man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Meryem’den Judy Garland’a Sezai Karakoç şiirinde ‘Kadın’

Meryem’den Judy Garland’a
SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRİNDE ‘KADIN’

Sezai Karakoç ve kadın denildiğinde akla ilk gelen Monna Rosa şiiri ve bu şiirin farklı rivayetlerle anılan hikayesidir. Sezai Karakoç’un kadına dair bağımsız şiirleri bulunmakla birlikte salt kadınla alakalı olmayan birçok şiirinde de kadınlardan bahseden mısralar yazmıştır.
Karakoç’un şiirlerinde Monna Rosa dışında bazı özel kadın isimleri yer alır. Kur’an’da Allah’ın överek bahsettiği kadınlardan Meryem, şiirlerinde en çok kullandığı isimlerden biridir.
‘ Akşam kente bir meryem gibi girer
Bir çocuk kutsal bir çocuk doğurur.’

Karakoç’un Meryem karakterinde öne çıkararak aktardığı özellikler; Masumluk ve Annelik’tir.

‘Yankı yapan kutlu kadın muştu sana
Bir meleğin sözünden hamile kalan kutlu kadın’

Sezai Karakoç’un şiirlerinde Meryem,kadınlar için bir örnek teşkil eder, arzulanan özelliklere sahip her kadın Meryem olarak tanımlanabilir. Meryem bir kadının son ulaştığı mertebe olarak görülebilir.

‘Birden gün doğmuştu sanki
İki güneş dört aydede
Birden doğmuştu sanki
İşte o vakit kadınlar belirdi
Hepsinin adı Meryem’di
İlk defa evlendiler bizimle
Daha çok gittik
Ama nasıl anlatayım
Ötesini’

Sezai Karakoç’u aşk yanıyla büyüleyerek şiirlerinde yer alan bir diğer isim ise efsanevi bir aşk hikayesinde yer alan Leyla’dır. Sezai Karakoç bir kitabını sadece bu efsane aşka ayırmış ve Leyla ve Mecnun’un aşkını kendi kelimeleriyle okuyucuya aktarmıştır. Aslında dizelerde Leyla pasif bir sevicidir, aşk ile yanıp kavrulurken dahi bir başkasıyla evlenmekten kurtaramamıştır kendisini.
‘Bir de bakalım Leyla köşesine
Aşkın kadın adlı penceresinden
Bırakmıştı kendini yazılmış olana
Susmak ve konuşmamak denen cana
Evlenmişti ve görünüşte mutlu’

Düşünceler içerisinde kıvranan Leyla’nın başka bir aleme geçerek Mecnun ile buluştuğunu zikreder mısralarında. Bu aşkta kadın ve erkek fani dünyada aşklarına kavuşamazlar ve beşeri aşktan ilahi aşka geçerler. Sezai Karakoç düşüncesinde önemli bir yeri olan fena fillah ile ruhlar Allah’ta buluşur.

‘Fakat sonradan duruldu Leyla
Tevekkülle huzuru buldu Leyla
Ruhta kopan fırtınalar dindi
Gökten gönle sükunet indi
Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak
Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak
Hep ayni varoluşun dönüşümleri
Aydınlanışımları ve sönüşümleri
Herşey havada döner durur
Sonunda Tanrı varlığında yok olur
Ruh hürdür vücut esir
Ruh baldır beden zehir
Ruh hürdür Tanrı aşkıyla
Bağlı değil yer ve zaman kaydıyla
Farketmez gelse gelmese Kays O’na
Gitse gitmese O’na Leyla
Tanrı katında buluşmuşlardır
Hakikat yurduna kavuşmuşlardır’

Bazen Leyla sadece sevgiliye adanmış bir taltif kelimesidir. Leyla sevgilinin kendisidir.
‘Taşların ortasında Leyla’nın gözleri
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leyla’yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında’

Meryem ve Leyla dışında kullandığı birçok kadın ismi vardır; Şehrazat, Gülce, Fahriye, Lili, Balkıs, Salome, Asiye bunlardandır.

Şiirlerinde görülür ki, Karakoç’a göre kadını yücelten konum anneliktir. Doğurgan kadınları öven birçok mısrası vardır. Kadınları en çok konumladığı vasıflar ise;annelik, gelinlik, genç kızlık, gebelik, bakirelik gibi şeylerdir. Bunun dışında; sultan, cariye, genelev kadınları, kısır kadınlar, çingene kadınları, yoksul kadınlar, fakir kadınlar, ev kadınları, çamaşır yıkayan kadınlar olarak da vasıflandırmış veya tanımlaıştır. Kadını nadiren de olsa salt bir şahsiyet/karakter olarak ele almışlığı da vardır.
‘Hangi köşesinde huzur o köşede sen
Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar
Ben bölünmez bir şairsem
Sen bölünmez bir anne
Bir çeşme’

‘Zülküfül bana dedi
Yeraltında sesim var
Zülküfül bana dedi
Doğuranlar bendendir
Ana sesi bendendir
Örtülü ödeneğimdir ocak’

‘Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
*
Çul ve su
Dağ suları dereler koyun çiçekleri
Yalnız erkekler çarşıda ve yosun tutmuş hastalar yataklara bağlı
Bir bahar boyu yıkar kasarlardı kadınlar kızlar çamaşırları
Çık arı sudan ey el değmemiş boya
Kasabaya inmemiş yani ölmemiş boya
Ey bakire su kasar yapan Meryemlerinle
Işığa bakan ışıklı kızların gölgesini
Suya iten biz çocuk İsalarınla
Seni andım ve ölmedim’

Karakoç şiirlerinde kadını islami mücadele içerisinde etkin bir faktör olarak zikretmemiştir. Ona biçtiği vasıflar genellikle erkekle birlikte kazandığı şeylerdir. Böyle düşünmemizdeki asıl sebep ise şiirlerinde erkekler için; koca-eş, baba, dede, damat, kısırlık gibi vasıfları etkin bir şekilde kullanmamış olmasındandır.

Sezai Karakoç şiirlerinde kadın karakterlerin tanımlanırken yeşil gözler ve altın saçlar ile tanımlanması farkedilir bir oranda zikredilir.
‘Bir lamba yanıyor hafif ve sarı,
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor altın saçları
Uğrunda ölünen güzel kızların..
*
Bir lamba yanıyor,hafif ve sarı
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lambalar yanıyor hafif ve sarı.’

Diğer yandan şiirleri okurken karşıma çıkan yabancı kadın isimlerini şaşırarak okuduğumda isimler üzerinden batının kadın anlayışını ve batılı kadınları bazen eleştirmiş, bazen de sadece o isimleri anmakla kalmış olduğunu gördüm. Şiirlerinde kullandığı bu isimler ise; Madonna, Matmazel Niko, Judy Garland, Eleni, Truvalı Helen, Afrodit’tir.
‘Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir
İçtiğimiz çay
Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir
Judy Garland gibi çay
Kan gibi çay’

‘Hani sizin şu kurabiye yüzlü bir bayanınız var ya
Beyaz ve yumuşak
Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var
Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz
Sayın bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu
Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz
*
Annem o kadına şeytan diyor
Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
Siz şeytanı galiba çok seviyorsunuz Bay Yabancı
Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç ‘
Sezai Karakoç bu dizelerde meşhur bir aktristi anlatıyormuş gibi, onun bir filmini izliyormuşçasına, şiirinin devamında da söylediği gibi 10 yaşında bir çocuk farkındalığı ile sevgilisini aldatan batılıyı tarif ediyor, bir de bunları annesine anlattığında öyle konuşmasının ayıplandığı ve annesinin adamın öptüğü kadını şeytan olarak nitelediğini dile getirir. Sezai Karakoç devam eden dizelerde ise adamın öptüğü kadınının kendi kadınlarından daha güzel olduğunu itiraf ediyor fakat ahlaki açıdan ise bizimkisi daha utangaçtır daha efendidir, onu hiç görmedim diyor. Mustafa Kutlu’nun hikayelerinden birinde değindiği gibi, Sezai Karakoç da sanki sevmediklerine Bay(ım)/Bayan diye sesleniyor. Yabancı bay ve bayanı şapkaları ile bütünlüyor, şapkalarını da alıp gitmelerini istiyor.

Modern anlayışla birlikte kadınların öncekine oranla değişen üstün konumlarının onlara mutluluk vermediğini ve özgürlük anlayışını, modernitenin kadına verdiği yeni konumu ara ara eleştiriyor dizelerinde.
‘Ey Yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz’

Modernite’nin kadını evden çıkarmakla, annelikten çıkarmakla birlikte ‘evin ölümü’nün böylece gerçekleştiğini ve ailenin dağıldığını dile getiriyor:
‘İlerlerken lanetliyor her biri kendisini
Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi
Kilerler boşaltıldı farelerce
Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
Bir vakitler anne açarken kapıyı
Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı
Anne gitti ve açıklandı ki
Yarasalar da incir buğusu gibi birşeydi’

‘Ve o kadınlar nereye gittiler
Anne olan sevgili olan o kadınlar
Çocuklarının üzerine titreyen
Kirpiklerinde hep aynı
Sevgi ve merhamet ışığı
O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler
Eleğimsağmalara mı göçtüler’

Şiirlerinde artık kadınların erkekler gibi olmaya başladığını, erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili bir kadın topluluğunun sel gibi aktığını, kapitalizm ve komünizm’in öğretileri ile şiddete ve öldürmeye meyyal ve kendi fıtratından uzak bir kadın güruhunun varlığını dile getiriyor. Ama bundan dolayı umutsuzluğa kapılmadan tekrar o giden anne ve sevgililerin geri döneceklerini dünya ve ahiret macerasının yeniden devam edeceğini söylüyor.

Karakoç anne’nin sütünü özel olarak değerlendirerek şiirlerinde ona farklı bir yer biçmiştir. Süt, çocuğun idealidir, arzuladığı yegane hayat biçimidir.
‘Ve çocuk öz annesinin süt ve memesinde
Görmektedir gerçekleştiğini düşlediği alemin’

Sezai Karakoç şiirlerinde kadın, hayatın her alanında var olduğu gerçekliği satırlarda yer almıştır. Daha çok dikkatimizi çeken ise (doğal olarak değerlendirebileceğimiz) Şaire göre konumlanan bir kadın algısının satırlara yansımasıdır.

Nebiye Arı – Şehrengiz dergisi 10. sayıdan

yok böyle iyi

pembe panjurlar şiir evine eğreti
biz lan hitabına mübtelayız biraz,
ozon kokusu, hamur lekesi, mürekkep izi
ellerimiz böyle güzel, böyle temiz.

plates yok, kaş yok, şahıs yok
yolunmuş saçlar yok, dökülmeye karşı şampuan çok
herkes kendi basenlerini korusun hanımlar
bizden bi yere kadar.

21. YÜZYIL MASALI


Mirim,
Bir varmış iki henüz yokmuş,
Yaz varmış, kış henüz gelmemiş…
İki dağ arası kavuşmaz,
Ahitler ömrü billâh bozulmazmış…

Mirim, dünya bu bir lahza rüya…
Saman çöpü kıymetince hayat,
Bir tutam ihanet,
Vefa, bozacıda bir kupa,
Azadeymiş, eli yettiğince cefa!

Yorulma Ey Mirim ki anlayasın,
Haline feryadu figan katasın…
Saraydan içeri saray vardır,
Gözden dışarı kapağı vardır,
Gönül bu ya tutamağı vardır…

Sanma ki Ey Mirim kalan gidenden,
Arif maruftan bizar olmuş…
Az giden çok yol almış,
Sır bilen sırdaş olmuş,
Serden geçene yar yokmuş…

(fatma ilhan)

Yeni Anayasa

‘Yalnız ve güzel ülkeme..’ yakışan, insan’a nimet olarak sunulmuş doğaya ve doğasına uygun, uçsuz bucaksız mavilikleri kucaklayan, hava gibi su gibi an gibi gerekli Adalet üzerinde yükselecek, barış ve esenlik ile yürüyecek bir antlaşma ile yeniden başlamaktır.

Yeniden başlamak, büyük felaketlerin, zulümlerin kapanı kılınmış bu topraklarda o denli büyük bir özür dileme ve helalleşme ile mümkün ancak.

Yeniden başlamak, ‘eski’ devletin tam tersine, ‘tabiatla uyum içinde insanı, insanlığı yaşatan’ bir devletle mümkün. Hep birlikte sözleşmekle..

Türkiye Allah’ındır. Allah’ın emaneti olan dağların, denizlerin, ırmakların, ağaçların, kuşların, toprağın üstünde ve altında yaşayan bütün canlıların..

Bu düşünce ve hissiyatla, yeni bir anayasa teklif ediyorum yurdumdan bir yudum olan bu yurda. Hakikate sadakatla..

Türkiye Cumhuriyeti 2012 Anayasası:

1) Türkiye Cumhuriyeti, Adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletidir.

2) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes ifade özgürlüğüne sahiptir.

3) Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye vatandaşı her insanın refah, huzur ve mutluluğunu sağlamayı temel görev edinmiştir.

4) Türkiye Cumhuriyeti herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almıştır.

5) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

6) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, vicdan ve dinî inanç özgürlüğüne sahiptir. Kimse, ibadete, dinî veya resmi âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

7) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

8) Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.

9) Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde eğitim ve askerlik zorunlu değildir.

10) Türkiye Cumhuriyeti Devletinde kanunların ve onlara bağlı düzenlemelerin tamamı 10 maddelik bu anayasaya uygun olmak zorundadır.

(www.alintilardefteri.net)

Bi Sıkımlık Kafa

 Bi sıkımlık kafaydı bizimkisi
 Unlu kurabiye gibi ağızda dağılan düşüncelerimiz vardı
 Biraz da damıtılmış merhamet damlatıyordu göğüslerimiz
 Kimseye bir şey anlatmak gibi bir arzumuz da yoktu oysa
 Deli dana hastalığına yakalanmış bir buzağı gibi babamıza koşturmalıydık
 Bahçe duvarına asılan ibretlik kafa o olmasa.
 -
 Bi hatalık andı bizimkisi
 İstihdam projelerine sırt çevirmiş katırlarımız suçluydu
 Bir de istanbul çocukları sokağın iş ararken tiner bulunca
 Kim bilir içimizde yatan terörü, kim sever topla tüfeği
 Delip geçince karnını ve parçalarını toplamayı kim ister
 Sınırdan geçerken ufalanan 35 cesedin.
 -
 Bi içimlik sigaraydı bizimkisi
 Ciğerlerimiz çürüdükçe doktorlar daha gazla dedi
 Süratli ve dikkatli bir araba gibi yolda sürüyorduk
 Aslında yürüyorduk biz, uçan f-16’lar ve kuşlar
 Doğan güneş değildi, ortalık karanlık da değildi
 Orada yatan ben değildim oysa, kaçakçı katırlar.

Uzaklara dalan bir adam…

Uzaklara dalan bir adam…

Uzaklarda bir vatan, vatanda bir şiir, şiirde bir sürgün, sürgünde bir gönül ve o gönlü göğüs kafesinde bir kuş gibi taşıyan adam: Mehmet Akif…

Elleri gurbet yorgunu, elleri hüznünün şahidi… Çaresizliğini dinlendirdiği bir günün sonunda, ilhamını demliyordu. Şiirlerine usul usul hasretini süzüyordu.

Oturduğu tahtadan sandalyeyi sahiplenmek kadar anlamsız geliyordu yaşamak.

Bir şairin en büyük ağrısı nefes almaktı belki. Belki nefesini vermekti akşamın kınalı avuçlarına…

Bir şairin en büyük imtihanı bir isme olan yazgısıydı en fazla… Mehmed olmak imtihanı, Akif’liğin yutkunuşlarına karışıyordu…

ve bazen de suskunluk…

Başı sonu olmayan bir şeyler vardı hep…

Yazılan onca mısranın arasında hep eksiklik, hep bir yarım kalmışlık, hep bir dilinin ucuna gelip de söyleyemeyişler…

Sürgünün bir başka adı olsaydı eğer bu suskunluk olurdu ve bir mühür gibi kapatırdı tebessüm kapılarını…

İşte bu yüzden en çok bir şair sustuğunda yükselir göğün sesi… ve bir şimşeğe karışır şairin hisli nefesi…

Güneşten yontulan aydınlıkları biriktirir şairler ki yıldıza meftun bir ölüm kaplar bulutları…

İşte tam da bu yüzden bir şairin suskunluğu bir depremin enkazına karışan virgüller gibidir…

Noktalar gibidir zaman, gri tozların arasında… ve ünlemlerin kalbi bir soru işaretiyle kırılır!

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda!!??”

Akif feda olacağı cennetin uzağında… Şimdi sen Ey Cehennem! Yükselsin ateşin ebede kadar! Gönlü cennet olan şair vatanından uzakta!

En çok, en çok bir şair sustuğunda kabarır sırat… İşte bu yüzdendir tüm dünya hesaplarının tek tek boşa çıkması…güneşin ilk doğduğu andan son batışına değin söylenen tüm cümlelerin tamamlanamayışı işte bu yüzdendir…

Akif susar… Akif ağlar… Akif anlatamaz…. Akif hisseder… Akif söyleyemez… Akif’in kalbinin dili yok… Akif ondan ne kadar bizâr…

Şimdi avaz avaz bağırsın gök! Şimdi şimşekler bir şairin nefesine yetişememekten yakınsın!

Sıratlar çöksün ateşin ortasına, teraziler paramparça olsun, hesaplar sarsılsın!

Virgüller bir değil bin depremde olsa yine enkaza sarılsın!

Cümleler an be an devrilsin!

Şair sustu artık başka kimse konuşmasın!

 

başkan notu: Fotoğraflar Mehmet Akif’i Anlatıyor Kompozisyon Yarışması’nda 1. olan eser.. Mektebimiz yaramazı Hümeyra Özdemir’i tebrik ediyoruz, ve ödül töreninde metnin yaramazımızın kendi sesinden ifadesini de video olarak ekliyoruz..

85 / 11234...102030...Son »