man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Yeni Anayasa

‘Yalnız ve güzel ülkeme..’ yakışan, insan’a nimet olarak sunulmuş doğaya ve doğasına uygun, uçsuz bucaksız mavilikleri kucaklayan, hava gibi su gibi an gibi gerekli Adalet üzerinde yükselecek, barış ve esenlik ile yürüyecek bir antlaşma ile yeniden başlamaktır.

Yeniden başlamak, büyük felaketlerin, zulümlerin kapanı kılınmış bu topraklarda o denli büyük bir özür dileme ve helalleşme ile mümkün ancak.

Yeniden başlamak, ‘eski’ devletin tam tersine, ‘tabiatla uyum içinde insanı, insanlığı yaşatan’ bir devletle mümkün. Hep birlikte sözleşmekle..

Türkiye Allah’ındır. Allah’ın emaneti olan dağların, denizlerin, ırmakların, ağaçların, kuşların, toprağın üstünde ve altında yaşayan bütün canlıların..

Bu düşünce ve hissiyatla, yeni bir anayasa teklif ediyorum yurdumdan bir yudum olan bu yurda. Hakikate sadakatla..

Türkiye Cumhuriyeti 2012 Anayasası:

1) Türkiye Cumhuriyeti, Adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletidir.

2) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes ifade özgürlüğüne sahiptir.

3) Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye vatandaşı her insanın refah, huzur ve mutluluğunu sağlamayı temel görev edinmiştir.

4) Türkiye Cumhuriyeti herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almıştır.

5) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

6) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, vicdan ve dinî inanç özgürlüğüne sahiptir. Kimse, ibadete, dinî veya resmi âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

7) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

8) Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.

9) Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde eğitim ve askerlik zorunlu değildir.

10) Türkiye Cumhuriyeti Devletinde kanunların ve onlara bağlı düzenlemelerin tamamı 10 maddelik bu anayasaya uygun olmak zorundadır.

(www.alintilardefteri.net)

Tebdili Mekanda Ferahlık Vardır, Öyleyse Kuş Olmalı İnsan..

Bilmiyorum, neden bazen uzun soluklu şeyler düşünüyorum. Eğer bir kitap yazmış olsaydım Üsküdar-Beykoz otobüsünde başlamış, bitirmiş olurdum. Bazen enaniyetimin tavan yaptığını duyuyorum, duvarlar söylüyor aynalar yalanlıyor. İşte böyle dönüp duruyor düşüncelerim; sanığı, yargıcı, tanığı, avukatı benim olduğum mahkemelerde, bir tekerlek gibi. Düşüşte olan ben miyim yoksa dünya mı düşüyor da düşmeye mahkumum bilemiyorum. İşte yine mahkum etmeye geliyor iş ve ben yine ardıma bakmadan kaçıyorum, tebdili mekan bahanesiyle.. Biraz önce okuduğum bir cümle, hatta içindeki bir kelime ruhumu göklere çıkarıyor ve bir tüy gibi ağır ağır uçuyor ruhum bir yerlerde. Elimi uzatsam elim kolumu bırakıp uçmaya gidecekmiş gibi, böyle ilginç hikayeler çiziyor düşüncelerim ve kelimelerin sonlarına doğru tükenmeye başlıyor dinginliğim. Bazen başrölde olma isteğini köşeye atmanın ne kadar huzur verdiğini hissediyorum. Bazen “değillerin” ne kadar “öyle” olduğunu hissediyorum. Bir kelebek, tırtıl olmadan önce anlatıyor bunları. Tüm doğa biliyor ama insan farkında değil.. Daha doğrusu bay kırmızı, bayan yeşil, mavi, sarı.. Hepsi zaman zaman görüyorlar, birileri onlara da fısıldıyor ama gerçek o kadar gerçek ki onlar için, ipin ucunu bırakmak ve göklere çıkmak çok imkansız geliyor onlara ve size yemin ederim birileri bu hazzı yaşarken gerçeğe bu kadar sığınan beylere, hanımlara kanat da taksanız uçmayacaklar. Aslında paradoks çarkında dönüp duran ve acımasızca yargılayan bu neşeli görünen renkler, çok mu düz yoksa dünya ve dünyevi umutlar mı onları düzleştirdi bilemiyorum. Yine yargılamada iş bitiyor ya hani, bunu yapmıyorum ve gözlerimi kapatıyorum. Hissediyorum ruhum ayaklarımla aynı yerde değil. Bir rüzgar esiyor ve diliyorum, bir gün tüm kuşlar hepimize uçmayı öğretebilsin..

mavide yürüyüş

Güneşli bir zaman, gün öğlenin koynunda demleniyor.

Diyar: Konya

Mekân: Tahirpaşa Camii

İnsanların meşguliyetlerinin ortasında kalmış, telaşelerin kalabalığında kalbindeki huzurla sakin, bahçesiyle tebessüm mekân…

Gül kokusunun kadife çiçeklerine yansıdığı demlerde, şellakilerin toprağına papatyaların gölgesi düşüyor.

Abdest alırken gözlerim suyun cömertliğine dalıyor, amentünün şehadeti serinletiyor sadrımı…

ve Mirac… Rükûnun dâl harfine teşbihiyle, secdede mim olmak arasındaki yükseliş…

Gökle bir olurken, yerle bir olmaktan muhafaza duaları dilime, göğe yükselişte yağmur damlaları ellerime konuyor.

Rabbiyle taze olan ahdinde dinleniyorum yağmurun…

Melekler yaklaşıyor yanıma… ve selam… ved’dua…

Övgü, hamd, hayret, tesbih tesbih gözyaşı, naz makamı…

Tahirpaşa Camii’nin bahçesinde bir de kameriye vardır. Namaz sonrası dünya telaşelerine biraz daha geç dönmeyi isteyen insanların en güzel bahanesidir.

Bu kameriyenin içerisinde Kitab-ı Kerim’e yaklaştıran kitaplar, çevresinde ise hadis-i şerif demetleri vardır.

Gün öğlenin güneşinde terlerken, kameriyede elime aldığım bir kitapla, tefekkür denizine daldım.

Mavinin kalbine koydum kalbimi… Mavinin gözlerine koydum gözlerimi…

Adım öğlenin kırmızısından, denizin mavisine karıştı.

“İnsan, insanın ayetidir” diyordu kitap. İnsan insana ayet olur, dua olur, kardeş olur…

Bunu düşünmedeyken, Kitab-ı Kerim’in sayfalarında gezen parmağıma bir ayet gülümsüyordu ya da bir insan, bir ikiz kardeş ve yahut…

“Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” | Bakara 106

Maviliğin içindeki efsun büyüdükçe düğümü çözülüyordu.

Bu kelamın kalbime nüzulu ile nur d/olmuştu etrafım ki “Kûn!” demesiyle Nûr’un…

Rabbimiz bu ayet-i kerimede bizi müjdelerken uyarıyordu, inşirahları tutuşturuyordu yüreğimize, ellerimizden tutuyordu, Kâdir ismiyle insana insanlığını hatırlatıyordu.

Farklı farklı renklere karışıyordu mavi ve ölüm gelip karışıyordu, derinliğine…

Diyordu ki mesela, Rabbin senden bir ayeti alırsa, yani senden bir insanı alır ve sana onu unutturursa, üzülme! O öyle her şeye yeten bir Rab ki, dahasını gönderir.

Mavinin rengi açılıyordu bu defa, şöyle diyordu: Hayatında eksik zannettiğin hiçbir şey eksilmiş değil, kaybettiğini düşünüp kuytularda aradığın, unuttuğunda telaşlanıp kendine kızdığın hiçbir kimse senden gitmiş değil! Onlar senden Allah tarafından alındı ama o öyle bir alış ki, dahalarıyla çoğaltılıp, hâyırla katmerlenip yenisi verilecek.

O zaman bir kez daha Lâ Tahzen sana ki, müşterisi olduğun bu pazarda menfaatlere yer yok! Yeter ki sen vereceklerinin ardından gelecek müjdeleri sabırla bekle! Yeter ki sen vereceklerinin senden eksildiği hüznüne kapılıp mağrur olma!

Yeter ki… Yeter ki…

Mavi, camiinin diğer bir vakit ezanını haber etmesiyle mürekkep misali dağıldı.

Bıraktığı izler İsrâ’ya davet ediyordu.

Ver elini Mirâc…!

 

Bir Musibettir, Yaşamak, Bin Nasihat

Kaygılanma küçüğüm…

Yalnızlığa bürünelim bu gece. Sabahın kıyısına ulaşıncaya dek, dolaşalım delice şerrin damarlarında. Özgürlüğüne kavuşturalım umutsuzluk zehrini yorgun sokaklarda. Ellerini umuda açan bir dilencinin, sigara kokan nefesinde bulalım ölümü. Ölüm alalım narin bedenlerimize. Ölüm olalım.

Düştüğün yerden kalk artık küçüğüm…

Gözlerinde tükenen dünya coğrafyasının dört bir tarafına uçurtma yollayalım. Çılgınca sabaha kadar dualar edelim seninle. Başımızı utancımızdan kaldırmayalım secdeden. Unutalım gitsin hayatı. Rüyalarımızda gezelim tüm kâinatı. Sevinçlerine ortak olalım uçurtmalarımızın. Sonuçlara ne de çok sevinelim, bu sevinçle uykudan uyanalım, bu ateşle…

Hayalin yamacında tutunalım gerçekliğe. Hayy olandan alalım yüreğimizdeki güç ve enerjiyi. Kavrulan benliklerin acı yüklü yaralarını kapatalım seher vaktinde. Tespih taneleri gibi dağılalım kan kokulu kabuklara ilişmeden. Sonra tırnaklarımızla kazıyalım yaptıklarımıza aldanarak. Neye aldandığımızı bilmeyelim sorulan sorunun… : “Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”

Neydi bizi aldatan küçüğüm…

Bağrı susuzluktan çatlamış, bir yavru ceylan ürkekliğinde yaklaşırken nehrin kıyısına, bilebilir miydik sinsice yaklaşan bir aslanın tam da peşimizde olduğunu? Susuzluktan dönmüş gözümüz görür müydü başkaca planların parçası olduğumuzu. Azgınca koştururken arzularımızın peşinden, arzularımızın da bizim arkamızdan delice koşturacağını nasıl bilebilirdik? Durmadık, biz koştuk/kovaladık, o kovaladı… Biz yakaladık, o yakaladı… Yakala(n)dık…  Yakalananlar ondan değildi. Talut yakalanacağımızı biliyordu, uyardı bizi…

Ağacın uzağında duran masum gözler, yapma dercesine baktı gözlerimize. Ölümsüzlük meyvesine ulaşırcasına kana kana içtik sudan. Kanaya kanaya yaralarımız kabuk bağlamaz oldu. İçtiğimiz su canımızı acıttı. Suyun zehrinde kavruldu midemiz. Boğazımızda kaldı acısı hatıraların. Dilimize tutunmadı kelimeler. Dilimiz eridi… Kaybettik… Talut kendinden kabul etmedi bizi…

Neye tutunsak bizi tutabilir ki küçüğüm…

Gel şaşıralım en iyisi. Şaşkınlığın makamına tutunalım. Kendimizden geçelim. Kendimizi de geçelim. Duamıza ses kanadı takalım. Bırakalım, göklerin kapısına kanat çırpsın haykırışlarımız. Müsennâ şaşırsın durumumuza:“Allah’ı sevdiğini söyleyen ama onunla huzur bulamayan insana şaşıyorum.” Bizim şaşkınlığımıza şaşıran bu insanın söylediklerine de biz şaşıralım. Ve aşkın kanatları duanın kanatlarına dokunsun: “ Âşık insanların Allah’a en yakın olanıdır, çünkü her an O’nu görür”

Gözlerimizde biriksin O’na dair ne varsa. Korkalım, bir anda yanaklarımıza dökülmesin diye sakınalım. Saklayalım en mahremimizde, yüreğimizde. Filiz versin hakikatler, dallansın, budaklansın. Meyvelerden sakınalım. Kelimelerimizi toplayalım güneşin ilk ışıklarında. Mağriplinin peşine düşelim güneş yükselirken üzerimizde: “İnsan, sürekli Allah’ın huzurunda olduğu düşüncesine ulaşmaksızın, benliğin engellerini aşma yönünde bir atılım gerçekleştiremez.”

Tutunalım yukarıdan uzatılan ipin ucuna. Sımsıkı sarılalım, terlesin avuçlarımız, kan ter içinde kalalım. Bırakmanın derin boşluğuna düşmeksizin, bırakalım tüm hesabi ticaretleri. Hasbi bir ticarete buyur edilen kul gibi davranalım. Ahiret karşılığında *ellerimizi borç verelim: “Allah’ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O’na verecek olan kimdir?[Bakara,245]

Ne dersin küçüğüm, “kim” olabilecek cesaretimiz var mı?…

İyisi mi boş ver tüm bunları küçüğüm…

Bak, güneş doğuyor secdeden kalkıyor kâinat,

kaygılarından sıyrılmak için izle(n)meye ne dersin?…

*” Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir.[Şûrâ, 30]”

Kalplerde olmayan

Yazmak güzeldir. Bir bahar muştusu taşımaktır kâğıda. Belki de ağaçlardan müteşekkil kâğıda ağaç gibi çiçek açtırmaktır. Bu yüzden kâğıda tutuşmuş her yazının, kâğıt için bir bahar olduğunu düşünürüm.

Yazılar kelimelerden oluşur. Yani kâğıda bir nevi kelimeler bahar getirir. Sadece kâğıda da değil, gönlümüze de bir bahar getirir. Yazmak bu anlamda bahara ortak olmaktır. Her yazının başlangıcı bahar, bitimi bir başka bahardır. Kış ve yaz ise bu iki bahar arası yoldaş olur kalemimize/klavyemize…

Kış ve yaz baharlarımızın niteliğini belirler. Yazarken yazımıza da taşıdığımız kış ve yaz, aslında hayatımızın en temel iki mevsimidir. Doğumumuz bir bahar, ölümümüz ise bir başka bahardır. Hayatımızın en temel yılları kış ve yaz arasında geçer. Hayatımızın en çetrefilli yılları, en değişmez değerleri değiştirmeye kalkıştığımız yıllar yine kış ve yaz mevsimine denk gelir. En olgunlaştığımız yıllar yazımızdır, daha sonrası için kışımıza gözlerimizi diker ve ona doğru yol alırız. Ve son baharımız ile gözlerimizi kaparız. Arkada bıraktığımız ise bir kâğıt üzerine karalanmış yaşamı ifade eder. Ya da bir mezar taşına kazınmış iki tarih arası ince bir çizgiyi…

Vahyin iniş süreci ile başlayan İslam da baharını yaşamış ve yaz geldiğinde Uhud eleği ile adeta iman edenler ile iman etmeyenler elenmektedir. Kaygılar, umutsuzluklar, nefsin istekleri ve imanın sükûneti…   Bu elek öyle bir elek ki, burada iman elenmektedir. İman eleğinde umutsuzluğa, kaygıya, mal ve servet hırsına yer yok…  Ganimet peşinde koşmak, can sevgisi ve Peygamber sonrası dağılıp gerisin geri dönmek… Vahiy her an duruma müdahalede bulunmakta ve söz gittikçe ağırlaşmaktadır. Zira söz söylemenin ağırlığını bilmeyenlerce ortaya bir söz konulmuş ve buna riayet edilmemiştir. Ve sonrasında durumu kurtarma kabilinden sözler söyleyenlere ve bu iş başımıza neden geldi diyenlere vahiy eşsiz bir cevap vermektedir:

“iki ordunun harpte karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah’ın izni ile gerçekleşti. Bu, Allah’ın (gerçek) müminleri belirlemesi içindi; (ve yine,) ikiyüzlülük yapmış olanları ve kendilerine: “Gelin, Allah yolunda savaşın” yahut, “kendinizi savunun!” denildiğinde, “Eğer savaş(la sonuçlanacağın)ı bilseydik elbette arkanızdan gelirdik” diye cevap verenleri ortaya çıkarması içindi. Onlar, o gün, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyerek imandan çok irtidada yaklaştılar. Hâlbuki Allah, gizlemeye çalıştıklarını çok iyi bilmektedir. (Ali İmran, 166-167)

Söz söylemenin ağırlığını bilmemek ve söz söylerken yüreğine bakmamak… Dilimize güzel sözcükler tutuştururken gönlümüzde başka hesaplara dair cümleler kurmak. Vahiy bu ikicikli duruma müdahale ediyordu, niyetleri ortaya döküyor ve kalbinde olmayanı söyleyenlerin inkâra yaklaştığını ifade ediyordu. Ve sözün ahlaklı olanını ortaya koyuyor, bu şekilde sözün değerlisini değersizinden eliyordu.

Bugün yazı yazanları daha doğrusu hakikatin taşıyıcısı olanları hep Uhud’da hayal etmişimdir. Sözlerin güzelini süslü bir şekilde sunanlar kalplerinde bunu taşıyorlar mıydı? Yoksa kalplerinde olmayanı dillerine dokundurarak sözü öldürüyorlar mıydı, sözü ruhsuz mu bırakıyorlardı? Ve böylece imana yaklaşacaklarını düşünüp, imandan uzaklaşıyorlar mıydı?

Sorulara cevaplar tutuşturmak yazı yazanların veya konuşanların işi. Ben de acizane, bu yazıyı sonlandırırken düşünüyorum şimdi. Bu kısacık yazıda acaba “iman”a mı yakınlaştım yoksa “inkâra” mı?

Yavaşlatılmış Okuma Kursu

Yavaş Okuma Kursu Açacağım! Evet evet bildiğin Yavaş Yavaş Okuma Kursu!

- İlk ders ‘Okumak nedir? olacak. ‘Ne değildir?’ kısmı yok. Bu nedenle bu ders yapılmadan geçilecek.

- Amaç açık: Yavaş okumak! Bu nedenle bu kurs da Yavaşlatılmış Okuma Kursudur!

- Bu minvalde, yavaş okuma konusunda kurs boyunca sürecek olan egzersizlere başlanacak.

- İlk gün her kursiyer, kurs saati boyunca kitapçıları gezecek, cebinde ne kadar parası varsa – sadece otobüs ve simit parası kadarını ayırıp – tamamını kitap alarak kullanacak. ( Bu noktada kitap seçimi serbest. Amacımız önce “düzgün okumayı” öğretmek, “düzgünü okumayı” öğretmek başka bir kursa inşallah )

- Ertesi gün bu kitapları yüklenen kursiyerler, kitapların ilk sayfasını okuyarak kursa başlamış olacak. İlk sayfa dedimse, şu önsözden falan sonra gelen ilk sayfa değil! Kapağını açıyorsun ya kitabın, gördüğün ilk sayfa işte. Hani yayın evinin adresinin, – çeviri kitapsa – kitabın orijinal adının, ISBN numarasının falan yazdığı sayfa…

- Bu sayfalarla hemhal olan kursiyerlerimiz, sonrasında sayfa atlaması yapmadan kitaplarının giriş/önsöz bölümüne kadar olan kısımlarını gün boyunca okuyacaklar. Bitiren tekrar okuyacak. Kurs saati bitene kadar aralıksız okunacak. İsteyen yavaş yavaş okur bir kere okur, isteyen – eskiden kalma alışkanlıklarla – su gibi içer, onlarca kez okur! İlk gün zorlama yok!

- Sonraki gün ise bir önceki günden hızlı okumanın ne kadar sıkıcı olabileceğini anlamış olan kursiyerlerimiz kitabın giriş/önsöz bölümünden okumaya başlayacaklar. Amma ve lakin, yavaş yavaş! Amacımız bir saatte en az sayfa okumak falan olacak hatta.

- Kelimeleri görünce cümlenin hatta paragrafın ve dahi sayfanın falan tamamını göreni, anlayanı bir yakalarsak var yaaa! Allah muhafaza!

- Kelimeyi görünce hecelerine, harflerine, derinine, boyuna, enine, manasına, deryasına falan dalınacak, yok öyle yağma, talan, zarar, ziyan!

- İlk başlarda dikkat toplamak zor olacağından – ah eski alışkanlıklar, ah! – tek bir sayfada onca vakit geçiren kursiyerlerin dikkatini doğal olarak sayfa kenarları, kağıt yapısı, yazı tipleri gibi öğeler çekecek.

- Zamanla dikkat çeken öğeler tashih hataları, anlatım bozuklukları gibi daha teknik konulara kaymaya başlayacaktır.

- Bu sırada kitabın sayfalarında biraz da olsa ilerleme kaydetmiş olan kursiyerler ilerleyen vakitlerde yazarın anlatımındaki tutarsız yerler ile kapalı değiniler gibi noktaları da yakalamaya vakıf olabilirler. ( Tabi önceki “hızlı okumalarından” yeterli seviyede bilgi birikimi edinmişler ise! )

- Bu şekilde okumalara bir hafta kadar devam edildikten sonra “tek sayfada bir saat” uygulamasına geçilecek.

- Bu uygulamada amaç bir saat boyunca sadece bir sayfaya bakıp, sadece o sayfayla ilgilenmek. İster onlarca kez oku, ister hiç okuma. Ama bir saat boyunca o sayfaya bakmak şart!

- Bu aşamada genel olarak kursiyerler canları sıkılacağından ve önlerinde gördükleri başka bir şey de olmadığından metni tekrar tekrar okuyacaklardır. Bir süre sonra bundan da sıkılan kursiyerler gözleri açık bir şekilde hayal kurmaya başlayacaklardır. İlk etapta hayallerin metinle bir alakası bulunmasa da, bu egzersizler devam ettikçe hayallerin kaynağı okunan metinler olmaya başlayacaktır.

- Bu uygulamanın ilerleyen evrelerinde gözler açıkken “hayal kurmak” yerine “tefekkür etme”nin gerçkeleşmesi beklenmektedir. Bu aşamaya gelen kursiyerler kendi kafalarında okudukları tek sayfa metin ile ilgili kritikler yapmaya başlayacaklardır.

- Bir saat sadece kitaba bakıp da bir sayfayı okuyamayan, – ama içinden çaktırmadan okumak yok! Ciddi ciddi okuyamayan! – kursu tamamlamış olacak!

Hayırlı olsun!

Yavaş Okuyan Nesiller İstiyoruz İnisiyatifi!

15 / 11234...10...Son »