şükür ki varsın!
Şükür ki aman vermeyen bir his!
Sıkıca sorulan sorular:
Bu nasıl bir his ki böyle, göz açtırmadığı için/halde şükrediyorsun?
Şükür amandır zaten denebilirse hangi aman o zaman?
Şükür eden hayret etmiş olur mu aman!a gerek?
Bildin mi sen şükür ne demek?
hattan ayrılmayın lütfen!
- Alo, Selamunaleyküm, nasılsın …?
- Ben o’nun kardeşiyim!
- Ne güzel, ben de öyle!
Bir ölmeden önce yapılması gereken olarak Yusuf Kaplan İle Film İz’lemek*
Evet, olay günü oradaydım.
Var böyle bir olay!
Ancak önce o anlatsın.
“Geçen hafta, Yazarlar Birliği’nin Film Atölyesi dersinde sinemanın dâhîlerinden Tarkovsky’nin Stalker / İzsürücü filminin 2 dakikalık jeneriği üzerinde yaklaşık iki saat konuştuk. İnanılmaz bir iki saatti benim için de, öğrenci arkadaşlar için de. Karşınızda düşünür-sanatçı dâhî bir yönetmenin filmi olunca ve öğrenci arkadaşlarla yaklaşık altı aya yakın bir süre medeniyetler tarihi, düşünce tarihi, estetik, sanat felsefesi, tarih felsefesi, film teorisi üzerinden derinlikli ve keyifli bir keşif yolculuğu gerçekleştirince, 2 dakikalık bir jenerik üzerinde iki saate yakın esaslı, kanatlandırıcı bir kendini keşif, hayatı keşif, keşfedilmemiş kıtaları keşif yolculuğuna çıkabilmeniz de mümkün olabiliyor.” (Yusuf Kaplan, “Felsefe Öldü!Yaşasın Sinema!”, Yenişafak Gazetesi, 19 Haziran 2009)
Bu adamın bir “manyak” olduğunu söylemek istiyorum.
Filme diye aynı yere mi bakıyoruz, onda da iki göz mü var, merak ediyorum.
Görüntü, söz ve sesler gelip kulağına bir şeyler fısıldıyor olmalı sürekli.
Filmi ansızın durduruyor.
“Hoca, bismillah, bi dur yahu!” diyorsunuz -içinizden.
Konuşmaya başlıyor.
3-5 cümle sonra transa geçiyor.
Coşuyor ve dört nala koşuyor.
Sorma! O ara soru sorma.
Zaten araya giremediğin gibi, buna yeltenmen de mantıksız.
Koş! Anlamları yakala, ipleri birbirine bağla.
Bir nehir akıyor gürül gürül, atla!
Bir konuşma insanın kafasında ortalama ne kadar kapı açar?
Bilemeyeceğim ama şuna eminim ki Yusuf Kaplan
tek başına ortalamayı epey yükseltiyor.
Geçiyor sözcüklerin başına ve başlıyor soru harekâtına.
Geniş bir zamana yayılan, engin bir arazide gerçekleşen bu harekâta katılmak kolay, sıkıysa sonunu getir.
Düşünmekten helak düşüyorsun!
- Hocam, bir ara versek mi?
*Tamam, ölmeden önce -ilk ve tek- yapmamız gereken bellidir: Ölmek!
ve dirilip iman etmek. Gerisi ‘gelir.’
(mab)
karşılaşma
Zamanhışımına uğramış ve orada gözle görülür derecede gayrımümeyyizleşmiş hukukçu ile karşılaşma. O ki karşılaştın:
- Selamün aleyküm
- Bilmukavele!
(mab)
İrtica.. miting.. Şehzadede Cuma kılmak..
1
Cuma vakti.
Kısa bir kararsızlıktan sonra ayaklarım beni Şehzade camine götürüyor. Ben bu camiyi çok seviyorum. Uzun zamandır gitmiyorum ya, özlemişim. Hem, Cuma kılınsa kılınsa burada kılınır diyorum.
2
Okula giderken gazete bayisine uğradım. Taraf aldım. Baş sayfa yukardan aşağı kocaman puntolarla donanmış:
“Genelkurmay karargâhından çıkan İrticayla Mücadele Planı”
Hükümeti ve Fetullah hoca cemaatini bitirmeye dönük bir dizi eylem. Diğer bir deyişle Müslümanların üzerine çullanmak için yeni bir fırsat kolluyorlarmış.
Hiç şaşırmadığımı fark ettim. Gündelik bir haber gibi okudum metni. Hayır, duyarsızlıktan değil, gerçekten şaşırılası bir haber olmadığı içindi.
3
Avluya giriyorum. Cami dolduğu için yere serilen hasırlardan birine kuruluyorum ben de. Hutbe bitiyor, imam duaya geçiyor. “Allah’ım, İslam’a ve Müslümanlara yardım et!” diyor. “Âmin!”
“Devletimizi, devletimiz için çalışan tüm kurum ve kişileri, milletimizi kötülüklerden ve felaketlerden koru!” Aynen böyle söylüyor.
“Âmin” sesi yükseliyor tekrar cemaatten. Dudaklarımı birbirine yapıştırıyorum sıkıca. Duaya kalkmış ellerimi salıyorum. Gözlerim karşıya, caminin en büyük kubbesine takılıp kalıyor.
4
Saat iki çeyrek. Postanenin önünde basın açıklamasına başlandı. Ordunun aymazlığına, düşmanlığına, yalancılığına karşı yumruklarımızı sıkıp slogan atıyor, hukuk, demokrasi ve özgürlük palavralarını çağdaş müstekbirlerin yüzüne çarpıyoruz. Mücadele devam ederse postalların bağı çözülecek. Keşke diyorum, orada otuz kişiden fazla olsak.
5
Namaz bitti. Yani iki rekatlık Cuma namazı. Kalkıp öğle namazına duruyorum.
Çıkışta saate bakıyorum. İkiye geliyor. Avluda Hasan Tablî’ye ait olduğu rivayet edilen ağaca çaput bağlayan kadınları görüyorum. Zihnim hemen bir kıyasa girişiyor. Cami imamı ve bu biçare kadınlar. Farkı görmeye çalışıyorum. Yok, olmuyor.
Postaneye doğru yol alıyorum. Cuma, hutbe, devlet, Şehzadebaşı, irtica planı, kırgınlık, postane, miting.. Şimdi hepsi zihnimde üst üste çıkmış.
Biraz aşım ağrıyor.
-mak
Yazmak, okuma’nın zekatıdır!

“Vahyine okumayı emrederek başlayan;
Kaleme ve yazdıklarına yemin eden Rabbe hamdolsun.
Yazmak’la desteklenmemiş bir okuma eylemi, kelimeleri zihnin tozlanmaya mahkum raflarına kaldırmaktır.
Benim bildiğim, kimse çuvallar dolusu kitap taşıyan merkeplere benzemek istemez.
selam, infak etmeyi sevenlere olsun.”
Ammar Kılıç























