Zorunlu Eğitimden Zorunlu Askerliğe
Türkiye’de resmi eğitim macerası, belirli bir yaşa gelmiş çocukların, anne babaları tarafından okula götürülmesi ve “Eti senin, kemiği benim” denilerek öğretmenlere teslimi ile başlıyor.
Hemen ardından coşkulu şarkılar söyler halde buluyoruz çocukları:
“Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz!”
Duygu ve düşünceler hep bir ağızdan, ahenkle, bir renkle dile gelir:
“Öğretmenim, canım benim canım benim, seni ben pek çok, pek çok severim,
Sen bir ana, sen bir baba, her şey oldun, artık bana!”
Platon’a göre aile emaneti teslim etmiştir: ‘Çocukların babası devlettir.’
Devlet, kendisine bağlı kullar olarak kodlayacağı insan yavrularına öğrenci adını vermektedir. Bu işlem için dizayn edilmiş devlet dairelerine okul; devlet memurlarına ise öğretmen denmektedir. Okullarda kurulu düzeneği öğretmenler işletmektedir.
Kod adı müfredat olan, birazı açık, çoğu gizli bir ‘mutlak’ plan yürürlüktedir. İçerden müdür ve müfettişler ile, dışarıdan savcılar- zabıtalar-askerler-polisler ile bu son derece mühim işleyiş sürekli biçimde denetlenmektedir.
Sınıflandırılan ve numaralandırılan ve sıralanan öğrenciler artık kolayca formatlanmaya hazır haldedir:
“Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın devletimiz!”
“Devletimiz” için okul kelimesi ile ordu kelimesi nerdeyse aynı anlama gelmektedir. Bu iki kelime aynı Milli kimlikte erimemize hizmet etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca sadece iki Bakanlık Milli sıfatını taşımayı hak etmiştir.
Milli Savunma ve Milli Eğitim bir bütündür, parçalanamaz.
Askerler birinci orduyu oluştururken, öğretmenler ikinci ordunun, ‘irfan ordusu’nun neferleridir.
“Türklerin Atası” –Atatürk- her iki ordunun da başıdır:
O hem başöğretmen, hem başkumandandır.
Okul da kışla da baştan ayağa ‘talim ve terbiye’dir
Her iki kurumda da nöbet tutulur, tutturulur.
Sıraya girilir, sırada oturulur, sırada durulur.
Varlık armağan edilir, can feda edilir, marşlar söylenir, yeminler edilir.
Her ikisi de zorunludur, öğrenciliktir, askerliktir.
Esasında zorunlu eğitim zorunlu askerliğe giriş ve gelişme bölümlerini oluşturur.
Sonuçta hepimiz zorunlu olarak askerleriyizdir ‘yüce’ devletin.
Her Türk asker doğduğuna göre:
“Şimdi okullu olduk, kışlaları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın devletimiz!”
Alman siyaset kuramcı Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat adlı kitabının ilk cümlesinde Egemen’i tanımlar:
“Egemen, olağanüstü hale karar verendir.”
Osmanlı’nın çöküşünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna, oluşan o olağanüstü hale karar veren Kemalist kadrodur.
Uzun yıllar İslam dininin topraklarında yaşayan bir halka, fazlasıyla yabancısı olduğu batılı değerler yedirilecektir.
Düğmeye basılır. Modern ve batılı resmi ideoloji- cumhuriyetçilik, milliyetçilik, sekülerizm, rasyonalizm- yoğun bir devlet kutsaması altında, ‘demir ağlarla’ dört baştan örülecek yurdun insanlarına ilmek ilmek işlenecektir.
Türk Milli Eğitim sistemi otoriter ve despotiktir. Platon, Thomas Hobbes ve J. Lock’un izinden yürür.
Marksist kuramcı Althusser’in ifade ettiği gibi, okul devletin ideolojik aygıtıdır.
1924 Anayasası Türkiye’deki bütün kavimlerin adını koyduğu gibi işin adını koyar:
“İptidai tahsil bütün Türkler için mecburi, devlet mekteplerinde meccanidir.”
Aynı yıl çıkartılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile devletin resmi görüşü, düşünüşü, ifade edişi dışındaki bütün görüş, düşünüş ve ifadeler zararlı görülür ve yasaklanır. Devletinkinden farklı dinlere, dillere ve kültürlere yaşam hakkı tanımayan söz konusu yedi maddelik faşizm kanunu şu şekildedir:
Madde 1 – Türkiye dahilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaletine merbuttur.
(Türkiye’deki bütün bilim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır.)
Madde 2 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.
(Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veya özel vakıflar tarafından yönetilen bütün medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.)
Madde 3 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mekatip ve medarise tahsis olunan mebaliğ Maarif bütçesine nakledilecektir.
(Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde, okullara ve medreselere ait olan birikimler, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine devredilecektir.)
Madde 4 – Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşat edecektir.
(Milli Eğitim Bakanlığı’nca, yüksek din uzmanları yetiştirmek için, Üniversitede bir ilahiyat fakültesi açılacak ve imamet ve hatiplik gibi dini hizmetlerin görülebilmesi için de ayrı okullar açılacaktır.)
Madde 5 – Bu kanunun neşri tarihinden itibaren terbiye ve tedrisatı umumiye ile müştegil olup şimdiye kadar Müdafaai Milliyeye merbut olan askeri rüşti ve idadilerle Sıhhiye Vekaletine merbut olan darüleytamlar, bütçeleri ve heyeti talimiyeleri ile beraber Maarif Vekaletine raptolunmuştur. Mezkür rüşti ve idadilerde bulunan heyeti talimiyelerin ciheti irtibatları atiyen ait olduğu Vekaletler arasında tahvil ve tanzim edilecek ve o zamana kadar orduya mensup olan muallimler orduya nispetlerini muhafaza edecektir.
(ek: 22/4/1341 – 637/1 md.) mektebi harbiyeden menşe teşkil eden askeri liseler bütçe ve kadrolariyle müdafaai milliye vekaletine devrolunmuştur.
(Bu yasanın yayımı tarihinden başlayarak genel eğitim ve öğretimle görevli olup, şimdiye kadar Milli Savunmaya bağlı olan askeri ortaokul ve liseler ile, Sağlık Bakanlığına bağlı olan yetim yurtları bütçeleri ve eğitim kadroları ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu ortaokul ve liselerde bulunan eğitim gruplarının bağlantıları, bundan sonra ait oldukları bakanlıklar arasında değişiklik suretiyle düzenlenecek ve o zamana kadar orduya bağlı olan öğretmenler orduya bağlılıklarını sürdüreceklerdir.)
Madde 6.
İşbu kanun tarihi neşrinden muteberdir.
(Bu yasa yayımı tarihinde geçerlidir.)
Madde 7.
İşbu kanunun icrayı ahkamına icra vekilleri heyeti memurdur.
(Bu yasanın yürütülmesinden hükümet sorumludur.)
Tevhidi Tedrisat Kanunu çok kapsamlı sonuçlara yol açmıştır:
1. Eğitim Bakanlığına devredilen 479 medrese 1924 yılı içinde hemen kapatıldı. Kapatılan bu medreselerin yerine 29 İmam ve Hatip mektebi ile İstanbul Darülfünun’unda (eski İstanbul Üniversitesinde) bir ilahiyat fakültesi açıldı. 1925-1926’da İmam Hatip mekteplerinin sayısı 20’ye düştü. 1926-1927’de ikisi dışında bu okulların hepsi kapatıldı.1929-1930’da ise İmam ve Hatip mekteplerinin tamamı tasfiye edildi.
2. 1927 yılında din dersleri ilk ve ortaokul programlarından çıkarıldı. Bunun tek istisnası köy ilkokullarıydı. Köy ilkokullarında din dersinin 1940 yılına kadar haftada bir saat verilmesine devam edildi.
3. Arapça ve Farsça dersleri ortaokul müfredatından 1929-1930 öğrenim yılı itibariyle çıkarıldı.
4. Uluslararası antlaşmalara göre faaliyetini sürdüren azınlık okulları ile yabancı okullar eğitim bakanlığına bağlandı. Bu okullar da din derslerini müfredattan çıkarmak ve Türk dili, Türk Tarihi, Türkiye Coğrafyası ve Yurt Bilgisi derslerini müfredatlarına almak zorunda bırakıldı.
Devletin ‘görünen yüzü’ olan, cisimleşmiş hali Atatürk eğitim’den anladığını, ne anlaşılması gerektiğini öğretmenlere şu sözlerle açıklamaktadır:
“Bayanlar, baylar!
Görüyorsunuz ki en önemli ve en verimli ödevimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim alanında ne pahasına olursa olsun, tam bir başarıya ulaşmak gerekir. Kurtuluş ancak bu yolla olur. Bu başarının elde edilebilmesi için hepimizin tek can ve tek düşünce olarak temel bir program üzerinde çalışmamız gereklidir.
Eğitim sözcüğü tek başına kullanıldığı zaman, herkes bundan, kendi anlayışına uygun bir anlam çıkarır. Ayrıntılara girişilirse, eğitimin amaç ve erekleri değişir. Örneğin dinsel eğitim, ulusal eğitim, uluslararası eğitim.. Bütün bu eğitimlerin amaç ve erekleri başka başkadır. Ben burada yalnız, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kuşağa vereceği eğitimin ulusal eğitim olduğunu kesinlikle belirttikten sonra, ötekilerin üstünde durmayacağım.
Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara temel olarak şunları öğreteceğiz;
1.Ulusuna,
2.Türkiye Devletine,
3.Türkiye Büyük Millet Meclisine düşman olanlarla savaşma gereği. Bireyleri bu savaşın istediği güç ve araçlarla donatılmayan uluslar için var olma hakkı yoktur.”
1936 tarihli Müfredat Programına göre ilkokulların birinci amacı şudur:
“İlkokula devam eden çocukları kuvvetli Cumhuriyetçi, milliyetçi, devletçi, laik, inkılâpçı yurttaşlar olarak yetiştirmek,Türk milletini, Kamutayı (Millet Meclisini), Türk devletini saygın tutacak ve tutturacak fikirleri bütün yurttaşlara aşılamayı kendisine bir vazife bilecek talebe yetiştirmek.”
Ebedi Şef Mustafa Kemal ve yardımcısı Milli Şef İsmet İnönü’den, Milli Eğitim İdeolojisinin temellerinin atıldığı o yıllardan, 2000 sonrası bugünlere neler değişmiştir diye bir soru önem kazanıyor.
Adalet adına, hakkaniyet adına ve Türkiye Cumhuriyeti adına değişen pek bir şey olmamıştır. Sadece Milliyetçilikteki aşırılık, ideolojideki kabalık yontulmuş, törpülenmiştir, çağın gereğine uygun olarak. Belki eskisi kadar bariz değil ama Türk Milli Eğitim sisteminin yol açtığı israf ve ifsad halen dehşet verici boyuttadır.
Türkiye’de devlet eğitiminin toplumsallaşma üzerinde ciddi hasarlara yol açması zorunlu oluşundan, uzun yıllara ve başta aile olmak üzere çeşitli kurumlara yayılışından ileri gelir.
E. A. Rauter, Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? adlı kitabını, kabulleri silkeleyip atan iki kısa cümle ile açıyor:
“Okulda insanlar imal edilir. İnsan yapma olayına eğitim denir.”
Bu cümlelerin peşine takıldığımızda aklımıza sorular takılacaktır:
Peki, okul nasıl bir imalathanedir?
Okulda nasıl insanlar imal edilir?
Ya da, okulda insanlar nasıl imal edilir?
Okulda insanlar imal edilirken acaba neler neler, nasıl ve neden ihmal edilir?
Bu gibi sorular bizi Ivan Illich’in ‘Okulsuz Toplum’ fikrine götürecektir. Devlet Eğitimine karşı geliştirilebilecek alternatifler için buna ihtiyacımız olacak. Zira, Kürşat Bumin’in ifadesiyle, okulun uzayan avlusu, bütün yaşamı zorunlu öğrencilikten zorunlu askerliğe dek zorunlu ve sorunlu olarak sarıp sarmalıyor ve dahi yağmalıyor.
Devlet dersinde öldürülmüş solgun yüzlü halk çocukları için isyan etmemizi mi dua etmemizi mi isterdi Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı karşısında? Yoksa her ikisi mi?
Türk Milli Eğitim Sistemi’nin sorunları ile değil bizzat kendisi ile aklıselim içinde büyük bir hesaplaşmanın ardından helalleşme gelmeli. En azından yeni nesillerin mundar edilmesinin önüne geçilmeli. Yani ki İzzet Yasar’ın kızgınlığı fazlasıyla sebepli:
İşte bu şiirin de sonunda dikişleri söküldü
Mundar oldu parçaları paçalarımdan döküldü
Yokluğumda kimsenin suçu yok tamam mı
Varlığım türk varlığına haram olsun
(Kaynakça: Bilhassa konuşma vd. alıntılar için TÜRKİYE’DE MİLLİ EĞİTİM İDEOLOJİSİ (İletişim Yay.) İsmail Kaplan, EĞİTİM YAZILARI-Beytullah Önce, EĞİTİM VE İDEOLOJİ (Kalkedon Yay.) Kemal İnal, DOĞUDAN Dergisi Temmuz-Ağustos 2010)
Yeni Anayasa
‘Yalnız ve güzel ülkeme..’ yakışan, insan’a nimet olarak sunulmuş doğaya ve doğasına uygun, uçsuz bucaksız mavilikleri kucaklayan, hava gibi su gibi an gibi gerekli Adalet üzerinde yükselecek, barış ve esenlik ile yürüyecek bir antlaşma ile yeniden başlamaktır.
Yeniden başlamak, büyük felaketlerin, zulümlerin kapanı kılınmış bu topraklarda o denli büyük bir özür dileme ve helalleşme ile mümkün ancak.
Yeniden başlamak, ‘eski’ devletin tam tersine, ‘tabiatla uyum içinde insanı, insanlığı yaşatan’ bir devletle mümkün. Hep birlikte sözleşmekle..
Türkiye Allah’ındır. Allah’ın emaneti olan dağların, denizlerin, ırmakların, ağaçların, kuşların, toprağın üstünde ve altında yaşayan bütün canlıların..
Bu düşünce ve hissiyatla, yeni bir anayasa teklif ediyorum yurdumdan bir yudum olan bu yurda. Hakikate sadakatla..
Türkiye Cumhuriyeti 2012 Anayasası:
1) Türkiye Cumhuriyeti, Adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletidir.
2) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes ifade özgürlüğüne sahiptir.
3) Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye vatandaşı her insanın refah, huzur ve mutluluğunu sağlamayı temel görev edinmiştir.
4) Türkiye Cumhuriyeti herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almıştır.
5) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
6) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, vicdan ve dinî inanç özgürlüğüne sahiptir. Kimse, ibadete, dinî veya resmi âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
7) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
8) Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.
9) Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde eğitim ve askerlik zorunlu değildir.
10) Türkiye Cumhuriyeti Devletinde kanunların ve onlara bağlı düzenlemelerin tamamı 10 maddelik bu anayasaya uygun olmak zorundadır.
(www.alintilardefteri.net)
Tebdili Mekanda Ferahlık Vardır, Öyleyse Kuş Olmalı İnsan..
Bilmiyorum, neden bazen uzun soluklu şeyler düşünüyorum. Eğer bir kitap yazmış olsaydım Üsküdar-Beykoz otobüsünde başlamış, bitirmiş olurdum. Bazen enaniyetimin tavan yaptığını duyuyorum, duvarlar söylüyor aynalar yalanlıyor. İşte böyle dönüp duruyor düşüncelerim; sanığı, yargıcı, tanığı, avukatı benim olduğum mahkemelerde, bir tekerlek gibi. Düşüşte olan ben miyim yoksa dünya mı düşüyor da düşmeye mahkumum bilemiyorum. İşte yine mahkum etmeye geliyor iş ve ben yine ardıma bakmadan kaçıyorum, tebdili mekan bahanesiyle.. Biraz önce okuduğum bir cümle, hatta içindeki bir kelime ruhumu göklere çıkarıyor ve bir tüy gibi ağır ağır uçuyor ruhum bir yerlerde. Elimi uzatsam elim kolumu bırakıp uçmaya gidecekmiş gibi, böyle ilginç hikayeler çiziyor düşüncelerim ve kelimelerin sonlarına doğru tükenmeye başlıyor dinginliğim. Bazen başrölde olma isteğini köşeye atmanın ne kadar huzur verdiğini hissediyorum. Bazen “değillerin” ne kadar “öyle” olduğunu hissediyorum. Bir kelebek, tırtıl olmadan önce anlatıyor bunları. Tüm doğa biliyor ama insan farkında değil.. Daha doğrusu bay kırmızı, bayan yeşil, mavi, sarı.. Hepsi zaman zaman görüyorlar, birileri onlara da fısıldıyor ama gerçek o kadar gerçek ki onlar için, ipin ucunu bırakmak ve göklere çıkmak çok imkansız geliyor onlara ve size yemin ederim birileri bu hazzı yaşarken gerçeğe bu kadar sığınan beylere, hanımlara kanat da taksanız uçmayacaklar. Aslında paradoks çarkında dönüp duran ve acımasızca yargılayan bu neşeli görünen renkler, çok mu düz yoksa dünya ve dünyevi umutlar mı onları düzleştirdi bilemiyorum. Yine yargılamada iş bitiyor ya hani, bunu yapmıyorum ve gözlerimi kapatıyorum. Hissediyorum ruhum ayaklarımla aynı yerde değil. Bir rüzgar esiyor ve diliyorum, bir gün tüm kuşlar hepimize uçmayı öğretebilsin..
mavide yürüyüş
Güneşli bir zaman, gün öğlenin koynunda demleniyor.
Diyar: Konya
Mekân: Tahirpaşa Camii
İnsanların meşguliyetlerinin ortasında kalmış, telaşelerin kalabalığında kalbindeki huzurla sakin, bahçesiyle tebessüm mekân…
Gül kokusunun kadife çiçeklerine yansıdığı demlerde, şellakilerin toprağına papatyaların gölgesi düşüyor.
Abdest alırken gözlerim suyun cömertliğine dalıyor, amentünün şehadeti serinletiyor sadrımı…
ve Mirac… Rükûnun dâl harfine teşbihiyle, secdede mim olmak arasındaki yükseliş…
Gökle bir olurken, yerle bir olmaktan muhafaza duaları dilime, göğe yükselişte yağmur damlaları ellerime konuyor.
Rabbiyle taze olan ahdinde dinleniyorum yağmurun…
Melekler yaklaşıyor yanıma… ve selam… ved’dua…
Övgü, hamd, hayret, tesbih tesbih gözyaşı, naz makamı…
Tahirpaşa Camii’nin bahçesinde bir de kameriye vardır. Namaz sonrası dünya telaşelerine biraz daha geç dönmeyi isteyen insanların en güzel bahanesidir.
Bu kameriyenin içerisinde Kitab-ı Kerim’e yaklaştıran kitaplar, çevresinde ise hadis-i şerif demetleri vardır.
Gün öğlenin güneşinde terlerken, kameriyede elime aldığım bir kitapla, tefekkür denizine daldım.
Mavinin kalbine koydum kalbimi… Mavinin gözlerine koydum gözlerimi…
Adım öğlenin kırmızısından, denizin mavisine karıştı.
“İnsan, insanın ayetidir” diyordu kitap. İnsan insana ayet olur, dua olur, kardeş olur…
Bunu düşünmedeyken, Kitab-ı Kerim’in sayfalarında gezen parmağıma bir ayet gülümsüyordu ya da bir insan, bir ikiz kardeş ve yahut…
“Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” | Bakara 106
Maviliğin içindeki efsun büyüdükçe düğümü çözülüyordu.
Bu kelamın kalbime nüzulu ile nur d/olmuştu etrafım ki “Kûn!” demesiyle Nûr’un…
Rabbimiz bu ayet-i kerimede bizi müjdelerken uyarıyordu, inşirahları tutuşturuyordu yüreğimize, ellerimizden tutuyordu, Kâdir ismiyle insana insanlığını hatırlatıyordu.
Farklı farklı renklere karışıyordu mavi ve ölüm gelip karışıyordu, derinliğine…
Diyordu ki mesela, Rabbin senden bir ayeti alırsa, yani senden bir insanı alır ve sana onu unutturursa, üzülme! O öyle her şeye yeten bir Rab ki, dahasını gönderir.
Mavinin rengi açılıyordu bu defa, şöyle diyordu: Hayatında eksik zannettiğin hiçbir şey eksilmiş değil, kaybettiğini düşünüp kuytularda aradığın, unuttuğunda telaşlanıp kendine kızdığın hiçbir kimse senden gitmiş değil! Onlar senden Allah tarafından alındı ama o öyle bir alış ki, dahalarıyla çoğaltılıp, hâyırla katmerlenip yenisi verilecek.
O zaman bir kez daha Lâ Tahzen sana ki, müşterisi olduğun bu pazarda menfaatlere yer yok! Yeter ki sen vereceklerinin ardından gelecek müjdeleri sabırla bekle! Yeter ki sen vereceklerinin senden eksildiği hüznüne kapılıp mağrur olma!
Yeter ki… Yeter ki…
Mavi, camiinin diğer bir vakit ezanını haber etmesiyle mürekkep misali dağıldı.
Bıraktığı izler İsrâ’ya davet ediyordu.
Ver elini Mirâc…!
Bir Musibettir, Yaşamak, Bin Nasihat
Kaygılanma küçüğüm…
Yalnızlığa bürünelim bu gece. Sabahın kıyısına ulaşıncaya dek, dolaşalım delice şerrin damarlarında. Özgürlüğüne kavuşturalım umutsuzluk zehrini yorgun sokaklarda. Ellerini umuda açan bir dilencinin, sigara kokan nefesinde bulalım ölümü. Ölüm alalım narin bedenlerimize. Ölüm olalım.
Düştüğün yerden kalk artık küçüğüm…
Gözlerinde tükenen dünya coğrafyasının dört bir tarafına uçurtma yollayalım. Çılgınca sabaha kadar dualar edelim seninle. Başımızı utancımızdan kaldırmayalım secdeden. Unutalım gitsin hayatı. Rüyalarımızda gezelim tüm kâinatı. Sevinçlerine ortak olalım uçurtmalarımızın. Sonuçlara ne de çok sevinelim, bu sevinçle uykudan uyanalım, bu ateşle…
Hayalin yamacında tutunalım gerçekliğe. Hayy olandan alalım yüreğimizdeki güç ve enerjiyi. Kavrulan benliklerin acı yüklü yaralarını kapatalım seher vaktinde. Tespih taneleri gibi dağılalım kan kokulu kabuklara ilişmeden. Sonra tırnaklarımızla kazıyalım yaptıklarımıza aldanarak. Neye aldandığımızı bilmeyelim sorulan sorunun… : “Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
Neydi bizi aldatan küçüğüm…
Bağrı susuzluktan çatlamış, bir yavru ceylan ürkekliğinde yaklaşırken nehrin kıyısına, bilebilir miydik sinsice yaklaşan bir aslanın tam da peşimizde olduğunu? Susuzluktan dönmüş gözümüz görür müydü başkaca planların parçası olduğumuzu. Azgınca koştururken arzularımızın peşinden, arzularımızın da bizim arkamızdan delice koşturacağını nasıl bilebilirdik? Durmadık, biz koştuk/kovaladık, o kovaladı… Biz yakaladık, o yakaladı… Yakala(n)dık… Yakalananlar ondan değildi. Talut yakalanacağımızı biliyordu, uyardı bizi…
Ağacın uzağında duran masum gözler, yapma dercesine baktı gözlerimize. Ölümsüzlük meyvesine ulaşırcasına kana kana içtik sudan. Kanaya kanaya yaralarımız kabuk bağlamaz oldu. İçtiğimiz su canımızı acıttı. Suyun zehrinde kavruldu midemiz. Boğazımızda kaldı acısı hatıraların. Dilimize tutunmadı kelimeler. Dilimiz eridi… Kaybettik… Talut kendinden kabul etmedi bizi…
Neye tutunsak bizi tutabilir ki küçüğüm…
Gel şaşıralım en iyisi. Şaşkınlığın makamına tutunalım. Kendimizden geçelim. Kendimizi de geçelim. Duamıza ses kanadı takalım. Bırakalım, göklerin kapısına kanat çırpsın haykırışlarımız. Müsennâ şaşırsın durumumuza:“Allah’ı sevdiğini söyleyen ama onunla huzur bulamayan insana şaşıyorum.” Bizim şaşkınlığımıza şaşıran bu insanın söylediklerine de biz şaşıralım. Ve aşkın kanatları duanın kanatlarına dokunsun: “ Âşık insanların Allah’a en yakın olanıdır, çünkü her an O’nu görür”
Gözlerimizde biriksin O’na dair ne varsa. Korkalım, bir anda yanaklarımıza dökülmesin diye sakınalım. Saklayalım en mahremimizde, yüreğimizde. Filiz versin hakikatler, dallansın, budaklansın. Meyvelerden sakınalım. Kelimelerimizi toplayalım güneşin ilk ışıklarında. Mağriplinin peşine düşelim güneş yükselirken üzerimizde: “İnsan, sürekli Allah’ın huzurunda olduğu düşüncesine ulaşmaksızın, benliğin engellerini aşma yönünde bir atılım gerçekleştiremez.”
Tutunalım yukarıdan uzatılan ipin ucuna. Sımsıkı sarılalım, terlesin avuçlarımız, kan ter içinde kalalım. Bırakmanın derin boşluğuna düşmeksizin, bırakalım tüm hesabi ticaretleri. Hasbi bir ticarete buyur edilen kul gibi davranalım. Ahiret karşılığında *ellerimizi borç verelim: “Allah’ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O’na verecek olan kimdir?[Bakara,245]
Ne dersin küçüğüm, “kim” olabilecek cesaretimiz var mı?…
İyisi mi boş ver tüm bunları küçüğüm…
Bak, güneş doğuyor secdeden kalkıyor kâinat,
kaygılarından sıyrılmak için izle(n)meye ne dersin?…
*” Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir.[Şûrâ, 30]”
Kalplerde olmayan
Yazmak güzeldir. Bir bahar muştusu taşımaktır kâğıda. Belki de ağaçlardan müteşekkil kâğıda ağaç gibi çiçek açtırmaktır. Bu yüzden kâğıda tutuşmuş her yazının, kâğıt için bir bahar olduğunu düşünürüm.
Yazılar kelimelerden oluşur. Yani kâğıda bir nevi kelimeler bahar getirir. Sadece kâğıda da değil, gönlümüze de bir bahar getirir. Yazmak bu anlamda bahara ortak olmaktır. Her yazının başlangıcı bahar, bitimi bir başka bahardır. Kış ve yaz ise bu iki bahar arası yoldaş olur kalemimize/klavyemize…
Kış ve yaz baharlarımızın niteliğini belirler. Yazarken yazımıza da taşıdığımız kış ve yaz, aslında hayatımızın en temel iki mevsimidir. Doğumumuz bir bahar, ölümümüz ise bir başka bahardır. Hayatımızın en temel yılları kış ve yaz arasında geçer. Hayatımızın en çetrefilli yılları, en değişmez değerleri değiştirmeye kalkıştığımız yıllar yine kış ve yaz mevsimine denk gelir. En olgunlaştığımız yıllar yazımızdır, daha sonrası için kışımıza gözlerimizi diker ve ona doğru yol alırız. Ve son baharımız ile gözlerimizi kaparız. Arkada bıraktığımız ise bir kâğıt üzerine karalanmış yaşamı ifade eder. Ya da bir mezar taşına kazınmış iki tarih arası ince bir çizgiyi…
Vahyin iniş süreci ile başlayan İslam da baharını yaşamış ve yaz geldiğinde Uhud eleği ile adeta iman edenler ile iman etmeyenler elenmektedir. Kaygılar, umutsuzluklar, nefsin istekleri ve imanın sükûneti… Bu elek öyle bir elek ki, burada iman elenmektedir. İman eleğinde umutsuzluğa, kaygıya, mal ve servet hırsına yer yok… Ganimet peşinde koşmak, can sevgisi ve Peygamber sonrası dağılıp gerisin geri dönmek… Vahiy her an duruma müdahalede bulunmakta ve söz gittikçe ağırlaşmaktadır. Zira söz söylemenin ağırlığını bilmeyenlerce ortaya bir söz konulmuş ve buna riayet edilmemiştir. Ve sonrasında durumu kurtarma kabilinden sözler söyleyenlere ve bu iş başımıza neden geldi diyenlere vahiy eşsiz bir cevap vermektedir:
“iki ordunun harpte karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah’ın izni ile gerçekleşti. Bu, Allah’ın (gerçek) müminleri belirlemesi içindi; (ve yine,) ikiyüzlülük yapmış olanları ve kendilerine: “Gelin, Allah yolunda savaşın” yahut, “kendinizi savunun!” denildiğinde, “Eğer savaş(la sonuçlanacağın)ı bilseydik elbette arkanızdan gelirdik” diye cevap verenleri ortaya çıkarması içindi. Onlar, o gün, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyerek imandan çok irtidada yaklaştılar. Hâlbuki Allah, gizlemeye çalıştıklarını çok iyi bilmektedir. (Ali İmran, 166-167)
Söz söylemenin ağırlığını bilmemek ve söz söylerken yüreğine bakmamak… Dilimize güzel sözcükler tutuştururken gönlümüzde başka hesaplara dair cümleler kurmak. Vahiy bu ikicikli duruma müdahale ediyordu, niyetleri ortaya döküyor ve kalbinde olmayanı söyleyenlerin inkâra yaklaştığını ifade ediyordu. Ve sözün ahlaklı olanını ortaya koyuyor, bu şekilde sözün değerlisini değersizinden eliyordu.
Bugün yazı yazanları daha doğrusu hakikatin taşıyıcısı olanları hep Uhud’da hayal etmişimdir. Sözlerin güzelini süslü bir şekilde sunanlar kalplerinde bunu taşıyorlar mıydı? Yoksa kalplerinde olmayanı dillerine dokundurarak sözü öldürüyorlar mıydı, sözü ruhsuz mu bırakıyorlardı? Ve böylece imana yaklaşacaklarını düşünüp, imandan uzaklaşıyorlar mıydı?
Sorulara cevaplar tutuşturmak yazı yazanların veya konuşanların işi. Ben de acizane, bu yazıyı sonlandırırken düşünüyorum şimdi. Bu kısacık yazıda acaba “iman”a mı yakınlaştım yoksa “inkâra” mı?
























