yazmanın eşiği
Burdayım: yazmanın eşiğinde. Kendimi en özgür hissettiğim yerde. Kelimeleri uyandırıyorum, sokağa çağırıyorum. İşte bunu seviyorum. Başımıza neler geleceğini bilmiyorum. O yüzden bir metne başlığını en son ekliyorum. Başımızı alıp nereye gideceğimizi en başından bileceksek, ne demektir teslim olmak, nerde kaldı gizem!
İnsan, olmaya gittiği için yazmaya haddi olmayarak başlar. Gibi geliyor bana. Öte yandan ben gidiyorum Gibi’ye. Karşılaşıyoruz bir yerde, varsa dahası, kucaklaşıyoruz. Hasretlik, giderilir şey mi sanki! İnsanız, burası dünya.
Geleni mi yazar insan geçeni mi, bilemedim. Öyle bir demleniyor ki kaderim, sonra’dan çok önce’ye giderim. Ömrüm derim, giderlerimi karşılasa ya.
Yazmak hiç değilse kendine bağlanmaktır canlı yayında. Program her zaman iyi olacak diye bir şey yok ama!
Hayat sallar seni yaşamın beşiğinde.
iki şehir arasındaki tam kafiye
Benim küçükken bir mektup arkadaşım vardı. Gülseray’dı ismi. Güllü saray gibi derdim içimden, ne güzel bir isim…Fotoğrafını göndermişti, fotoğrafımı istemişti. Onun dalgalı kumral saçları benim ise tombul yanaklarım vardı. “Yıldızlı Atlas” başucumda dururdu hep. O, benim Gülseray’dan önce en iyi arkadaşımdı. Küçükken o kadar mutluydum ki sadece geceleri korkardım ve sadece geceleri ağlardım. Evimizin yanındaki caminin minaresinden perşembeleri ışık gelir, bozulan gece lambamızın yerini tutardı. Perşembe geceleri diğer gecelerden daha huzurlu geçerdi bu yüzden, daha az korkardım. Yine çok severdim ama canım çok yanmazdı. Mektup arkadaşım 4.mektubunda taşınacağını söylemişti. Sonra bir daha haberleşemedik. Yıldızlı Atlas’ı başucumdan kitaplığıma taşımıştım. Mektupları ise ahşap boyamasını okulda yaptığım bir kutuya… Yorganım aynı yorgan, caminin minareleri aynı gökte… Yazık ki uyumak üzere olan gözlerimin çocukluğunun üzerine haziran toprağı serpilmiş. Mektup arkadaşım da büyümüş müdür? Az önce yeniden okudum mektuplarını, kalp çizmiş her boşluğa. Çok sevmiş… Çok sevmiştim… Barbie ve Sindy’nin omuz omuza olduğu pembe zarfın içinden bir yıldız düştü kucağıma. Yıldızlı Atlas yerinde duruyor. Acaba ben ona ne göndermiştim. Annemgil hacıdan küpe getirmişti, belki onu… Ben de kalpler çizmiş miydim boşluklara. Kalp çizmeyi severdim küçükken… Hâlâ sevmeyi isterdim… Onun da yanmış mıdır canı, ağlamış mıdır 4.mektubundan sonra? Taşınırken mesela… Bahçesinde bıraktığı menekşeye bakıp ağlamış mıdır? Zarfa adresimi yazarken sokağın ismine gelince titremiş midir eli, zemherinin anlamını sormuş mudur ablasına?
Konya ile Sakarya arasında tam kafiye var..
Gülserayla benim aramda kelimeye dayanan bir çocukluk…
Sakarya denilince Necip Fâzıl, Adapazarı denilince deprem gelirdi ilk aklıma..
şimdi, Adapazarı: Gülseray, Gülseray: Sakarya..
kimse bilmezdi…
Kırmızı bir gelincikti benim kavgalarım. Ölürken gözlerim kan çanağına dönerdi ve hep terlerdim.Soğuk soğuk bir yağmur başlardı ardından… İşte öyle sancılı olurdu benim ölüşlerim. Yerden yükselen duam kadar bir boyum vardı. Tırnaklarım saçlarımın arasında bıçak kesilirdi. Kanardı. Yanağımda boylu boyunca bir yara, güllerim yas tutardı her gece ve gündüzlere fatihalar düşerdi. İzmaritlerin kararttığı bu dünyada nurdan maskelere yer yok.. Her ağlayışımda bir dağ umarsızca devrilir, bir deniz üç yudumda biterdi. Yaşlı bir ses duyulurdu geçmişin dar sokağından, iniltiler ve ağıtlar… ölümün sesi her yerde aynı duyulurdu, her yerde ölüm dar bir sokağın adıydı ve her sokakta bir ölü/m yaşardı… mahallenin en eski evine ürpertici bir lakap takılırdı… tıkırtılar, gölgeler, uğultular… kırmızı yanaklı bir kız geceden nasıl korkar kimse bilmezdi… yorganıyla küçük bedenini nasıl sarar bilmezdi… nefessiz kalsın razıydı, yeter ki annesi ölmesindi… boğaz ağrıları başlardı ardından ve kış… zencefilli bal, nane ve limon… kimse bilmezdi belki ama çocuklar her şimşekte yorulurlar ve ölmeyi isterlerdi..
sen hiç ölmeyi istemedin mi, sahi?
deniz sarılınca
bu sabah sırtüstü yazmaktan gelip
aykırı kentlerin önünde durdum
bir çocuk ne’liğime bakmadan
anneliğime dokundu
dokunma a çocuk!
incinirsin omuzlarda
bu şehir insan kusar
kendini bilmez kadınlar kızlar
çünkü eksiltilidir avuçlar
beni bırak çoğalayım
kalayım sonra’lar dünyasına
dokunma a çocuk!
ellerin dargın yumaklar gibi
bir yusuf mevsimi
uzuncak yollardan gelir
atılırsın kuyulara
sonra için deniz
kolların boşlukta..
bu sabah bir çocuk
ne’liğime bakmadan
anneliğime sarıldı
sarılma a çocuk!
içimde narlar yarıldı
“Kırılmayan Oyuncak: 3,5 TL”
İzlemek bir lezzet… Seyreylemek, bir şeylerin var olduğuna şahitlik etmek ayrı bir mutluluk veriyor insana. Tüm kaygılardan uzak, sadece izlemek ve bir şeyleri vesile ederek, her an her şeyi oluş sürecinin iklimine taşımakta olan ve yokluktan varlığa çıkaran Yaratıcıyı hatırlamak…
Otobüs yolculuklarım, genelde araya pencere girmesine rağmen, dışarıyla en çok irtibat kuruduğum mekânlar olmuştur. Otobüs içerisinde, koltuklarına kurulmuş ya da ayakta durduğunu fark edemeyecek kadar dünyalık kaygıların ağırlığı altında kalmış, kimi yüzlerin asık, kimilerinin kaygılı ve kimilerininse hüzünlü haline tanık olmaktansa, varlığın o eşsiz korosuna dâhil olmak… Bu bana daha anlamlı gelmiştir her zaman.
İşte o anlardan birinde, bir mağazada yer alan yukarıdaki yazı dikkatimi çekti: “Kırılmayan oyuncak 3.5 TL…” Oyuncakları yakından görme şansım yoktu ve ilk aklıma gelen şey, “ne güzel kırılmayan oyuncak yapmışlar” cümlesi olmuştu. Aslında kırılmayan oyuncak fikri gerçekten de orijinal bir fikirdi. Fakat muhtemelen o fiyata kırılmayan bir oyuncak olması da imkânsızdı. İmkânsız da olsa, var olan bu iddia üzerine düşünce dünyamdaki yolculuğa devam ediyordum. Tâ ki bir yerlerden akıp giden bu fikirlerimi sorgulayan bir ses işitene kadar. İrkildim birden… Kırılmayan oyuncak fikrinden hoşlanmayan bu ses, kırılan oyuncak üzerine düşünmemi istiyordu.
Çocukluğumda aynel yakin bir durumda müşahede ettiğim kırılan oyuncak ve etkileri üzerine birçok fikir fırlıyordu zihnimin köşelerinden. Kendimi bu düşüncelerin akışına bırakmıştım:
“Öncelikle, oyuncakların kırılmasıyla birlikte hayata en çok bağlandığınız noktanın kırılmasına şahit oluyordunuz. Yani küçücük zihninizin büyükçe bir dünyayı algılaması ancak kırılan oyuncaklarla gerçekleşebiliyordu. Suçluluk psikolojisiyle ilk kez o an tanışmış oluyordunuz. İlk gözyaşlarını bir bilinçlenme vesilesiyle o günlerde döküyordunuz. İlk korkularınıza, ilk heyecanlarınıza kısaca tüm ilklerinize kapı aralıyordu kırılan oyuncak. Düşünce dünyanızı, sizin zannettiğiniz nice şeyin bir gün elinizden kayıp gideceği fikrine alıştırıyordu.
Büyüdükçe oyuncaklarınız farklılaşıyordu. Dünyayı bir oyun oynaş yeri sanıyordunuz. Küçücük zihniniz büyüdükçe, kırılan oyuncak fikrinden uzaklaşıyordu. Kırılmayacak, sonlanmayacak, hiç bitmeyecek bir dünyada yaşadığınızı düşlüyordunuz. Büyüdükçe kendinizden uzaklaşıyordunuz. İlklerinize aşina olup, hiçbir sorumluluk hissetmiyordunuz yaşadıklarınızdan. Öyle ki kırılan dünyanın kırılmaması gereken kalplerini kırmaya başlıyordunuz. Ve bunu hiç umursamıyordunuz.
Belki daha nice şeyin ellerinizde kırıldığını ilk defa fark ediyordunuz. Yaşamın bu acı yönüyle ilk defa karşılaşmanız sizde daha derin yaralar açıyordu. Kalbinizin kırılmasıyla birlikte o büyülü dünyanın rüyasından uyanıyordunuz.”
Bu düşünce fırtınası ineceğim durağa kadar devam ederken, kırılmayan oyuncak fikrinin bir delilik olduğuna kanaat getirmiştim. Ve insanı düşündüğünü söyleyen her temel düşünce sisteminin, insana kırılmayan oyuncak vaat ettikçe, insanı kendisinden, varlığından ve hakikatinden uzaklaştırmaktan başka bir sonuç elde edemeyeceğini bir kez daha anlamış oldum:
“İnsanı modern dünyanın oyuncaklarıyla ne kadar oyalarlarsa oyalasınlar, bir gün bu oyuncakların kırıldığına hep birlikte şahit olacağız… Tüm üretimlerinin kısır döngüye girdiğini aç bir şekilde etrafa saldırdıklarında göreceğiz. Hatta görüyoruz da… Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmayandır. Uyanık olmalı ve yeni nesillere kırılan oyuncak metaforu üzerinden hayatın gerçeklerini anlatmalıyız/ yaşatmalıyız. Aksi halde teknolojinin eline sorgusuz sualsiz emanet ettiğimiz kardeşlerimizin/çocuklarımızın kırılgan bir hayat algısına sahip olmasını bekleyemeyiz. Mükemmeliyetçi bir nesil yetiştirmiş oluruz… Evet, şu an belki de en büyük tehlike bu olsa gerek…”
Kırılmayan oyuncaklara sahip mükemmeliyetçi bir nesil… Ne kadar da acı kokuyordu bu cümle… Kalbimi kırmıştı… Bunu düşünmek bile istememiştim, şimdilik…
temalar
sahinbizesiirleryazsin.wordpress.com
mervehayatigonlunceboyasin. wordpress.com
cicekbahcelerindedolasansema.wordpress.com
ahmetesselamdiyarindasukrueksikbirakmasinaman. wordpress.com
gitgidesevinirsinzeynep. wordpress.com
ammarisadervishandhewillbealways. wordpress.com
eminenurkerametliksinavlarindanbutekalmasindiye. wordpress.com
humeyraduzyaziyazsinamabayirasagi. wordpress.com
mustafaatalayileelele. wordpress.com
nebiyeyiguzelliklerbekleyedursunammavelakinodurmasin. wordpress.com
beykozdadaglardenizeparalelmikevserkardesim. wordpress.com
busrabulutukitaplardanalikoyanlaralanetolsun. wordpress.com
budunyadabirgaripbirselmangibiol. wordpress.com
sevvalsevokumayıenguzelyazmayıal. wordpress.com
zeynepezginsanatlararasigeçisyapaduramadurmayazciz. wordpress.com
neyesemyaramiyorcunkutubametinvar. wordpress.com
fatihdincbolgesindenbirturkuiledevamedelim. wordpress.com
birsanatbicimiolarakdua-fatmaturanornegiuzerinden. wordpress.com
zubeyricoksevmekicinheybemizdekiyediyuzsebep. wordpress.com
adıseymanurdanteslimiyetdiniislam. wordpress.com
inanmakallahavedahavedahaicindenkonusanseda. wordpress.com
ucubiraradazamanlariniozluyorumbirsenbirisen. wordpress.com
filizsessizkardeslik. wordpress.com
abisimansurolaningetirisiimanolur. wordpress.com
dedinmiaysenurkorkmazhaydi. wordpress.com

























