man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

zorunlu öğrencilik

erken döneme ait, nadir bulunur bir mehmetalibaşaran tablosu.
daha o yaşlarda! sıkılganlık ve yalnızlığın yoğun biçimde kullanıldığını görüyoruz. annesiyle okula gelmiş, atölye gibi bir yerde, dikiş makinesinin üzerine konulmuş, düşünceli bir duruş sergiliyor. yandaki ütü masası ve üstte, değişik işlerin sergilendiği izlenimini veren pano tabloyu bütünlüyor. annesi iş öğretmeni olup, çok derse birlikte girmişlikleri vardır. annesinin işi buysa da, kendisinin bu derslerde ne işinin olduğunu sormak aklına gelmez. ödev olarak yapılan elbiselerle giydirildiği besbellidir. bir kız öğrencinin yaptığını sandığımız pantolumsu pijamayı, desenli oluşuna aldırmaz, giyer. beyazdır üstelik, toz olur.

….

Beyaz giyme toz olur, siyah giyme söz olur
Gel beraber gezelim, muradımız tez olur

Beyaz giyme tanırlar, seni yolcu sanırlar
Zaten bende talih yok, seni benden alırlar

Alçak ceviz dalları, sıva beyaz kolları
Yar nereden geleyim, hep sarmışlar yolları

(Bolu Yöresi Türküsü)

kırık kale

alışamamak sponsor oldu hayatımıza

 

Albay’a Selam Çaktık

Kahramanlar: Cihat Caner, Zübeyr Berk, Ammar Kılıç

Grevin gazabına uğrayan bir bekleyişin ardından kendimizi Pamukkale’nin konforlu otobüsünde buluyoruz. O kadar ki koltuklarımızın önünde bir LCD ekran bile var. Yolculuğu Jumper izleyerek geçiriyorum. Cihat’ın karşısında Persepolis, Zübeyr’inkindeyse Tanrının Vadisinde oynuyor. Garip, heyecan dolu, aslında harika bir otobüs seyahati. (Yok, bu seyahat lafı hoşuma gitmedi; otobüs yolculuğu daha iyi.)

Sabahın ilk ışıkları bile henüz kendini göstermemiş iken sevgili dostlarım Şahin ve Usame bizi Simit Sarayı’na götürüyor. Kahvaltı safhası. Ardından Mekân kafe. Burası apayrı bir mekân gerçekten. Yusuf abiye rastlayamıyoruz. Bizi Hakan abi paklayacak. Tabi. Kesinlikle. Beş dakika sonra sokağın köşesinde buluşuyoruz. Selam, sabah filan, sonra Vadi kitabevine geçiyoruz. Üst kat kafe tarzı döşenmiş. Bizden başka kimse yok hemen çekiyoruz sandalyeleri ve muhabbete geçiyoruz. İki samimi Müslüman bir araya geliyorsa sohbetin kaynama noktasına ulaşması hiç zaman almaz. Düşünün biz tam dört kişi bir araya geldik!

Hakan abinin sohbetini günlerce aralıksız dinlesem yorulmam bunu fark ediyorum. Nasıl anlatsam? Bu durumlarda şöyle bir taktik izliyorum: “Bu kısmı anlatmak zor, yaşamak gerekir” diyerek kolaya kaçıyorum. Evet, şimdi de kolaya kaçmak istiyorum. Bu harika insanı dinlemeden ölmemelisiniz diyeceğim yalnızca. O kadar.

Sohbeti namazla kesiyoruz. Allah kabul etsin. Tekrar oturuyoruz, durdurulmuş bir videonun oynat tuşuna basılmış gibi kaldığımız yerden devam. Hem de tam kaldığımız yerden. O da ne, az sonra şair Sıtkı Caney içeriye giriyor. Kısmetli bir günün ilk nasibi diyelim. İkincisi Bekir Fuat olarak tanıdığımız Gandi gözlüklü Ebubekir Kurban abimiz. Muhabbete devam. Misafirler bitmiyor. Üçüncü misafirimiz şair güzel insan Şaban Abak. Sohbet, edebiyata doğru yeni bir boyut kazanıyor. Şiirden ve Mustafa Kutlu hikâyelerinden laf açılıyor. Evet, her şey harika gidiyor.

Akşam namazı. Allah kabul etsin. Zübeyr sızıyor. Kuzu gibi horluyor. Şahin dersten çıkıp yanımıza geliyor. Hakan abi bize kendi külliyatından, her bir kitaptan üçer tane takdim ediyor. N’aptın abi diyoruz. Hediyeymiş. Eyvallah. Biz de bol bol imzalatırız o zaman. Arkadaşlara, hediye etmek üzere imzalatıyoruz. Falan kardeşime, umutla. Hakan Albayrak. Albayım umudumuz tükenmesin inşallah. Sen bu heyecanla doldurmaya devam edersen yüreklerimizi biz hepimiz birer Ebuzer olacağız. Meleklerle omuz omuza ümmetin birliğine doğru depar atacağız. Derviş devrimcilere saygılar.

Sımsıkı sarılarak ayrılıyoruz. Çokça selam ve bir daha görüşme duasıyla. Ayrılıyor ve Dost kitabevinin önünden, okuldan çıkmış Üsame’yi alıyoruz. Üsame’ye adına imzalı kitabını veriyorum. Allah razı olsun. Senden de. Sıra? Sıra Mekân kafede. Yedi kat çıkıyoruz. Selam sabah. Yusuf abiyi yine kaçırmışız göremeden döneceğiz. Kalemi ve defteri alıyorum, kütüphanenin bitişiğindeki masaya kuruluyorum.

Bismillah.

Diyorum.

Geciken Ev Ödevi Ve Üç Çay+Bi Simit’lik Yolculuk

I

Deniz kıyısının hemen yanında, küçük bir pansiyonda ikinci günüydü. Vakit gece yarısını geçerken, pansiyonun bahçesindeki masalardan birine kurulmuş ve kalem kağıdı önüne sermişti. Tatilde olması sorumluluklarından kaçmasına izin vermiyordu. Ne olursa olsundu, başkanın yazıların gecikmesinden hoşlanmadığını bilecek kadar onu tanıyordu. Öğle vaktinde geçirdiği güneş yanması olmasaydı, yazı ikindi vaktinde bitmiş olurdu. Daha fazla gecikmek istemedi. Defterin boş sayfalarından birini rastgele açarak kaleme uzandı. Kafasının üzerinde asılı mor ışıklı sinek katletme aletinden gelen düzensiz ama devamlı çıtlama seslerini duymamaya çalışarak yazmaya başladı. “Kelimeler” dedi. “Akıp gidin. Beni fazla uğraştırmayın, olur mu?”

II

Sabah namazı için yataktan fırladım. Saat beşe geliyordu. Bende tatlı bir heyecan vardı. En geç yarım saat sonra babamla evden çıkmalı ve , Avcılar’daki metrobüs durağına yetişmeliydim. Yediye çeyrek kala Haydarpaşa’da olmam gerekiyordu ki bu, normal şartlar altında iki-iki buçuk saatlik bir yolu yaklaşık bir saatte almak demekti.

Her şey acele oldu. Hazırlanmam, metrobüs durağına gitmem, karşıya geçmem; bunların hepsi bir çırpıda gerçekleşti. İnanır mısınız, Haydarpaşa garına ayak bastığımda saat altı buçuktu. Dolayısıyla randevuya ilk gelme şerefine nail oluyordum.

Beni sabah namazının akabinde yollara düşüren neydi diye soracaksınız. İnanın, başkan o saatte fizana çağırsa giderdim onu söyleyeyim. Ama o da amaçsız iş yapacak değil ya, kutlu mübarek bir yolculuk adına sözleşmiştik. Çağın şahitlerinden, beyaz sakallı güzel insan Atasoy Müftüoğlu Eskişehir’de bizi bekliyordu. Haftalardır ertelenen ve canımıza su kestiren bu yolculuk mevzusu, Allah’ın izniyle yarım saat sonra gerçekliğe kavuşacaktı. Bir isimde haftalarca ısrar etmek garip görülebilirdi fakat Eskişehir’e gitmekle bunun ne denli yerinde bir ısrar olduğunu fark edecektik.

Benden sonra gara sırasıyla Ahmet ve Mehmet Ali abiler, Kevser abla ve Emine Nur teşrif ettiler. Saat yediye yaklaşıyor olmasına rağmen yedi kişi eksikti. Telefonlara sarıldık, endişe, telaş, heyecan; hasılı saat yediyi on geçerken Fatma abla ve Betül’ün gelmesiyle ekibin tüm üyeleri Haydarpaşa garında toplanmış oldu. Evet, herkesin heyecanı gözbebeklerinden fışkırıyordu.

Ekip tamamlandı ya, dolayısıyla artık trenin hemen gelmesini dileyebilirdik. Heyecan katsayımızı fazla artırmadan geldi neyse ki. Trene girişimiz çılgınca oldu. 12 manyağı vagonda bağır çağır gören yolcular, tuhaf bakışlarla bizi süzüyorlardı; sabah sabah bu enerjiyi nerden aldığımıza şaşırmış olmalıydılar. [O sırada yirmi beş yaşlarında elemanlardan birinin fısıltıyla homurdandığını duydum. “Sanki Amerika’ya gidiyorlar” diyordu. Adama döndüm, “Atasoy Müftüoğlu’na gidiyoruz, ne sandın şapşal” dedim. Adamın dumur olmuş sıfatına bir de kahkaha çarparak yerimize doğru yürüdük.]

Vagonun arka bölümü sanki özellikle Alıntılar Defteri talebelerine ayrılmıştı. Bu durum –zırt pırt sensörüne yakalandığımız otomatik kapıyı saymazsak- bize rahat hareket etme noktasında yolculuk sonuna kadar yardımcı oldu.

Oturduk ve ilk etapta ablalarımızın kendi paralarıyla aldığı (kendi elleriyle yaptığı demek isterdim) poğaça ve açmaları mideye indirdik. İçki satılıyor olmasaydı, tren restoranı da kahvaltı yapılabilecek şirin bir yerdi. “Ne bu şimdi TCDD’nin treninde?” demekten kendimizi alamadık tabi. (Sonra bunun saçma bir soru olduğunu da fark ettik) Yine de, kahvaltıdan çok daha ötesi vardı o üç buçuk saatte. Ekibin üyeleri, belki ilk defa bu kadar uzun süre hep bir araya gelmeyi başarmıştı; dolayısıla ortaya tadına doyulmaz muhabbetler çıktı. Önceki gün aldığımız çiçeği burnunda ses kayıt cihazımız da bu muhabbetleri belleğine alarak “kelimelerimizi” ölümsüz kılmış oluyordu.

Yolculuğun sonuna geldiğimizde saat 11’e yaklaşıyordu. İndik ve hayatlarında ilk defa Eskişehir treni görmüş şaşkınlar gibi trenin önünde onlarca poz fotoğraf çektirdik.

Düşünüyorum da Eskişehir güzel şehirmiş. Tramvayı çok şirindi mesela. Alçak binalar, temiz yollar, yeşillikler. Eskişehir bende “F tipi” ile özdeşleştiğinden bunların varlığından habersizdim. Atasoy abinin yazıhanesinin bulunduğu Yasin Çarşısı’na yürürken şehre göz atma fırsatı bulduk; gayet hoştu yani.

Abimizin yanına ikramsız girilmeyeceğini düşündüğümüzden, Kerem ve ben meyve almaya gönüllü olduk. Olduk olmasına da arkadaş, bu nasıl bir memleketti ki bir tane manav yoktu! Saptığımız onca manavsız sokaktan sonra (yalnız Tansaş denilen sütü bozuk markette bulmuş idik ki, Kerem’in “Efesleri dizmişler abi, hiç şansımız yok” deyince çıkmak zorunda kaldık.) kalkış noktamızdan yüzlerce metre öteye gittiğimizi fark ederek meyve yememe pahasına geri dönmeyi göze aldık. Neyse ki yakınlarda bulduğumuz bir pastaneden pasta aldık. (Böylelikle Atasoy abinin “Meyve bulamıyorlarsa pasta yesinler” esprisine maruz kalacaktık) Yaklaşık bir saattir içimde fırtınalar koparan, beni benden alan, zihnimi kemir kemir kemiren o soruyu daha fazla içimde tutamadım ve pastanedeki adama sordum: “Abi” dedim. “Bu şehirde insanlar meyve yemezler mi ya?”
(“E bu mu şimdi o soru” demeyiniz sakın sevgili okur. Bize iki kilo meyve yüzünden sokaklarını arşınlatan bu şehre şekva dolu bir şiir bile yazmak isterdim, o derece sinirlendim yani.)

Neyse, beş dakika sonra, çarşının yüksek katlarını, dar koridorlarını geçerek Atasoy abinin yanına varmış oluyorduk. Onu çok fazla tanımayan birisi, dünyanın farklı bölgelerinden gelen insanlarla şu küçük, kuytu yazıhanede görüşüyor olmasına çokça şaşırabilir, belki anlamsız bulabilirdi. Bence en önemlisi, boş durmama adına her gün yazıhanesine gelip çalışmalarını burada yürüten 67 yaşındaki bu adamın, tembelliği, miskinliği ve tüketimi bir hayat tarzı haline getiren insanlar için, suratlarına çarpılası bir örnek teşkil ediyor oluşuydu. Odasının ücra yahut küçük olması neyi değiştirebilirdi? Düşünsenize, ta İstanbullardan çıkıp Eskişehir’e sırf onun ağzına bakmaya gelmiştik.

İçeri girdik. Defter ekibi koltuklara kurulmuştu. Bizi gördükleri gibi gülmeye başladılar. [“Size meyve yedirme uğruna ayaklarıma kara sular indi alçaklar” diyerekten elimdeki poşeti sertçe sehpanın üzerine vurdum. “Kusura bakmayın Atasoy abi çıldırdık ya!”] Kısa bir hoşbeşten sonra, boş koltuk kalmadığı için yere bir örtü sererek üzerine oturduk. Şimdi tam “garip” kalmıştık işte.

Odada nostaljik bir hava vardı. Karşılıklı iki ahşap masa, sürme camlı bir kitaplık ve eski süet koltuklar. Nostaljik olduğu kadar mütevazı bir görünüm de sergiliyordu.

Herkes tekrar yerini aldıktan sonra Atasoy Müftüoğlu konuşmaya başladı. Ne hoş adamdı! Heybetli vücudu, bembeyaz sakalı –fazla düzgün bir kesimi vardı- ve dikkatle, nezaketle açılıp kapanan dudaklarıyla tam bir beyefendiydi. Hele “Efendim” diye seslenişi yok muydu, her söyleyişinde birbirimize bakıp tebessüm ediyorduk.

O konuştukça zihnimin yelpazeleri genişliyordu. Görünüşte çok farkında olmadığım ama fıtratımın şiddetle arzuladığı şeyleri dillendiriyordu besbelli; bu yüzden ağzım açık vaziyette onu dinliyordum. Son zamanlarda bana ciddi biçimde sıkıntı veren “mücadele metodunun işleyiş biçiminin nasıl olması gerektiği” konusunda önemli şeyler söyledi. Mutaassıplığın, cemaatçi ve daha genel anlamda mezhepçi bir fanatizmin zihnimizi prangalamasının doğuracağı hastalıklı durumdan, gelenek ve modernite arasındaki sıkışmışlığımızdan bahsetti. Özellikle gelenek konusunda önceki yazılarında ve konuşmalarında sıkça vurguladığı “nostaljik bir özlem” içersine girmememiz gerektiği konusu üzerinde ısrarla duruyordu.

Ben hitabeti kuvvetli olan insanlara imrenirim. (Rabbimin bir gün bana da bu kabiliyeti vermesini diliyorum) Atasoy abi tam iki buçuk saat yorulmadan, sıkılmadan, takılmadan; başlangıçtaki coşkusunu zerre kaybetmeden konuştu. O konuştu biz dinledik, biz dinledik o konuştu. Konuşma nihayete erdiğinde hepimiz heyecanı kuşanmış bir haldeydik.

Atasoy abi odanın uç kısmında yere dizdiği kitaplardan “birer” tane alabileceğimizi söyledi. Bunu ilk etapta duymadığımdan az daha üç kitap alma gibi bir öküzlükte bulunuyordum. Uyarılar üzerine Alberto Manguel’in Kelimeler Şehri kitabını seçerek diğer iki kitabı –tıpış tıpış- yerine bıraktım.

İkinci oturumda, Müslüman kadının İslami faaliyet içindeki konumundan bahsettik. Yine, geleneğin baskısına karşılık mutedil bir yolun izlenebileceğine vurgu yaptı Atasoy Müftüoğlu. Bu konu, yani kız-erkek beraberce bir faaliyet alanının paylaşımı konusu, toplantılarımızda netleştirmeye en çok zorlandığımız konuydu. Bu mevzuyu abartıya kaçmaksızın gündemimizde tutmamız, bizi gevşeklikten alıkoyacaktır Allah’ın izniyle.

Bizden sonra ziyarete gelecek başka bir ekip daha bulunduğundan izin istedik. Saat üç buçuk gibiydi. Elimde bulunan Firak kitabını imzalattım. Memnuniyetlerimizi dile getirerek oradan ayrıldık.

Namazı kıldıktan sonra yakında bir kahvaltı salonuna girerek güzel bir kahvaltı yaptık. Saatlerdir ağzımıza doğru dürüst bir şey sokmamıştık. Kahvaltı gezinin en güzel kısımlarından biri oldu. Kabul edelim ki, en güzel masa Ammar-Kerem-M.Ali üçlüsünün masasıydı.

Dönüş yolu ise günün en hararetli, en heyecanlı dakikalarını içine alacaktı. Günboyu yaşanan muhabbetleri tahlil etme imkanı bulduk. İşin komik tarafı, bir tartışma programındaymışız gibi konuşmaya başlayan kişinin ses kayıt cihazını hemen kapmaya çalışması oluyordu. Hatta kayıt cihazını eline alan kimilerinin “sesinin değiştiği” bile oluyordu. 

Hasılı, “heybemizi” çokça doldurarak dönmüş olduk Eskişehir’den. Şiir gibi bir adamla tanıştık ya, o da yeterdi hani. Tren Söğütlüçeşme’ye gelince ekibin yarısı treni boşalttı. Bu ziyaretleri devam ettirmemizin gerekliliği konusunda anlaşarak vedalaştık. Bir sonraki durağımız Mengüşoğlu’nun Bursa’sı olabilirdi mesela.

Yasin Çarşısı’nın Çaycısının Not Defteri

143 numaradan geliyorum. Atasoy Müftüoğlu’nun yazıhanesinden. 13 çayı az önce götürdüm. Çayları bırakırken bana yine “efendim” diye seslendi. Yahu utandırıyor adamı. Sen gelmişsin kaç yaşına, 20 yaşındaki adama efendim diye sesleniyorsun! Çok severim bu yüzden Atasoy abiyi. Yaşın küçük olsa da seni adam yerine koyuyor. Çok efendi, kibar, nazik bir insan.

Bir de yanına gelenler var. Her gün onlarca kişi o küçücük yazıhaneye girip çıkıyor. Ne konuşuyorlar, ne anlatıyor belli değil. Mesela bugün gelenler.. yahu iki saatlik görüşme için sen çık İstanbul’dan buraya gel. Bunun adı “manyaklık” değil mi şimdi? Ne işiniz var demezler mi adama? Tamam, iyi hoş adam da, İran’dan bile ziyarete gelen var yahu. 

Misafirlere üçüncü çaylarını verdiğime göre hemen yukarı çıkmama gerek yok. Bu son çayları zaten. İyi bir yöntem Atasoy abi adına; her gelen sınırsız çay içseydi adamın hesabı katmer katmer olurdu. Mütevazı adamın ikramı da mütevazı: üç çay bi de simit.

III

Eleman, yazıyı sonlandırdı ve defteri kapattı. 6 günlük tatilini bitirerek İstanbul’a döndü. Aradan geçen bir ay boyunca sahil kenarında yazdıkları defterinin arasında kaldı. Uyuşukluğu, bu bir ay başkandan ses çıkmamış olmasına bağlanabilirdi. Sonunda dayanamadı, dizüstü bilgisayarının karşısına geçerek yazıyı temize geçirdi.

Son noktayı Ramazan’ın beşinci gecesi koymuş oldu.

*Köşeli parantez içersine yazılan kısımlar anlayacağınız üzere tarafımdan kurgulanmıştır. Bahsi geçen kişi, kurum ve kuruluşların hiçbir gerçekliği bulunmamaktadır. Böyle bi şeyi niye denediğimi soracak olursanız, sormayın bilmiyorum.

İstANbul’da sIradışı bir gün

MiniaTurk’e ikinci gidişim, pek istekli değilim ve aklımda hep acaba geç kalır mıyım endişesi! Güneş direkt beynimize işliyor, BOS buharlaşmaya başladı sanıyorum,beynim mi küçülüyor ne! Düşünme fonksiyonlarımı yitiriyorum yavaş yavaş.Uff! keşke gelmeseydim.Kullanmayı kendime yakıştıramadığım iki ifadeyi kullandım yine:uff,keşke.”Hey arkadaşlar acele edin benim toplantım var”(peh kendimi büyük bir adam gibi hissettim)diyorum. Çabucak gezdiriyorum arkadaşlara orayı, yola koyuluyoruz.Koyulmasak beynimizi kaynatmamıza ramak kalmış, kafayı yememiz kuvvetle muhtemel.Henüz vaktimiz çok,yetişmek mesele değil namazı kılmamışım.Derken ilk defa, meşhur istanbul trafiğine tutulduk. Haydaa, nerden çıktı bu trafik şimdi?Bir şeyin üstüne ne kadar titrersen o kadar ters gider işler. Bu imtihanın bir parçası, sabretmekten başka yapacak birşey zaten yok.Fatma arıyor:”ben hala Okmeydanı’ndayım,kimseye ulaşamadım gecikebilirim, arkadaşları da haberdar edersin.” Dakika bir, gol bir,daha toplantıya gitmeden dersler başladı,bu ne müthiş bir duygu!Ders1:”Müslüman söz verdi mi sözünde durur, bir aksilik halinde kimseyi merakta bırakmamak için önceden kardeşlerini haberdar eder.” Be kardeşim gelince söylersin geç kaldığını, önceden niye haber veriyorsun,masrafa giriyorsun,kendini yoruyorsun? Cevabı zor değil bunun:”Müslüman hassasiyeti.”Saat dörde yaklaştı,Eminönü’nde indim.Trafik hala sıkışık,taksiye binmek pek mantıklı olmasa gerek ve bin türlü mihnet, en iyisi tabanlara kuvvet.Sultanahmet’e kadar koşar gibi yürüdüm.Saat dörtte yazarlar birliğinin önünden geçiyorum ama oranın yazarlar birliği olduğunu bilmeden.Sırılsıklam bir vaziyette Sultanahmet meydanında bekliyorum, kontörüm yok mesaj haklarıyla idare etmeye çalışıyorum.Büşra’ya bir mesajla yerimi bildiriyorum,namaz kılmadığımı ekliyorum. .Hemen arıyor. Daha önce de arayıp yeri tarif etmişti ama nerde bizde orayı bulacak kafa! M.Ali’nin talimatına uyuyorum:”Gelince haber ver seni alırlar.” Sultanahmet’ten namaz sonrası beni alacaklarını söylüyor büşra.Daha sünneti bitiriyorum, selam verirken arkamda birinin “antika” bir oturuşla oturduğunu farkediyorum, oralı olmuyorum.Namazı bitiriyorum, tesbihe başlayamadan M,Ali’nin sesi.Dönüyorum başımla selamlıyorum, hiç olmazsa kısa bir dua deyip tekrar önüme dönüp kalkıyorum. Kucaklaşıyoruz.Yolda biraz muhabbet ediyoruz, başım ağrıyor. Yoo bu M.Ali’yle konuşmamızdan mütevellit değil:) Sanırım güneş başıma geçti ve olduça yoruldum, bu yüzden.İkinci dersimi yolda alıyorum. M.Ali niye yanımıza gelemediğini,arayıp soramadığını( halbuki istanbul’a ayak bastığımızda ilk bizi arayan oydu,ardından büşranın hoşgeldin mesajı),ailesinin geldiğini sanık koltuğundaymışçasına anlatıyor.Roller karıştı, ne avukat,ne savcı ne hakim, şimdi o sanık ama kendini mahkum eden de o.Arkadaşlara da durumu anlatmamı istiyor onların niye gelmediğini soruyor.Ders2:”Müslüman kardeşlerine ne yapsa az görür,onlara karşı kendini hep sorumlu hisseder.” Kardeşim seni tanıyoruz,biliyoruz suçluymuş gibi bu kadar izahatta bulunup dil dökmene ne gerek var? Cevap aynı:Müslüman hassasiyeti.Yazarlar birliğine varıyoruz iki aşina yüz:Kerem,Kübra. Ben de anlamıyorum ama daha önceden görmememe rağmen yabancı gelmiyor bu yüzler bana. Belki alemi ervahtan tanışıklığımız bilmiyorum.Başımın ağrısı istikrarlı bir şekilde sürüyor.Tanışmaya çalışıyoruz.Ben ilk defa bulunduğum ortamlarda çok konuşamam nedense.Mizaç mı bilmiyorum, evet normalde de çok konuşkan değilim ama beni susturamadıkları vakitler de küçümsenemeyecek kadar fazladır. Ne anlatayım, gruba kendimi tanıtan bir mesaj atmıştım, ne diyeyim şimdi? Kerem tanıtıyor kendini, onlarla kısa bir muhabbetten sonra yavaş yavaş ekip tamamlanıyor. Ahmet M.Ali’ye çok benziyor, nükteci, hoşsohbet mütevazi biri.Ammar çok samimi, sevecen ve çok hassas.Kerem tok sesli,( sesi şiir yorumlamaya çok yatkın,)kendisinde edebiyat ağırlığı olan, samimi bir kardeş.Bayanlar için genel bir yorum: Hepsi samimi, ölçülü, püredep. Toplantı Fatma’nın besmelesiyle başlıyor ve defterin ilk alıntısı olan ayetle.Bu müthiş bir başlangıç,bir tek salavat eksik.Güzel bir gayeyle bir araya gelip peygamberi anmadan ayrılmamalı.Çok şeyden bahsediliyor toplantıda. Kevser’in Aziz Nesin alıntısına itirazını haklı buluyorum ancak bu mevzuda çok şey yazdığım için bir ilave yapmak istemiyorum,susuyorum.Bayanların kamp maceralarını dinliyoruz.Çok zevkliymiş hakikaten. Ne mutlu size kardeşlerim, imkanlarınıza şükredin. Çocuklar nezdinde Fatma’nın ayrı bir yeri olduğunu öğreniyoruz, utanıp önüne bakıyor suçluymuşcasına. Kevser seyyideymiş dikkatimi çekiyor bu.Hep düşünmüşümdür “O”(S.A.V)ndan izler taşır mı soyundan gelenler diye,Kevser Peygamber ağırlığını taşıyor fazlasıyla. .Kübra, öyle sessiz ve mahcup oturuyor,sakin, düşünceli.Top şimdi Büşra’da, yine çantasından birşeyler çıkarıyor. Sanki ben tüm toplantılara gelmişim de çok sıradan bir anı yaşıyormuşuz gibi hissettim.Bu sefer bana özel hediyeler,birikmiş hediyelerim.Öyle mutlu oluyurum ki anlatamam. Kuru bir teşekkür edebiliyorum sadece. Çikolatayı paylaşmayı düşünüyorum,yetmezse hoş olmaz endişesiyle vazgeçiyorum.Cemil’in nasibiymiş vazgeçişim ondan sanırım:) Dersler ardı ardına devam ediyor toplantı boyunca, müslüman miniklerin eğitimi için çabalayan insanlar, boykota yeni bir bakış açısı sunan müthiş projeyi destekleyen defter talebeleri, sahabe hassasiyeti gösteren, toplantıya Asr Suresi’yle nihayet veren adanmış kullar vs. Asr Suresini bana okutuyorlar mealiyle, tefsire girmemek için zor tutuyorum kendimi. Salatul Asr(ikindi namazı) bizi bekliyor. Namazı kılıyoruz, birlikte yemek yiyoruz, fotoğraf çekiliyoruz. Ahmet metro’ya kadar bırakıyor bizi.Büşra Trabzon’daki faaliyetlerimizle ilgili malumat alıp, tavsiyelerde bulunuyor bize. Helalleşip M.Ali,Ahmet ve Ammar’dan ayrılıyoruz.Büşra ve Kübra’yla da metroda vedalaşıyoruz, dualarını istirham ediyorum onları da Allah’a emanet ederek evin yolunu tutuyorum,dua ediyorum:”Allah’ım şu samimi insanların arasına beni de kat. .”

(Selman)

4 / 41234