İETT, Sevdik Seni Bir Kere!
“İETT 9 ay sonra yeni bir ulaşım zammını uygulamaya soktu.”
ozguracilim.net/bikmadan-zam/
İETT yıllardır yerinde sayıyor!
Çoktan şirketleşme hamlelerini tamamlayıp yolların kralı olmalı idi. Kâr paylarını arttırmalı, yabancı şoförler transfer etmeli, borsalara girmeli ve bizi hakkımız olan Avrupa yollarında temsil etmeli.
Neden Lüksemburg’un toplu taşıma ihalesini alamaz ki, neyi eksik? Geri bırakılmış ülkelerde, mesela Hindistan’da bütün okul servislerini alabilir. O vizyon İETT’de var.
Bir ek iş, ek gelir imkanı olarak yine, uzak doğu ülkelerinde ‘havaş’ ulaşımı sağlayabilir. Sadece akbil’den kazanmak yoluna gitmesi yeterli gelmiyor besbelli. Reklam ve tanıtım filmleri ile firmamız gücünü ve tanınırlığını dünyaya ilan etmeli.
Atatürk’ün de dediği gibi, yollar yürümekle aşınmaz belki ama yollar kazandırır! Hayatta önemli olan yola çıkmaksa İETT her daim orda olmalı, yolun başında! Her köşe başında, pınar başında, ocak başında!
Güreş nasıl ata sporumuzsa İETT de o denli atalarımızdan kalma bir firma.
“Hani onlara taksilere, minibüslere binin denildiğinde, ‘Hayır’ demişlerdi, ‘La havle, biz ancak atalarımızın araçlarına bineriz!”
Çocuklarımız bu bilinçle yetişmeli ve karne aldıklarında 28 liralık pullar da satın almak suretiyle İETT’mizi desteklemeye gönüllü olmaya, yani daha o yaşlarda, teşvik edilmeli, itilmeli, yuvarlanmalıdır!
Mersedes, Ford gibi küresel rakiplerin bireysel ulaşımı özendiren “karı kızlı” reklamları toplumun toplu taşımaya olan inancını zayıflatmış, gençlerimiz yozlaşmış, otobüse binme oranlarında ciddi düşüşler yaşanmıştır. Şu kadar ki bazı hatlarda toplu taşıma araçlarımız durma noktasına gelmiş, morali sıfıra inen bazı toplu taşıma araçlarının bu duruma bozulup, durduğu gözlemlenmiş. (70 KY, 18oNo bunlardan bazıları)
İETT patronları şunu bilmeli ki çocuklara İETT sevgisi 6 yaşına kadar verildi verildi! (7 çok geç!) Peki sorarım size, şoförlerimiz tarafından toplu taşıma araçlarına binen yavrularımıza şimdiye dek ne verildi!? Bir şeker olsun, bir maskot teker olsun, verilebilir. 4 yaşından küçüklere ücretsiz geçiş hakkı tanıyan oyuncak akbil veya İlkokulda karnesi hep ama hep beş olanlara yıl sonu 50 geçimlik, ‘full geçim’ akbiller hediye edilebilir. İETT Stratejik Teşvik Alt-üst Kurulu bünyesindeki AR-GE, VAY-BE gibi birimler daha çok proje üretmeli.
Demek istediğim, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmemeli.
Diyanet ve Genelkurmay bu devletin emrinde değil mi!? Onlar da el atmalı, bu milli kalkınma ham’lesine katkıda bulunmalı.
Askeriye’de dağıtımlar yapılınca, erler gidecekleri yerlere İETT araçları ile götürülmeli ve araçlardan inince toplaştırılıp yeminler edilmeli : ‘Tanrımıza selam olsun! İETT’miz zengin olsun! Yolumuz Açık olsun!’
Diyanet yılda üç beş cuma hutbesini gündeme kapılmaksızın –zaten biri İETT haftası içinde olur- toplu taşımaya ayırmalı. ‘Peygamberimiz bugün yaşaya idi toplu taşıma araçlarına binerdi, o kamuyu ve ümmetini düşünürdü’ gibi, doğrudan dini misallerle halkta bir İETT sevgisi, bağımlılığı yaratılmalı.
Sonuçta kamu eğitiminin amacı kamunun oyunu oluşturmaktır ve şu soruyu sordurmaktır: Sen ey makbul vatandaş, bugün devlet için ne yaptın?
- Ben bugün akbil doldurdum!
(Dün de doldurmuştum, yarın da dolduracağım!..)
İkinci Yeni Şiir (Antoloji – Dosya)
1860’lardan 1950’lere kadar süren toplumsal yarar ilkesinin belirlediği kamusal model, modern Türkiye’yi ayakta tutabilmek için Resmî edebiyat kanonunu benimsemiştir. Cumhuriyet Türkiye’sine kadar halktan kopuk bir edebiyat dilinden bahsedilmesinin, bu dilin zümre edebiyatına mahsus, süslü, soyut, halktan ve gerçeklikten uzak bir oluşum olarak tanımlanmasının en belirgin nedeni, Kemalist rejimin onu Osmanlı’nın ‘kalıntısı’ olarak görmesidir.
Milli birlik ve beraberliğini(!) sağlayacak olan ulusal karakterin var edilip güçlendirilmesi ve devamının sağlanması üzerine temellenen kamusal öğreti, 1911 sonrasında dilde sadeleşme hareketiyle edebiyatı millileştirme yoluna gitmiştir. Osmanlıyı ve ondan gelen her şeyi reddetme refleksine giren 1900’ler sonrası ulusal yapılanma, edebiyat ve şiiri de toplumu eğitmek için bir araç olarak görmüş, halkın sorumluluklarını ve görevlerini anlayacağı (!) kamusal bir dil inşa etmiştir. ‘Resmi edebiyat kanonunda kimlerin, nelerin yer alacağını, yok yahut sakıncalı sayılacağını belirleyen bir siyaset oluşturulur’ ve bu kamusal modelin oluşturulması sürecinde ‘süreci yürüten organların çeşitli faaliyetlerle kanona dahil ettikleri yazar ve şairlerin ve onların eserlerinin zamanla okurlar tarafından da içselleştirilmeye başlandığı görülür.’
Yeni Lisan hareketi sonrası ilk kez kamusal modelin dışına çıkarak, şiirde hecenin ve kafiyenin karşısında duran ve özerk şiir dilini savunan Ahmet Haşim’i görüyoruz. Hececi şairlerin aksine anlamda belirsiz, kapalı ve soyut olmayı, herkesin anlayacağı şiirden ziyade yoruma açık şiiri benimseyen Haşim, İkinci Yeni öncesinde gündelik dilin dışında ayrı bir şiir dilinden bahseden ilk şairdir. Mehmet H. Doğan, İkinci Yeni’yi bir yere dayandırmak gerekirse bunun Ahmet Haşim olduğunu söyler.
İkinci Yeni Şiir, Türk şiirinin gelişimi içinde en son modernist atılım, belki ilk ve tek modernist atılım olarak tartışılmaz bir yere sahiptir.
Doğan, hazırladığı antolojide Türk şiirinin bu güne kadar geçirdiği biçem ve söylemi aşan, kamusal modelin dışına çıkarak ulusal öğretinin, anlamın yol açtığı dar çerçeveyi kıran İkinci Yeni Şiir’ i genişçe ele almış. ‘Arayan fakat bulmaya niyeti olmayan’, yer yer aklı tutuk kılan, mantığın dışına kaçan, düşlerde gezinen, hayatın kendisini bizzat yaşayanlara açıklayan, ‘çıkmazı’, onu zorlamanın güzelliğini gösteren, 50’lerin öncesindeki toplumcu şiirin aksine bireysel tecrübelere dayanan, günümüz modern şiirinin köklerini oluşturan İkinci Yeni Şiir, Mehmet H. Doğan’ın antolojisinde akımın öncü şairleri ve üzerine konuşulan eleştirilerden oluşan derleme bir dosya ile birlikte sunulmuş.
İlk basımı 1969’da Papirüs Dergisinden çıkan antoloji, ikinci baskısında hem İkinci Yeni Şiir’in temsilcilerinden örneklerle hem de akım üzerine kaleme alınan geniş bir dosya çalışmasıyla hantal olmaktan uzak daha kapsamlı ve nitelikli, okurun nesnel bakmasını sağlayan bir yapıyla okuyucuya sunulmuş.
Mehmet H. Doğan İkinci Yeni’yi, kendinden önce ve sonrayı ayırdığı, kırılmayı ve kopmayı gösterdiği için bir dönemeç olarak adlandırıyor. Kitapta daha çok Garip’le karşılaştırılan İkinci Yeni Şiir’in, Ahmet Haşim’den bu yana ilk kez gündelik dilin dışına çıkıp kendi özerk alanını oluşturmasından bahsedilmiş.
Eleştirmen Antolojiye başlarken, kitabın girişinde bu güne dek Soyut Şiir, Anlamsız Şiir, Kapalı Şiir, Belirsiz Şiir gibi kendisini aforoz eden tanımlamalara maruz kalan İkinci Yeni’nin doğduğu dönemin toplumsal ortamını ve şiir ortamını anlatmış. İkinci Yeni’nin usta şairlerinin şiirleri arasında dilde ve görüntüde ortak bir çağdaşlık çizgisi ve ortak bir temel olduğunu söyleyen Doğan, bütün bunların İkinci Yeni’yi Türk şiirinin bu gün hâlâ sürmekte olan bir akım haline getirdiğini, antolojiye alınan şiirlerin de bu çizgiye uygun olmasına dikkat ettiğini vurgulamış.
Antolojinin girişindeki ikinci yeniyi enine boyuna anlatan makalede Modern Türk Şiirinin ve İkinci Yeni’nin doğuşundan bahsedilirken ‘80 sonrası Şiir’ adıyla anılan şiirin kökeninin ne Garip şiiri ne de 40’ların toplumcu şiiri olduğu görülür. Bu kuşağın kaynaklandığı ve bu gün devam eden şiirin yeri İkinci Yeni’dir.
Antoloji ikinci baskısına hazırlanırken Mehmet H. Doğan 2007’ye ait yeni bir önsöz oluşturmuş. Önceki seçkide (1969) eksik kalan, hatalı görülen kısımlar tekrar masaya yatırılmış. Doğan, eksiklerin ve hataların eleştirildiği kısımda İkinci Yeni gibi belirleyici ve keskin bir dönemecin daha ayrıntılı anlatılması gerektiğinden bahsetmiş. Önceki baskıda akımın ya da eğilimin öncü şairleri, yol arkadaşları, genç kuşaktan izleyenleri, yaşlı kuşaktan akıma bir ucundan el verenlerin belli olmadığını ifade etmiş. Eleştirmen ilk antolojide şairlerin alfabetik sıraya göre yer almasının uygun bir yöntem olmadığını, akımın öncüsü-artçısı-genci-yaşlısı, ustası-heveslisi, şiiri bırakmışı-hâlâ şiir yazanının birbirine karıştığını belirtmiş. Bu sebeple yeni seçkideki şairleri soyadına göre değil, Yol açıcılar, İzleyiciler, Genç Kuşak, Şiiri Bırakanlar ve İkinci Yeni esininde Eski Kuşak şairleri gibi bölümlere ayırmayı uygun görmüş.
Mehmet H. Doğan bu bölümde bazı şairleri çıkartırken bazı şairleri de eklemiş. İkinci Yeni’nin Yol açıcıları olarak İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan ve Sezai Karakoç alınmış. Yol açıcıların akabindeki ikinci kısımda ise İzleyicilerden olan Tevfik Akdağ, Gülten Akın, Ahmet Oktay, Kemal Özer, Özdemir İnce, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı, Ali Püsküllüoğlu, Seyfettin Başçılar, Turgay Gönenç ve Ergin Günçe’ye yer verilmiş. Egemen Berköz, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Süreyya Berfe ve Refik Durbaş’ın olduğu kısım antolojide Genç Kuşak olarak adlandırılmış. Şiiri bırakanlara da küçük bir bölüm ayıran Doğan, İkinci yeni esininde eski kuşak şairlere oldukça geniş yer vermiş. Bu bölümde Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Metin Eloğlu ve Can Yücel İkinci Yeni’ye evrilen şairler olarak ele alınmış.
Birinci baskıdaki ‘seçerken’ yazısında İkinci Yeni’yi savunma halinin sezildiğini, akımın ilk aşırı örneklerine yer verilmesiyle ‘ayrıkotlarına’ dayandırma yönteminin tuzağına düştüğünü söyleyen Doğan, açık bir öz eleştiri yapmış. Bununla beraber ikinci baskıdaki yeni önsözünde, bu duruşun o dönemin İkinci Yeni’ye karşı yürütülen kötüleme kampanyalarına karşı kaçınılmaz bir tepki olduğunu da belirtmiş.
Mehmet H. Doğan yine önceki seçkide şairlerin İkinci Yeni’ye öncülük eden şiirleri üzerinde durmayışını, bunun yerine şairlerin son şiirlerinden daha usta işi ve son örneklere yer verişini eleştirmiş. Bu şiir seçimiyle Birinci Yeni’nin orta malı haline gelmiş şiirine nasıl karşı çıkıldığının anlaşılmadığını, ondan nasıl ayrı olduğunun belirsiz kaldığını da açık sözlülükle ifade etmiş. İkinci baskıda ise şairlerin tam da İkinci Yeni havasındaki şiirlerine yer verilmiş. Doğan, bu baskıda yer almayan şairlerin bir kısmının o günlerde bile haklı olarak antoloji içinde bulunmalarına karşı çıktığını, bir bölümünün ise sonraki şiirleriyle İkinci Yeni’den ayrılan şairler olduğunu belirtmiş. Antolojide yer alan şairlerin şiirleriyse geç sayılabilecek tarihlerde çıkan kitaplarından çok dergilerdeki ilk şiirlerinden seçilmiş.
Antolojide Yol Açıcıların şiirleri sayıca daha çok tercih edilirken, haklı olarak izleyicilerin ve genç kuşağın şiirlerine daha az yer verilmiş. İkinci Yeni’yi ve şiiri bırakmalarına rağmen ayrı bir başlıkta birkaç şaire yer verilmesi de yapıta daha sakin bakılmasını ve bu dönemecin daha iyi anlaşılmasını sağlamış.
Antolojinin en güzel yanı, şüphesiz İkinci Yeni temsilcilerinin temel metinlerinden oluşan bir dosya çalışması sunmasıdır. Şiir örnekleri sonrasında İkinci Yeni Dosyası başlığıyla İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Cansever, Karakoç gibi öncülerin temel metinlerine yer verilirken İkinci Yeni’nin ilk kez tartışıldığı dönemde dergilerde çıkan söyleşi ve metinler de aynı bölüme alınmış.
Kitabın ilerleyen sayfalarında genç kuşak şairlerinden İsmet Özel’in seçilen üç şiirinin sadece başlıklarıyla yer aldığını görüyoruz. Zira şair şiirlerinin yayımlanmasına izin vermemiş. Mehmet H. Doğan önsözde şairlerin daha çok İkinci Yeni’yi yansıtan şiirlerinin alındığını söylemişti. Ancak dikkat çekici bir husus var ki o da Özel’in seçilen üç şiirinin de sol kimliğiyle yazdığı dönemden alınmış olması. Şairin 1974 sonrası İslami duruşu benimsemesi sebebiyle önceki şiirlerinin yayımlanmasına izin vermemesi ihtimal dahilindedir. Bununla beraber antolojide Nazım Hikmet’ten etkilenen toplumcu şairlerden Attila İlhan’ın yer almaması dikkat çeken başka bir noktadır. Şiirlerinde İkinci Yeni gibi belirsiz, kapalı, soyut bir anlatımı benimsemese de özerk şiir dilini savunan Atilla İlhan’ın İkinci Yeni’nin habercisi olduğu söylenir. İkinci yeni’ye savaş açan, Birinci Yeni’yi (Garip) “İnönü diktası’nın şiiri”, İkinci Yeni’yi ise “Menderes diktası’nın şiiri” olarak niteleyen İlhan, İkinci Yeni’yi eleştirir. İkinci Yeni anlamı gerekli görmez, ‘rastlantısallıkla’ yetinir. Dahası, sanatı toplumsal işlevinden çekip alır, getirip ‘kelimeye’ dayandırır. Bu eleştirilerin üzerine Doğan’ın Attila İlhan’ı antolojiye almaması kabul edilebilir olsa da nesnel olmadığı açıktır.
Sonuç
Turgut Uyar İkinci Yeni Şiir’i ‘çıkmazın güzelliği’olarak tanımlar. Çünkü bu ülkede şiirin çıkmazı, insanın çıkmazına, toplumun çıkmazına sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü İkinci Yeni Şiir alıştığımız dünyayı uzlaşımsal alandan farklı olarak anlattığı için, öğretmeyip anlamın önünü açarak işaret ettiği için, bu gün Türk Şiirinde farklı bir panoramada yer almaktadır.
Şiiri düzyazıdan farklı kılan, eserin sahibinin ne dediğinin anlaşılmamasıdır. Şairin kendi tasavurrundakini doğrudan verdiği şiirler hem okuyucunun zihnini kısırlaştırır hem de eseri. Bu yüzden şiir anlamı doğrudan vermeyip okuyucuyu yormalı, yoruma açık kapı bırakmalı. İkinci Yeni ustası İhan Berk’in söylediği gibi ‘İyi bir şiir direticiliğe buyrukçuluğa tek anlama her zaman kapalıdır.. Şiirde anlamla yola çıkılmaz. Anlatılmaz olanladır onun çabası, savaşımı. Ordadır gözü, ordan seslenir, bakar.” ‘Anlatmaz duyurur.’
Anlatılmak istenen hâl, düşünce, durum edebiyatın içinde eriyorsa, içinde anlatılmazın, söylenmezin, bilinmezin yeri varsa, şair öğretmiyorsa, sözler apaçık göstermiyorsa, düşünce estetiğe bulanmışsa, dilin kalıpları yıkılmışsa, hayâle kapı açılmışsa, hoşgeldin ey şiir!
Kaynakça
Doğan, H. M. (2008). İkinci Yeni Şiir. İstanbul: İkaros
İlhan, A. (1983). İkinci Yeni Savaşı. İstanbul: İş Bankası
Sarı, C.G. (2011, Mayıs). Ulusun İnşası Resmî Edebiyat Kanonu. Tasfiye, 30, 31-37
Yola Revan Olmak Yazıldı Bize(Belgesel)
Daha evvel tekel işçileri direnişinin 51. gününü, işçilerin 51 gün içinde edindikleri tecrübenin 51. güne yansımasını, görüşlerini ve eleştirilerini “TEKEL 51″ adlı bir belgesel ile belgeleyen Ahmet Tonak, şimdi de Sine-Yol Kolektifi ile birlikte göçmen Kürt işçilerinin hikayesini belgeledi.
20 Şubat’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde gösterilen belgesel, iki bölüm şeklinde seyre sunuldu.
60 dakikalık ilk bölümde “Yola Düştük” adıyla göçmen kürt işçilerin zorlu yolculukları ve çalışma koşulları kaydedilmiş…
Belgeselin “Göçmen Kürt İşçiler”i işlediğini ilk okuduğumda, batıda çalışan Kürt inşaat işçileri ya da pazar ve hallerde çalışan hamalları görmeyi bekliyordum. Ancak belgesel “mevsimlik Kürt işçiler” ile ilgileniyordu..
“Yola Düştük” belgeseli, Türkiye’nin doğu kısmında, Irak’ın ise kuzeyinde kalan “bölge”den mevsimlik işçilerin alınarak, Karadeniz’deki fındık tarlalarına doğru yolculuklarını hikaye ediniyor.
1995/96′ya kadar Türkiye’deki tütün ve pamuk temiminin ciddi bir kısmı bu bölgeden ediniliyordu. Ancak tütün ekimin yasaklanması ile birlikte halk, büyük bir sefaletin içine düşürüldü. Bir kaç dönüm tarla sahibi olan aileler, tütün ekiminden gelen kazançlarıyla rahatlıkla geçimini sağlayabiliyorken, yasalarla kazançlı tarımdan yoksun bırakılıp, düşük bedeldeki tarım ürününe mahkum edildiler. Böylece ellerindeki birkaç dönüm tarla da işlevsiz hale getirildi.
Tütün ekiminin yoğun ve kazançlı olduğu dönemde, Karadeniz’den işçi almaya gelen çavuşlar, işçilere yüksek yevmiye ile birlikte yol ve yemek giderlerini karşılamayı teklif edermiş. Fakat daha sonra bölgedeki bu yoksunluktan faydalanan işverenler, yevmiyeyi düşürdükleri yetmiyormuş gibi, yol ve yemek giderlerini de işçilerin yevmiyelerinden kesmeye başlamış…
Tren ve minübüslerle başlayan bu göç mecarası, daha yolculuğun ilk saatlerinde eziyete dönüşüyor. Kavurucu sıcakta, susuz gerçekleşen yolculuk, yatacak yer bulamayarak koridorlarda dipdibe 24 saatle hissettiriyor pişmanlık ve çaresizliği… Yaş sınırı olmayan mevsimlik işçilerin, bir fındık tanesini avuçlayacak güce sahip olmaları yetiyor bu uzun yolculuğa çıkmaları için… Avuçlaya avuçlaya biriktirecekleri her çuval fındık, bir dilim ekmek olarak dönecek böylece…
Bir çoğuna kamera döndüğünde söylenecek şeyler hep aynı oluyor; “pis kürtler” diye başlayan hikayeleri, ardından kelimelerini alıyor onlardan. Bildikleri tek lisan hapsedilyor çene kemiklerinin arasına… .Tek kelime çıkmıyor ordan. Bir “ah”daki hırıltı dahi, onları ahırlara layık kılmaya yetiyor. Şekerlerini deterjanlı, salçalarını küflü alıyorlar, ödemelerinin karşılığında… Ağızlarından çıkan her bir sesi, hayvani bir dürtü olarak algılayıp, semer vurulası dayanıklı çöl hayvanlarına benzetiliyorlar… Acıkmıyor, susamıyor, hasta olmaz sanılıyorlar…
Bazen de başka, bambaşka bir öfke yansıyor kameralara… “Biz şartlarımızdan memnunuz” diyor bir kadın. “Hiç bir şikayetimiz yok.” Hiç bir medet ummuyor kameranın kadrajından. Sesinin dünyaya duyurulması umrunda değil. Nasıl olsa başka şekilde tıkanır o kulaklar. Nasıl olsa müebbet bir safelettir yaşadıkları.. Umarsız ve faydasız…
Teselli aranır… Böyle zamanlarda en iyi dost ‘doğa’dır. Deniz vesile kılınır, Karadeniz koşar imdatlarına… Bir aylık katlanılmaz çalışma süresi, Karadeniz’in coşkusu ve büyüleyiciliği ile katlanılabilir kılınır. Karadeniz’den vuran rüzgarın kokusu ve dalgaların sesi, televizyonlardan hissetmedikleri bir hayranlığa sebep olur. Boğazlarında düğümlenen ağıtların, türkülerin sözleri Karadeniz’in coşkusuyla bastırılır.
Bu dişlilerin arasında kayıp geçer zaman… Bir ay, binbir hasretle geçer… Sonra yalnızca acısı benzeyen, iğreti bir ışıktan yansıyan yüzlerce vesikalık kalır geride…
Gösterimin ikinci kısmında ise “Yola Düştük” ile kaydedilen, ancak ayrıca ele alınmayı hakeden “Köyümüzü Kaybettik” belgeseli sunuldu seyircilere. Yine yol hikayesi olan bu belgesel, yolculardan birinin, koruculuğu kabul etmeyen köylülerin akıbetini anlatması ile başlıyor. Sık sık yaşananların inanılmaz göründüğü halde, kendilerinin bütün bunları bizzat yaşadıklarına dikkat çekiyor… Ve sonra inanılmaz olayların yaşandığı bu köy giriyor kadraja. Kapkara bir köy… Meğer bağmış o karartılar… Yemyeşil üzüm bağları… Silahlarla taranmış taş duvarlar. Bu taramalar sırasında vucuduna çeşitli yaralar almış biri anlatıyor özlemin açtığı yaralarını… Yeşil Dicle’nin kıyısına sokulmuş bu köyden nasıl çıktıklarını anlatıyor. “Biz sanıldığı kadar kolay çıkmadık” diyor. Ödedikleri bedelleri, canları anlatıyor… “Korucu olmadık, silah almadık” diye de vurguluyor vücudunda kurşun izlerini taşırken… Yaşadıklarını, şahitliklerini dünya da bilsin istiyor.
Sonra bir diğer köylü doluyor kadraja, “yeryüzünde herşeyin bir sahibi var… bütün bunların, bize yaşatılanların da bir sahibi var” diyor.
Dünya duysun istiyor sesini… Dünya duyacak sanıyor…
BARAKA/ Sözsüz Sorgu (Belgesel)

Milyonlarca insan aynı anda soluk alıp veriyor. Fakat ne soluğun ve ne de gökyüzünün rengi aynı kalabiliyor.
Baraka, soluk alıp verişin çeşitli görünümlerini ve özündeki ayniliği sunuyor görselliğiyle. Sözlerini esirgeyip, sesleriyle anlatıyor hayatı ve derdini. Böylece insanın kendi iç dünyasını kendi sözleriyle anlamasını sağlıyor. Özün üzerine inşa edilmiş yeni/çağdaş kimlikleri gösterirken, kelimeleri vermeden sorgulatıyor. Zihin ve benliğin üzerindeki örtüyü aralayarak geçmişi hatırlatıyor. Fakat bununla geçmişi kutsamış olmayıp, yalnızca izletiyor. Tercih yine ben’e kalıyor.
Belgesel tabiattan düne, insandan bugüne geçişleriyle kutsal kitabın sorgulatan kıssa ve üslubunu anımsatıyor. Yine kelimeleri kendimiz buluyoruz. İlerleme fikrinin yıkıcılığı ve gerçekdışılığını ıspatlıyor bununla.
Tabiatı kıskanıyor, insana acıyor ve makinelere kızıyoruz belgeselle. Katili arıyor gözler ve görülüyor ki, en aşağılanmış ve acınacak durumda olan yine o/insan. Huzuru bulduran tabiat görüntülerinin her biri, hareket halindeki fotoğraflar olarak elimizde duruyor. Kamera insana döndüğündeyse önce karınca sürüsü gibi görüyoruz, ardından kirli bir dürbünle yaklaşıyoruz ona. Ve işte boğan, terleten, çaresiz bırakan keşmekeş…
Metropol sahneleri Charlie Chaplin’in derdini paylaşıyor. Seri üretim halindeki canlıları, yaşamı ve yalnızlığı izliyoruz civciv fabrikaları ve kapsül evlerle. Fıtratın benimsemediği bir yaşamın sonucu olarak görüyoruz bunu. Ekolojik ifsadın dibine vurmuş gibi geliyor. Ancak henüz vurmamış olması daha da korkutuyor.
İzleyiciyi dünyaya gezintiye çıkarıyor yönetmen Ron Fricke. Bunun için 6 kıta ve 24 ülkeye gidiyor. İnsanlığın evrensel dilini izletiyor bu farklı toprak ve toplumlarda. İnsanın kendinin ötesine geçmesini ve böylece ötekini tanırken ayniliğini keşfetmesini sağlıyor. Gezdirdiği toplumlardaki üstün yaratıcı fikrinin evrenselliğini görmemek mümkün olmuyor. Her inanç kendine bir pay çıkarıyor yaratılmış olandan.
Yönetmen insan serüveninin şu ana kadarki özetini yapıyor bununla. Michael Stearns’ın müzikleriyle de kendini benzersiz kılıyor diğer belgesellerden. Ve bir başyapıt daha algı ve gerçekliğimizi alt üst ediyor böylece…
Yaz(may)an iyi..
“Yazarken, hayatta olmadığım kadar özgürüm. “Gerçek” olanın yükünden kurtulmuş bir halde özgürüm. Yazı hiçbir sınır tanımıyor çünkü.”Filiz ÖZDEM
Yazı yazmak yukarıdaki cümleyi yazmak kadar basit olmasa gerek. Özgürleşmek kelimesinin kökü olan ‘öz’ünü ortaya koyan için ağır bir yük hatta.. Özünü feda etmedikçe özgürleşemeyeceğini bilen için ise bir imtihan.. Gerçek olanın verdiği dinmez bir ıstırabın gölgesi altında özgürlük.. İşte insanı rahatlatan aslında gerçeğin verdiği özgürlük ve sınırlılık..
Yazı yazan için hayat bir araç olmalıdır. Araçtan kopup amaca yönelen insan, nasıl olurda gerçeğin yükünden kurtulduğu yanlışına düşer?.. Sınırlılığını iliklerine kadar hissettiği alana dahil olmuş insan, nasıl olur da sınırsız olduğunu hisseder.. Hayy olandan ayrılıp nasıl hayali hakikatleştirir kurduğu bir ütopyada..
Yazarken ateşlenmeli,ürpermeli,titremeli insan.. Yüreğine yazdığı cümleleri kağıda dökerken kendini serbest sanmamalı. Hesabını vereceği her zerrenin ağırlığı altına tâ yüreğinde giriveren insan, nasıl olur da kendisini başıboş sanma yanılgısına düşerek yazabilir. Kendisi yazmadan kendisinin her an yazıldığını bilen insan, hiç mi terlemez yazarken..
Yazmak ve yazan.. Fail hareketlensin, harfler saçılsın etrafa.. Baş ve son karışsın bir kelimede ve üzeri örtülen cümlelere yelken açılsın, Müddessirce..:
Ey kalbinin derinliklerinde kelimelere anlam yükleyen ve onlara bürünmüş olan yaz(may)an iyi ,
Kalk ve yaz..
Sonra tekrardan “Yaz”, bu kez seni ve kelimeleri Yaratanı “an”arak, hatırlayarak..
Ama “az” da olsa “yan”dıktan sonra başla bu işe, kelimelerini ve yüreğini temizle her şeyden önce..
Sonra “Ya” Allah de ve “naz”lanma, dök artık cümlelerini, dökül, korkma..
Sonra tarifsizce kaybetmemek adına, O’ndan aldığın ışığı “zan”na konu etmeden “ay” gibi yansıt ışıksız gönüllere..
Ey yazan iyi, tüm cümleler birleşse yeter mi gücü Bir ve Tek olanın söylediğine.. O zaman kendini serbest hissetme yazarken..
Ve artık yazdıklarını çok görme ve sabret O’nun adına/için..
Umutsuzluğa düşme..Beynini kemiren düşünceleri sıralamanın tam zamanı şimdi, topla heybeni ve O’nun için yaz yazabildiklerini.. Yazarken bir şeyler yaptım havasına girme.. Yazmak yazdıran olmadan olmaz.. Sen ki yazmazsın yazarsın, yazarsın yazmazsın.. Onun için sabret, her şey O’na değil mi?
Ve son olarak unutma, sen başıboş değilsin ve hiçbir zaman kendini sınırsız hissedemezsin.. Bugün yok olacak şeyler yazıyor olabilirsin, ama unutma ki yok olmayacak şekilde yazdıklarınla birlikte yazılıyorsun.. Onun için adayıver kelimelerini/kendini kağıtlara..
Bir kavram, iki gerçek..
“-O dinci değil Kur’an’cı, Kur’an’cı..”
İlköğretim bir yada ikinci sınıf öğrencisi olan üç beş kişilik grubun hararetli tartışmasından fırladı kulağıma yukarıdaki cümle..
Bunu anlatan erkek çocuk bazı el kol hareketleriyle neden bu kanıya vardığını açıklamaya çalışıyordu arkadaşlarına.
Konunun diğer taraflarını pek umursamadım. Bu cümle var olan diğer cümleleri karşılamaya yeter de artardı bile..Yoksa arkalarından gidip “nedir olay, büyümüş küçülmüş gençler” demeyi aklımdan geçirmedim değil.. Fakat bu olayın dikkatimi çeken yönü, kavramlarımızın bir çocuğun zihnindeki yansımalarıydı..
Kelimelerimizin kalbinin medya aracılığıyla nasıl da ameliyata alındığının bir resmiydi yukarıdaki cümle.. Aslında muhtemelen 7-8 yaşlarındaki bir çocuktan, ilk bakışta bazı kavramların yanlış kullanıldığını duymanız çok da önemsenecek bir olay gibi durmuyor. Ne de olsa çocuk ya, boş vermek ve aldırmamak gerekiyor kimilerince. Ama olayı o kadar da basit göremedim bir türlü. Kavramlarımızın günümüzde nasıl bir anlama yelken açtığını, bu kavramlarla yeni yeni karşılaşan çocukların, günlük hayattaki kullanımıyla ilintili görmüşüdür daima, bilmem yanılır mıyım?..
Medyada ne kadar da duyarız “dinci” sözcüğünü değil mi? Aslında bunu yaparken, zihinlerinde yatan hakikatlerin üzerini “cı,ci” eklerinin verdiği anlam genişliği(!) ile bir nevi katagorize ederek örterler.. Böylelikle adem olan insanı, türlü türlü fikirlerin temsilcisi haline getirirler. Oysa insandır o kişi ve ideolojilerin kulluğundan sıyrılıp O’na kul olmakla sorumludur. Ama lailklik.. Birilerinin laiklik martavallarına(Kamusal alana dahil olmadığını düşündüğüm mektebimizde bunu rahatlıkla ifade edebilirim galiba) kurşun atıyorum, koruyunuz..
E bütün bu süreçlerin sonrasında da beklenen gerçek: insanlar etiketlenir.. O dinciyse öbürü laik, diğeri sağcı, bir diğeri solcu; öbürü Türkçü tabi diğeri de Kürtçü olacak mecburen.. Al sana kırk parçaya bölünmüş bir toplum.. Al millet diye mitinglerde bağıran parti liderlerinin çocuklardaki yansımaları.. Buyurunuz.. Övününüz..
***
Kaygılarıma bir madde daha eklerken, cümleyi yüreğimin derinliklerine bırakmıştım.. Bu cümle olgunlaştığında farklı şeyler fısıldamaya başladı bana.. Ve çocuğa hak vermek istedim bu sefer. Bu kavramları medyaya pazarlayan, daha doğrusu çocuklara bu kavramları ayrı olgularmış gibi tanıtan biraz da ilim çevreleri değil miydi? Şimdilerde moda sözcükler olmadı mı bunlar? Alimlerimizin ağzında ezilip duruyor sürekli..
Ne acı ki, hakikatin öncülüğünü yaptığını iddia eden ilim çevreleri, hayatlarındaki Kur’an olgusunu garip bir şekilde sorgular olmuştu. Özellikle “mealcilik” diye niteledikleri bir akıma karşı çıkmayı “hakikatin kaybolması”yla bağdaştırmışlardı.. Çeşitliliğe ısrarla karşı olan bu gruplar acaba Kur’an mealciliğinin tekelleşmesini mi istiyorlardı? Ya da tefekkür kavramının köküne bir kibrit çakıp, çıkan alevin ortasında ibrahimvari bir edayla, siz sadece bizim söylediklerimize iman edin demek mi istiyorlardı? İşin garip tarafı, Kur’an’ın apaçık bir arapça ile ve anlaşılması için kolaylaştırılmış bir şekilde bize sunulduğunu bile bile, alimler dışında kimse anlayamaz bu yüce kelamı sloganı haykırılıyordu belli bir kesim tarafından..
Çabalarımızı bir çırpıda yok etmeye ne kadar da meraklıydık. Her şey O’na derken arka tarafta her şey bana diyebilmeyi nasıl sindirir olmuştuk içimize.. Sonra diyoruz ki, hadi ümmet bilincinden bahsedelim.. Peki hangi kavramlarla.. Hangi ilim çevresinin argümanlarıyla..
Bu konu gibi zaman da akıp gider, ben ise hakikatimi hüsrana uğratmadan sözümü bitireyim; Fark ettim ki, Anadolu’nun küçük bir ilçesindeki küçük bir çocuktan ne de çok şey öğrenebiliyormuşum.. Biraz acı biraz tatlı.. Ve bir kez daha anladım ki, hayatı okumak da böyle bir şey olsa gerekmiş.. Biraz umut biraz hüsran..
Son söz: Bu günkü müfredata kavram dersi konulması şart galiba.. Yoksa bu gidişle kimse birbirini anlamayacak..
























