Suya iten biz çocuk İsalarınla
Seni andım ve ölmedim’
Karakoç şiirlerinde kadını islami mücadele içerisinde etkin bir faktör olarak zikretmemiştir. Ona biçtiği vasıflar genellikle erkekle birlikte kazandığı şeylerdir. Böyle düşünmemizdeki asıl sebep ise şiirlerinde erkekler için; koca-eş, baba, dede, damat, kısırlık gibi vasıfları etkin bir şekilde kullanmamış olmasındandır.
Sezai Karakoç şiirlerinde kadın karakterlerin tanımlanırken yeşil gözler ve altın saçlar ile tanımlanması farkedilir bir oranda zikredilir.
‘Bir lamba yanıyor hafif ve sarı,
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor altın saçları
Uğrunda ölünen güzel kızların..
*
Bir lamba yanıyor,hafif ve sarı
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lambalar yanıyor hafif ve sarı.’
Diğer yandan şiirleri okurken karşıma çıkan yabancı kadın isimlerini şaşırarak okuduğumda isimler üzerinden batının kadın anlayışını ve batılı kadınları bazen eleştirmiş, bazen de sadece o isimleri anmakla kalmış olduğunu gördüm. Şiirlerinde kullandığı bu isimler ise; Madonna, Matmazel Niko, Judy Garland, Eleni, Truvalı Helen, Afrodit’tir.
‘Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir
İçtiğimiz çay
Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir
Judy Garland gibi çay
Kan gibi çay’
‘Hani sizin şu kurabiye yüzlü bir bayanınız var ya
Beyaz ve yumuşak
Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var
Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz
Sayın bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu
Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz
*
Annem o kadına şeytan diyor
Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
Siz şeytanı galiba çok seviyorsunuz Bay Yabancı
Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç ‘
Sezai Karakoç bu dizelerde meşhur bir aktristi anlatıyormuş gibi, onun bir filmini izliyormuşçasına, şiirinin devamında da söylediği gibi 10 yaşında bir çocuk farkındalığı ile sevgilisini aldatan batılıyı tarif ediyor, bir de bunları annesine anlattığında öyle konuşmasının ayıplandığı ve annesinin adamın öptüğü kadını şeytan olarak nitelediğini dile getirir. Sezai Karakoç devam eden dizelerde ise adamın öptüğü kadınının kendi kadınlarından daha güzel olduğunu itiraf ediyor fakat ahlaki açıdan ise bizimkisi daha utangaçtır daha efendidir, onu hiç görmedim diyor. Mustafa Kutlu’nun hikayelerinden birinde değindiği gibi, Sezai Karakoç da sanki sevmediklerine Bay(ım)/Bayan diye sesleniyor. Yabancı bay ve bayanı şapkaları ile bütünlüyor, şapkalarını da alıp gitmelerini istiyor.
Modern anlayışla birlikte kadınların öncekine oranla değişen üstün konumlarının onlara mutluluk vermediğini ve özgürlük anlayışını, modernitenin kadına verdiği yeni konumu ara ara eleştiriyor dizelerinde.
‘Ey Yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz’
Modernite’nin kadını evden çıkarmakla, annelikten çıkarmakla birlikte ‘evin ölümü’nün böylece gerçekleştiğini ve ailenin dağıldığını dile getiriyor:
‘İlerlerken lanetliyor her biri kendisini
Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi
Kilerler boşaltıldı farelerce
Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
Bir vakitler anne açarken kapıyı
Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı
Anne gitti ve açıklandı ki
Yarasalar da incir buğusu gibi birşeydi’
‘Ve o kadınlar nereye gittiler
Anne olan sevgili olan o kadınlar
Çocuklarının üzerine titreyen
Kirpiklerinde hep aynı
Sevgi ve merhamet ışığı
O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler
Eleğimsağmalara mı göçtüler’
Şiirlerinde artık kadınların erkekler gibi olmaya başladığını, erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili bir kadın topluluğunun sel gibi aktığını, kapitalizm ve komünizm’in öğretileri ile şiddete ve öldürmeye meyyal ve kendi fıtratından uzak bir kadın güruhunun varlığını dile getiriyor. Ama bundan dolayı umutsuzluğa kapılmadan tekrar o giden anne ve sevgililerin geri döneceklerini dünya ve ahiret macerasının yeniden devam edeceğini söylüyor.
Karakoç anne’nin sütünü özel olarak değerlendirerek şiirlerinde ona farklı bir yer biçmiştir. Süt, çocuğun idealidir, arzuladığı yegane hayat biçimidir.
‘Ve çocuk öz annesinin süt ve memesinde
Görmektedir gerçekleştiğini düşlediği alemin’
Sezai Karakoç şiirlerinde kadın, hayatın her alanında var olduğu gerçekliği satırlarda yer almıştır. Daha çok dikkatimizi çeken ise (doğal olarak değerlendirebileceğimiz) Şaire göre konumlanan bir kadın algısının satırlara yansımasıdır.
Nebiye Arı – Şehrengiz dergisi 10. sayıdan
Uzaklara dalan bir adam…
Uzaklarda bir vatan, vatanda bir şiir, şiirde bir sürgün, sürgünde bir gönül ve o gönlü göğüs kafesinde bir kuş gibi taşıyan adam: Mehmet Akif…
Elleri gurbet yorgunu, elleri hüznünün şahidi… Çaresizliğini dinlendirdiği bir günün sonunda, ilhamını demliyordu. Şiirlerine usul usul hasretini süzüyordu.
Oturduğu tahtadan sandalyeyi sahiplenmek kadar anlamsız geliyordu yaşamak.
Bir şairin en büyük ağrısı nefes almaktı belki. Belki nefesini vermekti akşamın kınalı avuçlarına…
Bir şairin en büyük imtihanı bir isme olan yazgısıydı en fazla… Mehmed olmak imtihanı, Akif’liğin yutkunuşlarına karışıyordu…
ve bazen de suskunluk…
Başı sonu olmayan bir şeyler vardı hep…
Yazılan onca mısranın arasında hep eksiklik, hep bir yarım kalmışlık, hep bir dilinin ucuna gelip de söyleyemeyişler…
Sürgünün bir başka adı olsaydı eğer bu suskunluk olurdu ve bir mühür gibi kapatırdı tebessüm kapılarını…
İşte bu yüzden en çok bir şair sustuğunda yükselir göğün sesi… ve bir şimşeğe karışır şairin hisli nefesi…
Güneşten yontulan aydınlıkları biriktirir şairler ki yıldıza meftun bir ölüm kaplar bulutları…
İşte tam da bu yüzden bir şairin suskunluğu bir depremin enkazına karışan virgüller gibidir…
Noktalar gibidir zaman, gri tozların arasında… ve ünlemlerin kalbi bir soru işaretiyle kırılır!
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda!!??”
Akif feda olacağı cennetin uzağında… Şimdi sen Ey Cehennem! Yükselsin ateşin ebede kadar! Gönlü cennet olan şair vatanından uzakta!
En çok, en çok bir şair sustuğunda kabarır sırat… İşte bu yüzdendir tüm dünya hesaplarının tek tek boşa çıkması…güneşin ilk doğduğu andan son batışına değin söylenen tüm cümlelerin tamamlanamayışı işte bu yüzdendir…
Akif susar… Akif ağlar… Akif anlatamaz…. Akif hisseder… Akif söyleyemez… Akif’in kalbinin dili yok… Akif ondan ne kadar bizâr…
Şimdi avaz avaz bağırsın gök! Şimdi şimşekler bir şairin nefesine yetişememekten yakınsın!
Sıratlar çöksün ateşin ortasına, teraziler paramparça olsun, hesaplar sarsılsın!
Virgüller bir değil bin depremde olsa yine enkaza sarılsın!
Cümleler an be an devrilsin!
Şair sustu artık başka kimse konuşmasın!
başkan notu: Fotoğraflar Mehmet Akif’i Anlatıyor Kompozisyon Yarışması’nda 1. olan eser.. Mektebimiz yaramazı Hümeyra Özdemir’i tebrik ediyoruz, ve ödül töreninde metnin yaramazımızın kendi sesinden ifadesini de video olarak ekliyoruz..
‘zaman’
ey mektebin yaramaz tayları!
uzun zamandır sizleri böyle coşkulu, böyle yeni, böyle zıplayan, koşan, taklalar atan bir ‘deli’ mesabesinde görmemiştim.
bu güzel atmosferin ortasında benim baktığım yerden biraz mektebi anlatacağım.
şahin’le sınıf başkanlığını üzerimize alışımızdan bu yana bir yıl geçmiş; 9 haziran’da -alintilarmektebi.net- adresiyle bir yaşımızı dolduracağız. öncesinde wordpress’tik biliyorsunuz.
bir şiirdir mektebin sıralarında dolaşıyorum, önceki ve sonraki ümmete bakıyorum, buraya ilk girdiğimde hangi yazıyı okumuşum, öncekiler kimlerdi, sonra kimler geldi, bu gün neredeyiz.. sağa sola bakınıyorum anılar canlıyor gözümde.
ben geldiğimde mektep pek kuraktı onu hatırlıyorum. bir çölün ortasına düşmüş gibiydim.
birilerinin kapıyı çalıp kafayı uzatıp selam verdiği azdı.
öyle ki en çalışkan en ‘eski’ yaramaz, sıra arkadaşlarını şikayet etmekteydi; “..talebeler mektepte beni bir başıma bıraktı, sabah ben açıyorum, asra andımızı okuyorum, sınıflara giriyorum, tasniflere, elime tebeşir alıp tahtaya adını yazıyorum, aklıma gelenlerden yoklama alıyorum, bahçeye çıkarma yapıyorum, ‘meçhul öğrenci anıtı’nın önünde şiirler okuyorum..”
feci üzülmüştüm, mab bir başına kalmaktan Rabbine sığınarak mektebi anlatıyordu.
fazla değil, ‘özgürlük duası’ndan bir hafta sonra ilk şiirimi yayınlamışım.
çok geçmeden şahin geldi. hem de ‘deli’ geldi.
selman’ın sivri sineğe yazdığı şiirin, ahmet abinin emmoğlu’na yazdığı yazının, eminenur’un atasoy hocayı, ammar’ın hakan albayrak’ı ziyaretlerini anlatışlarının üzerine gelmiştik.
o ara neler değişti?
mektebin yüzü bazen bir ciklet kutusuna benzedi, bazen hamur adamlar olduk, bazen bir elmayı gördük yukarda, bazen renkli kalemleri .
uzun süre bu kadroyla devam ettik; ezgi kübra, ahmet abi gibi devamsızlıktan kalanlar oldu.
‘geride kalan’ların yanı sıra mektebin kıyısına yeni deniz yıldızları vurdu; nebiye, esra, mustafa, hümeyra, zeynep, şevval..
yaramazlardan bazıları gitti tasfiyeye girdi, bazıları şehrengiz’e.
en çalışkan 5 yaramaz ödüllendirildi. Onlar için özel olarak üzerinde kendi şiirlerinden alıntıların bulunduğu ayraçlar tasarlandı ve yine kendilerine hediye edildi.
merve ve büşra hiç eksik olmadılar. merve bir adım daha atıp bu sıralardan ev hanımlığı fakültesine girdi.
zeynep’in resimleriyle şenlendik. onun resimlerini gördükçe “ammar neden eskisi gibi karikatür çizmiyor” diye sorduğum oldu.
cfzab diye çılgın bir yorumcumuz daha var/dı; ona da sözler arasından göz kırpalım.
mustafa’nın denemeleri, kendi üslubu, hümeyra’nın ‘büyüme’ sancısıyla abilerinin ve ablalarının peşinden koşturması..
Rukâl vardı, o gitti elinde tesbihiyle kevser geldi.
dönem dönem küçük hikayeler yazan tıfıl yaramazlarımız çok kalamadılar ama takip ettiklerini biliyorum.
en son bir ‘deli fişek’ daha katıldı aramıza. mesut kardeşimiz kendi şiir diliyle sınıfa girer girmez ön sıralara oturdu.
devamı gelecek umudundayız, tıfılların arasından yaramazlara geçmesine çok yok; sadece uzun soluklu yazmak var!
şahin yıl boyunca çok çalıştı. teknik meselelerden anlamadığım için bir çok şeyi o yeniledi, o düzeltti. kendisi sorumluluk sahibi, çalışkan bir yoldaş, şair aynı zamanda:) Allah ondan razı olsun.
hasılı, geçen sürede sözlerin en güzeline* dayanıp birlikte hayaller kurarken, gökten üç elmanın düşmesini bekler gibiydik..
içimizden birileri bu hayalleri resmetti, başka birileri şiir’etti.
sıraların arasında dolaşıp dururken ayrılmadan bir de dönüp kendime bakayım dedim.
adım tahtaya yazıldığından bu yana, kelimelerimin ‘büyüdüğüne’ şahit oldum.
mekteple birlikte şiire olan sevdamın arttığını, okumaya ve yazmaya daha çok gayret ettiğimi fark ettim.
“sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim
bütün çocuklar anlar da” demişti şair, böyle belledim.
mektebin bütün güzelliği, amatör de olsa yola devam eden gençlerdeymiş bunu gördüm.
elimdeki güzellikleri yine bu sıralardan topladım, gittim bir şaire eş oldum.
şiir benim için gelip geçici bir heves olmasın diye dua ettim, ediyorum…
ve bu gün, Allah’a hamd olsun hep birlikteyiz, birbirimizi ‘büyütmek’ için yazıyor, üzerine yorumlar yapıyoruz.
burası bir ‘tutamak’, yazmak için sağlam bir nedenimiz var; birbirimize karşı sorumluyuz demişti büşra, öyle!
içinde olduğumuz o zamana yemin ederim ki, alayımız isyandayız! alayımız yaramaz, alayımız çaylak, alayımız ‘manyak’!
yarın bu sıralardan kimlerin kitabı çıkar, kimler edebiyatçı olur kimler ressam bilemeyiz.
bildiğim bir tek şey var;
‘Zaman ki sonsuzdur
Bitmemiş şiirler gibidir.
Bazı hüzünleri
Bazı nehirleri tutup anlatmak gibidir.
BİZ Kİ ZAMANI TIRNAK İÇİNE ALIP YAŞADIK’
(istemenin bulanık kıyısında)’
Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.
*Bütün güzel sözler O’na yükselir; bütün doğru ve yararlı işleri O yüceltir.(fatır 10)
Başka Ad
sonsuza asılmış paslı çığlıklarım
içimdeki uslu tayları yoklarken
gölgesi vuruyor duvarların
akşamın rengi gözlerimi acıtıyor baba
bir sözün uçurumundayım, dilimi yakıyor
sabır!
geçen bir ufaklık geldi yanıma
önce annesinin sonra sokakların öptüğü
saçları toz toprak ayakları çıplak
uzattığı mendil göz yaşlarıma ne de yakışır bu ara
bu ara yanımda olsan baba..
sana aynı renkten yapılan rüyaları anlatırdım
kayıp seslerin berraklığını
bana haksızlık eden kendimi
ve hatta kızına bağışlanmış bu kelimeleri
belki biraz Eyyub’u, sonra kavl-i leyyin’i
hepsinden evveli
ama en evveli baba, bir şey beni uyutmuyor
merhametin bilmediğim başka bir adı mı var yoksa?
* Ahmet abiye, Ammar’a, Zeynep Betül ve Zehra’ma
Korkma düşer, yeşil şafaklarda ötüşen iri kuşlar da
Korkma düşer, yeşil şafaklarda ötüşen
İri kuşlar da, gülhane parkında.
Cin Ali atı unutmuş, ipek süt içince, sıcak
Sakız sünüyor da, ağzını açınca kapıyor yemi, balık
Denizin dibini boyluyor, kumsala vurmuş gerdanlık
Türban üstü süsleme tekniklerinde, alet olmuş
Artistik yetenek, buz üstünde bağdaş kurmak gibi, mahiyet derin.
Sadede gelmeden, bitiremem hiç
Otobüsler de gelmez, edebi verince ele
Kızlar, yayık ayran, tadı da dillere destan
Kıstırılmış hayaller, hep 2. el gelinliklere hayran
Bilirim, yarınlar hep bize, oğlanlar hafif meşreplere
Bakar da görür mü, salıncakta bir çocuk ölür mü
Sallanırken, yürüyüşüm beni düşürür mü?
Bilmem.
Uzun cümleler saç tellerimi kırıyor, yine
Sarpa sarıyor, el emeği göz nuru yumaklar
Örüyor kazak erkek, diploması yer yer sağanak
Asılı Güzel evlerin, panjurları kırmızı ruj desenli duvarlarında.
Dantelli elbiseler giyinip düğünde, kırmızı başlıklı
Kız da, halaya durmuş müzik bitince.
Düşlerini kaldıramam sevgilim
Şiirler tavize eğildiğinde.
Pes Etmenin Bilinçaltı
Küçük ama içinde her şey bulunan cam duvarlı bir dükkanda masa başında oturuyorum. Sol tarafımdaki açık camın önünde bir adam beliriveriyor, korkuyorum. İki metre boyunda, iriyarı üstelik zenci. Elindeki bozuk paraları masamın üstüne bırakıyor.
- Ne istiyorsunuz?
- Ekmek, tekli.
- Tekli kalmamış efendim.
Başka bişey dememe fırsat vermeden masanın üstünden bir paket bisküviyi alıyor. Paranın üstünü vermek istiyorum, elimi ittirip paranın bir kısmını alıp;
- Yarın vericez dedik ya, diyor. İyice tırsıyorum.
- Sen benim kim olduğumu biliyor musun? diye de ekliyor sert bir şekilde.
- Evet, Micheal Jordan’sınız.
- Bana Altın Top derler. (basketin kralı babından:)
- Basketi severim, seyrederim ama size böyle dendiğini bilmiyordum.
Başını camdan içeri sokuyor ve boynundaki madalyonu gösteriyor. Yaklaşıyorum. Büyük dikdörtgen bir madalyon, ortasında kanatlarını açmış bir kartal resmi ve kartalın başı altın renkli bir basket topu şeklinde. Etkileniyorum niyeyse. Yada etkilenmiş gibi yapıyorum adamın tersini daha fazla görmemek için.
Tam dükkanı kapatıp çıkacakken camdan siyah beyaz bir kedi içeri giriyor. Ve Micheal Jordan pufff yok oluyor. Fantastik bir şekilde kediye dönüşüyor. Kapı önünde durmuş kedinin çıkmasını bekliyorum ama çıkmıyor. Zarar verecek şekilde etrafına bakınıyor arka ayakları üstünde. Bir şeyleri kırıp dökecek diye korkuyorum, dükkan emanet. Kedinin gözleri velfecir okuyor , görüyorum. Dükkanı altüst etmek ister gibi.
Bir düğmeye basıyor ve oyuncaklardan birinin ışıkları yanıp yanıp sönmeye başlıyor. Dükkanda her şey canlanıp ortalığı ana baba gününe çevirecekmiş gibi hissediyorum. Kediyi zorla çıkartmaya çalışıyorum. Sanki ona karşı olan duygularımı hissediyor da üstüme doğru uzun atlama gerçekleştirip elini yüzüme çarpıyor. Tabi ben tüm çevikliğimi kullanıp elini ısırıyorum. Bir çığlıkla birlikte büyü bozuluyor, kedi ortaokul çağında bi çocuğa dönüşüyor. Ama hala bana düşman. Bi yandan da saçını çekiyorum, kendini kurtarıp dükkanın önüne fırlatıyor. Etrafında kalabalık. Hiçbir açıklama yapmama fırsat vermeden eliyle beni işaret ederek diyor.
- O yaptı. O yaptı.
Var gücümle kaçmaya başlıyorum ama bir yerden sonra daha fazla dayanamayacağımı hissedip pes ediyorum. İftira atılıyor ama suçsuz olduğumu kendimin bilmesi bana yetiyor. Yolun ortasında birdenbire duruyorum.
- Tamam hadi ne istiyorsanız yapın. İster hapse atın, ister tutuklayın.
Var gücümle bağırıyorum herkesin duymasını istercesine. Gözlerim kapalı.
Gözlerimi açıyorum. Yatağımdayım.
























