Olmadık Laflar Etmek
Matematiği sevmiyorum.
Sayılarla da aram yok. Ne var ki ‘üç yüz altmış’ın bende yeri ayrıdır.
Bu sayı sayısal anlamından çok öte sözel ve özel bir manayı kodluyor. Bir şey hakkında hüküm vermeden önce, o şeyi üç yüz altmış derecede gör(e)mezsek zan ile hareket eder, hataya davetiye çıkartırız.
Gerçeği çepeçevre sarmak, hakikate sahip ve sadık olmak ancak bu derece geniş ve tam bir bakış açısı ile mümkündür. Diğer türlü, dar bir açıdan görmek, gerçekte görmek olmadığı gibi çoğu zaman göz göre göre körlük anlamına gelir.
Bakanlar ve görenler meselesi de bu sayı ile alakalı değil mi?
Dar bir açıdan bakanlar göremiyorlar ve doğal olarak olacakları da öngöremiyorlar.
Görmek, bilmek, sormak, sorgulamak.. birbiri ardına takılan bu kelimeler eleştirmeyi ve değiştirmeyi beraberinde getiren ‘tehlikeli’ kelimeler.
Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyenler diyarı Türkiye’de tehlike ne kelime; nifak arz etmekteler.
Söylemeye gerek yok Sevgili Okuyucu; eksiği yok, dahası var, biz bu kelimelerle yazı ile kazı çalışması yapacağız!
Sorumluluk alanımız dünyadır. Dünya bizden sorulur ancak şimdilik evimizin önünde; Türkiye’deyiz.
Burası öyle bir yer ki görememek bir yaşam biçimi olmuş. Devlet kendini öyle bir konumlandırmış ki göstermemeyi temel resmi ideoloji kılarak adeta yaşamı biçmiş!
Yaşamak burada gerçekten çok biçimsiz, ucube görünüyor gözümüze.
Üç yüz altmış derecede görmek ve göstermek gerekiyor ki değişime giden yol açılsın, yaşam yeşersin, büyüsün hayatımız, anlamlı nefes alalım, hayat verelim!
70 milyon insanı ve müthiş imkanları ile yaşayacaksa, dünyaya değer katacaksa, bu ülkenin daha fazla vakit yitirmeden değişim adımlarını hızlandırması gerekmektedir
Sadece kendi haksız çıkarlarını muhafaza etmek için olanca kodamanlıklarıyla milletin iradesine rağmen tutundukları köşe başlarında çığırtkanlık yapan riyakârlar için vakit doldu; artık tasfiye ediliyorlar.
Karanlıkları tasfiyeyi netice etsin diye, süregelen bu statüko-değişim savaşlarında haktan yana taraf olmak adına kullanmalı diyorum sadağımızdaki tehlikeli kelimeleri.
Düşünmek, sormak, sorgulamak, eleştirmek, talep etmek, değiştirmek haksız ve hukuksuz bir şekilde devraldıkları, milletten gasp ettikleri iktidarları ile küçük ama zorba bir azınlığı rahatsız edecektir. Varsın etsin.
Onların hesapları olabilir, olsun, bizim de hesabımız var.
Bütün hesapların üzerindeki hesaba uyacağız ve elbette korkmayacağız.
Tehlikeli kelimeler kullanacak ‘olmadık’ laflar edeceğiz.
Açılım’ın Önünden Açılın
Açılım’ı mefhum-u muhalifinden okumaya çalışsak nasıl olur!
Devlet tarafından da kabul edildi demektir kapalılık ki açılım’a sıra geldi.
Biraz garip değil mi; 80 sene sonra bir anda fark ettik ki Kürt diye bir canlı türü var! Onlar da insan. Kendilerine has, farklı bir (ana) dilleri var. Türkiye’de (de) yaşıyorlar. Üstelik nüfusun yüzde yirmisini oluşturuyorlar. Onlar da Türkler gibi vatandaşlar ve artık Türkler kadar – Türklerle eşit- haklara sahip olmalılar.
İşte buna açılım diyoruz. Hayırlı olsun!
İyi de neydi kapalı olan, nedir yavaş yavaş açılan?
Ayıptır söylemesi insan’ın en doğal haklarıydı kapalı olan.
İnsanın doğuştan getirdiği, vazgeçilmez, devredilmez haklarıydı.
Tanrı’nın insan’a bahşettiği nimetlerdi kapatılan.
Doğa kanunuydu; rüzgarın esmesi, yağmurun yağması, çiçeklerin açmasıydı kapatılmaya çalışılan.
Elbette kapatılamazdı, ancak yok sayılabilirdi bir süre, hepsi bu kadar.
Sonrası malum, mecbur açılım!
İnsanlığın vicdanına, doğa kanunlarına, Tanrı buyruğuna kafa tutulabilir belki bir süre; ancak karşı gelinemez.
Artık insanlığın önü, yeterli değilse de, bir nebze açılmıştır.
Türkiye’de, çağın epey bir gerisinden, aynı anda ve oranda hem Türkler hem Kürkler için atılan önemli bir adım bu yine de.
Artık siz varsınız Kürtler, haklarınız da var ve verilecek; sizi temin ederiz: kardeş payı yaşayacağız, demek ne ağır bir ifadedir hiç düşündün mü Sevgili Okuyucu?
Bu Cumhuriyet geride çok ağır bir adaletsizlik bıraktı. Akıl mantık almayan, insanlığın, vicdanın kabul etmediği bir zulüm bıraktı.
Düşün; bu sadece Kürt meselesi ile ilgili boyut.
Bu ülkede bir açılım olacaksa ki, olacak inşallah, henüz gündeme gelenler büyük harfle yazılması gereken Açılım’ın a’sıdır ancak!
Ordu’da bir açılım olmalı.
Buna kapanım desek yerinde olur. Ordu kışlasına dönmeli, siyasetten elini tamamen çekmeli, sivil iradeye saygıda kusur etmemeli. (Tüm gelişmiş ülkelerdeki gibi. Hedef gösterdikleri batılı devletler gibi)
Yargı’da bir açılım olmalı.
Hukuk adaleti yüceltmeli, kanunlar herkes için, herkese uygulanmalı. Elbette devlet dahil!
Eğitim sisteminde açılım olmalı.
Çağdışı müfredatlara, resmi ideolojinin dayatılması suretiyle tek tip, fabrikasyon ürünü makul vatandaşlar yetiştirmeye son verilmeli mesela.
Bu ülkede açılım’ın anası anayasada yapılacaktır. Yeni yama yapılması değil artık yeni bir anayasa yapılması gerekiyor baştan sona. Türkiye bir utancına daha son vermeli; insanlık düşmanı darbecilerin anayasasını çöp kutusuna atmalı.
Evet süreç içinde paklama çalışmaları ile adam edilmeye çalışılmıştır anayasa ancak bu anayasayı teneşir paklar ancak!
Türkiye büyümek, güçlü bir devlet olmak, uzun sıhhatli bir ömür yaşamak istiyorsa insanını yaşatmalı ya; kapanmakla kapatmakla değil açmakla açılımla olacak.
Açılımların önünde durulmamalı.
Bir Ergenekon Eylem Planı Daha!
Taraf, Genelkurmay’a ait “İrticayla Mücadele Eylem Planı”ndan sonra yeni bir Eylem Planı’na daha ulaştı. Mecidiyeköy’de bir öğrenci evinde ele geçirilen plana göre Anayasa değiştirilecek.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk fakültesi öğrencisi Mehmet Ali Başaran’ın kitlesel bir hareket için eylem planı hazırladığı ortaya çıktı. Ergenekonik zihniyet ve yapılanmasından duyulan rahatsızlık üzerine ‘Yeter Artık: Herkes İçin Adalet’ diyerek kendilerine vazife çıkaran bir grup öğrencinin icraata geçtiğini kanıtlayan bir belge bu.
Kamuoyunu yönlendirmek amacıyla hazırlanan“Hukuksuzlukla Mücadele Eylem Planı” ile Türkiye’nin yönünü değiştirme hedefleri bir bir sıralanmış. İşte; bir sayfadan oluşan bu belgedeki sarsıcı maddeler:
- Askerin Hukuksuz işlere girişmesine bir son verilmesi için bütün ordu mensuplarına zorunlu olarak 2 yıl süre ile Hukuka Giriş dersleri okutulması sağlanacak.
- Anayasada değişiklik yaptırılacak ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen tek madde şu olacak: “Devlet kendi koyduğu kurallara tabidir!”
- Devlet’in unutkanlığına son vermek adına yenilenecek nüfus cüzdanlarına “1. Sınıf Vatandaş Nüfus Cüzdanı” yazacak ve her vatandaşımız bu kimlikleri kullanacak!
- İzleyici veya dinleyici kitlesi fazla olan radyo, televizyon programlarına canlı yayın esnasında bağlanılarak, samimiyetle Allah’tan, Allah’tan korkmazsan kuldan utanman gerektiğinden, mazlumun ahının yerde kalmayacağından, Vicdan diye bir şeyin olduğundan, insaf’tan, İnsan’dan, İnsan’ın doğuştan gelen vazgeçilmez devredilmez hakları’ndan, kardeşlikten, ahlak’tan, namus’tan, haysiyet’ten, medeniyet’ten, aşk’tan, güneş’ten, çiçeklerden, ılık bir bardak sütten, bir minik kuzucuktan bahsedilecek! -
-İnsanlıktan- ‘yandaş’ medya organlarında, sanki ateş bizim hanelerimize de düşmüş gibi, savaşın son bulması için, halkların kardeş kardeş yaşamasına müsade edilmesi için çağrıda bulunulacak ve ‘irtica’ mavalları yerine, bu ülkedeki müslümanları tehdit olarak görmek yerine, onlarla, ‘selamün aleyküm’ denilerek iletişime geçilmesi sağlanacak, azınlıklar dahil herkesin burada huzur içinde yaşaması için gerekli deneyim ve ekonomiye sahip olduğumuz vurgusu yapılacak.
(mab)
Af’allahû anh
Bir türlü koyulamayan nokta, koyulmuş olsa da onu koyultmak gerekebilir!
Nokta Derviş Zaim’in son filmi. Hat sanatıyla beyaz perdeye yazılmış bir şiir bu.
Film çekmek silah çekmektir diyen yönetmen değil karşımızdaki. Ne ki Zaim için bu filmi çekmek vicdan azabı çekmek anlamına gelmiş. (Allah onu –kahramanımızı- affetsin!)
Tek bir mekan var karşımızda: Tuz Gölü. Bu muazzam beyaz kağıda bakıyoruz. Kağıt üzerinde ne varsa metne dahil.
Evet, “tuza bakmak bile susatır insanı!”
Bu filmi okumadan önce yazarını; yönetmen ‘Derviş’i okumak gerek. Değişik yollardan yürüyen bu adam bildiğini okuya okuya işi meydan okumaya kadar vardırmış bu geldiği Nokta’da! Değişik sanatları mezcederek sinema ‘sanatı’nı icra ediyor.
(‘Filler ve Çimen’de – Ebru sanatı– ‘Cenneti Beklerken’de – Minyatür sanatı-)
Bayağı anlamında klasik Türk sinemasına bir ruh getirmek için taa derinlerden getirdiklerine bakıyor ve bu garip adama saygı duyuyorum.
O görüntüyü şiire getirmesini iyi biliyor doğrusu. Ben de ondan mülhem, sözü şiire, onun son şiirine getiriyor ve bırakıyorum. Ama dediği gibi yapacak, nokta koymayacağım. Metinde kanayan yara! Tuz Gölü’nden beyaz kağıtta…
Biri oraya hatla –Arapça- ‘Allah Onu Affetsin’ yazmıştır ama nûn’da koyulması unutulmuş bir nokta vardır. Dolayısıyla –mıdır- ki af gelmez, vicdan azabı sürer.
Kocaman beyaz kağıt üzerinde dolaşan insanlar hem yazanı hem de yazılanı mıdır kaderin?
“Hata”ya düşen hattata ustasının söylediği söz hatta ve hatta hayata dair ilkedir:
İnanmayan Yazamaz!
(mab)























