Zorunlu Eğitimden Zorunlu Askerliğe
Türkiye’de resmi eğitim macerası, belirli bir yaşa gelmiş çocukların, anne babaları tarafından okula götürülmesi ve “Eti senin, kemiği benim” denilerek öğretmenlere teslimi ile başlıyor.
Hemen ardından coşkulu şarkılar söyler halde buluyoruz çocukları:
“Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz!”
Duygu ve düşünceler hep bir ağızdan, ahenkle, bir renkle dile gelir:
“Öğretmenim, canım benim canım benim, seni ben pek çok, pek çok severim,
Sen bir ana, sen bir baba, her şey oldun, artık bana!”
Platon’a göre aile emaneti teslim etmiştir: ‘Çocukların babası devlettir.’
Devlet, kendisine bağlı kullar olarak kodlayacağı insan yavrularına öğrenci adını vermektedir. Bu işlem için dizayn edilmiş devlet dairelerine okul; devlet memurlarına ise öğretmen denmektedir. Okullarda kurulu düzeneği öğretmenler işletmektedir.
Kod adı müfredat olan, birazı açık, çoğu gizli bir ‘mutlak’ plan yürürlüktedir. İçerden müdür ve müfettişler ile, dışarıdan savcılar- zabıtalar-askerler-polisler ile bu son derece mühim işleyiş sürekli biçimde denetlenmektedir.
Sınıflandırılan ve numaralandırılan ve sıralanan öğrenciler artık kolayca formatlanmaya hazır haldedir:
“Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın devletimiz!”
“Devletimiz” için okul kelimesi ile ordu kelimesi nerdeyse aynı anlama gelmektedir. Bu iki kelime aynı Milli kimlikte erimemize hizmet etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca sadece iki Bakanlık Milli sıfatını taşımayı hak etmiştir.
Milli Savunma ve Milli Eğitim bir bütündür, parçalanamaz.
Askerler birinci orduyu oluştururken, öğretmenler ikinci ordunun, ‘irfan ordusu’nun neferleridir.
“Türklerin Atası” –Atatürk- her iki ordunun da başıdır:
O hem başöğretmen, hem başkumandandır.
Okul da kışla da baştan ayağa ‘talim ve terbiye’dir
Her iki kurumda da nöbet tutulur, tutturulur.
Sıraya girilir, sırada oturulur, sırada durulur.
Varlık armağan edilir, can feda edilir, marşlar söylenir, yeminler edilir.
Her ikisi de zorunludur, öğrenciliktir, askerliktir.
Esasında zorunlu eğitim zorunlu askerliğe giriş ve gelişme bölümlerini oluşturur.
Sonuçta hepimiz zorunlu olarak askerleriyizdir ‘yüce’ devletin.
Her Türk asker doğduğuna göre:
“Şimdi okullu olduk, kışlaları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın devletimiz!”
Alman siyaset kuramcı Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat adlı kitabının ilk cümlesinde Egemen’i tanımlar:
“Egemen, olağanüstü hale karar verendir.”
Osmanlı’nın çöküşünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna, oluşan o olağanüstü hale karar veren Kemalist kadrodur.
Uzun yıllar İslam dininin topraklarında yaşayan bir halka, fazlasıyla yabancısı olduğu batılı değerler yedirilecektir.
Düğmeye basılır. Modern ve batılı resmi ideoloji- cumhuriyetçilik, milliyetçilik, sekülerizm, rasyonalizm- yoğun bir devlet kutsaması altında, ‘demir ağlarla’ dört baştan örülecek yurdun insanlarına ilmek ilmek işlenecektir.
Türk Milli Eğitim sistemi otoriter ve despotiktir. Platon, Thomas Hobbes ve J. Lock’un izinden yürür.
Marksist kuramcı Althusser’in ifade ettiği gibi, okul devletin ideolojik aygıtıdır.
1924 Anayasası Türkiye’deki bütün kavimlerin adını koyduğu gibi işin adını koyar:
“İptidai tahsil bütün Türkler için mecburi, devlet mekteplerinde meccanidir.”
Aynı yıl çıkartılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile devletin resmi görüşü, düşünüşü, ifade edişi dışındaki bütün görüş, düşünüş ve ifadeler zararlı görülür ve yasaklanır. Devletinkinden farklı dinlere, dillere ve kültürlere yaşam hakkı tanımayan söz konusu yedi maddelik faşizm kanunu şu şekildedir:
Madde 1 – Türkiye dahilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaletine merbuttur.
(Türkiye’deki bütün bilim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır.)
Madde 2 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.
(Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veya özel vakıflar tarafından yönetilen bütün medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.)
Madde 3 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mekatip ve medarise tahsis olunan mebaliğ Maarif bütçesine nakledilecektir.
(Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde, okullara ve medreselere ait olan birikimler, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine devredilecektir.)
Madde 4 – Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşat edecektir.
(Milli Eğitim Bakanlığı’nca, yüksek din uzmanları yetiştirmek için, Üniversitede bir ilahiyat fakültesi açılacak ve imamet ve hatiplik gibi dini hizmetlerin görülebilmesi için de ayrı okullar açılacaktır.)
Madde 5 – Bu kanunun neşri tarihinden itibaren terbiye ve tedrisatı umumiye ile müştegil olup şimdiye kadar Müdafaai Milliyeye merbut olan askeri rüşti ve idadilerle Sıhhiye Vekaletine merbut olan darüleytamlar, bütçeleri ve heyeti talimiyeleri ile beraber Maarif Vekaletine raptolunmuştur. Mezkür rüşti ve idadilerde bulunan heyeti talimiyelerin ciheti irtibatları atiyen ait olduğu Vekaletler arasında tahvil ve tanzim edilecek ve o zamana kadar orduya mensup olan muallimler orduya nispetlerini muhafaza edecektir.
(ek: 22/4/1341 – 637/1 md.) mektebi harbiyeden menşe teşkil eden askeri liseler bütçe ve kadrolariyle müdafaai milliye vekaletine devrolunmuştur.
(Bu yasanın yayımı tarihinden başlayarak genel eğitim ve öğretimle görevli olup, şimdiye kadar Milli Savunmaya bağlı olan askeri ortaokul ve liseler ile, Sağlık Bakanlığına bağlı olan yetim yurtları bütçeleri ve eğitim kadroları ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu ortaokul ve liselerde bulunan eğitim gruplarının bağlantıları, bundan sonra ait oldukları bakanlıklar arasında değişiklik suretiyle düzenlenecek ve o zamana kadar orduya bağlı olan öğretmenler orduya bağlılıklarını sürdüreceklerdir.)
Madde 6.
İşbu kanun tarihi neşrinden muteberdir.
(Bu yasa yayımı tarihinde geçerlidir.)
Madde 7.
İşbu kanunun icrayı ahkamına icra vekilleri heyeti memurdur.
(Bu yasanın yürütülmesinden hükümet sorumludur.)
Tevhidi Tedrisat Kanunu çok kapsamlı sonuçlara yol açmıştır:
1. Eğitim Bakanlığına devredilen 479 medrese 1924 yılı içinde hemen kapatıldı. Kapatılan bu medreselerin yerine 29 İmam ve Hatip mektebi ile İstanbul Darülfünun’unda (eski İstanbul Üniversitesinde) bir ilahiyat fakültesi açıldı. 1925-1926’da İmam Hatip mekteplerinin sayısı 20’ye düştü. 1926-1927’de ikisi dışında bu okulların hepsi kapatıldı.1929-1930’da ise İmam ve Hatip mekteplerinin tamamı tasfiye edildi.
2. 1927 yılında din dersleri ilk ve ortaokul programlarından çıkarıldı. Bunun tek istisnası köy ilkokullarıydı. Köy ilkokullarında din dersinin 1940 yılına kadar haftada bir saat verilmesine devam edildi.
3. Arapça ve Farsça dersleri ortaokul müfredatından 1929-1930 öğrenim yılı itibariyle çıkarıldı.
4. Uluslararası antlaşmalara göre faaliyetini sürdüren azınlık okulları ile yabancı okullar eğitim bakanlığına bağlandı. Bu okullar da din derslerini müfredattan çıkarmak ve Türk dili, Türk Tarihi, Türkiye Coğrafyası ve Yurt Bilgisi derslerini müfredatlarına almak zorunda bırakıldı.
Devletin ‘görünen yüzü’ olan, cisimleşmiş hali Atatürk eğitim’den anladığını, ne anlaşılması gerektiğini öğretmenlere şu sözlerle açıklamaktadır:
“Bayanlar, baylar!
Görüyorsunuz ki en önemli ve en verimli ödevimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim alanında ne pahasına olursa olsun, tam bir başarıya ulaşmak gerekir. Kurtuluş ancak bu yolla olur. Bu başarının elde edilebilmesi için hepimizin tek can ve tek düşünce olarak temel bir program üzerinde çalışmamız gereklidir.
Eğitim sözcüğü tek başına kullanıldığı zaman, herkes bundan, kendi anlayışına uygun bir anlam çıkarır. Ayrıntılara girişilirse, eğitimin amaç ve erekleri değişir. Örneğin dinsel eğitim, ulusal eğitim, uluslararası eğitim.. Bütün bu eğitimlerin amaç ve erekleri başka başkadır. Ben burada yalnız, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kuşağa vereceği eğitimin ulusal eğitim olduğunu kesinlikle belirttikten sonra, ötekilerin üstünde durmayacağım.
Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara temel olarak şunları öğreteceğiz;
1.Ulusuna,
2.Türkiye Devletine,
3.Türkiye Büyük Millet Meclisine düşman olanlarla savaşma gereği. Bireyleri bu savaşın istediği güç ve araçlarla donatılmayan uluslar için var olma hakkı yoktur.”
1936 tarihli Müfredat Programına göre ilkokulların birinci amacı şudur:
“İlkokula devam eden çocukları kuvvetli Cumhuriyetçi, milliyetçi, devletçi, laik, inkılâpçı yurttaşlar olarak yetiştirmek,Türk milletini, Kamutayı (Millet Meclisini), Türk devletini saygın tutacak ve tutturacak fikirleri bütün yurttaşlara aşılamayı kendisine bir vazife bilecek talebe yetiştirmek.”
Ebedi Şef Mustafa Kemal ve yardımcısı Milli Şef İsmet İnönü’den, Milli Eğitim İdeolojisinin temellerinin atıldığı o yıllardan, 2000 sonrası bugünlere neler değişmiştir diye bir soru önem kazanıyor.
Adalet adına, hakkaniyet adına ve Türkiye Cumhuriyeti adına değişen pek bir şey olmamıştır. Sadece Milliyetçilikteki aşırılık, ideolojideki kabalık yontulmuş, törpülenmiştir, çağın gereğine uygun olarak. Belki eskisi kadar bariz değil ama Türk Milli Eğitim sisteminin yol açtığı israf ve ifsad halen dehşet verici boyuttadır.
Türkiye’de devlet eğitiminin toplumsallaşma üzerinde ciddi hasarlara yol açması zorunlu oluşundan, uzun yıllara ve başta aile olmak üzere çeşitli kurumlara yayılışından ileri gelir.
E. A. Rauter, Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? adlı kitabını, kabulleri silkeleyip atan iki kısa cümle ile açıyor:
“Okulda insanlar imal edilir. İnsan yapma olayına eğitim denir.”
Bu cümlelerin peşine takıldığımızda aklımıza sorular takılacaktır:
Peki, okul nasıl bir imalathanedir?
Okulda nasıl insanlar imal edilir?
Ya da, okulda insanlar nasıl imal edilir?
Okulda insanlar imal edilirken acaba neler neler, nasıl ve neden ihmal edilir?
Bu gibi sorular bizi Ivan Illich’in ‘Okulsuz Toplum’ fikrine götürecektir. Devlet Eğitimine karşı geliştirilebilecek alternatifler için buna ihtiyacımız olacak. Zira, Kürşat Bumin’in ifadesiyle, okulun uzayan avlusu, bütün yaşamı zorunlu öğrencilikten zorunlu askerliğe dek zorunlu ve sorunlu olarak sarıp sarmalıyor ve dahi yağmalıyor.
Devlet dersinde öldürülmüş solgun yüzlü halk çocukları için isyan etmemizi mi dua etmemizi mi isterdi Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı karşısında? Yoksa her ikisi mi?
Türk Milli Eğitim Sistemi’nin sorunları ile değil bizzat kendisi ile aklıselim içinde büyük bir hesaplaşmanın ardından helalleşme gelmeli. En azından yeni nesillerin mundar edilmesinin önüne geçilmeli. Yani ki İzzet Yasar’ın kızgınlığı fazlasıyla sebepli:
İşte bu şiirin de sonunda dikişleri söküldü
Mundar oldu parçaları paçalarımdan döküldü
Yokluğumda kimsenin suçu yok tamam mı
Varlığım türk varlığına haram olsun
(Kaynakça: Bilhassa konuşma vd. alıntılar için TÜRKİYE’DE MİLLİ EĞİTİM İDEOLOJİSİ (İletişim Yay.) İsmail Kaplan, EĞİTİM YAZILARI-Beytullah Önce, EĞİTİM VE İDEOLOJİ (Kalkedon Yay.) Kemal İnal, DOĞUDAN Dergisi Temmuz-Ağustos 2010)
Meryem’den Judy Garland’a Sezai Karakoç şiirinde ‘Kadın’
Meryem’den Judy Garland’a
SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRİNDE ‘KADIN’
Sezai Karakoç ve kadın denildiğinde akla ilk gelen Monna Rosa şiiri ve bu şiirin farklı rivayetlerle anılan hikayesidir. Sezai Karakoç’un kadına dair bağımsız şiirleri bulunmakla birlikte salt kadınla alakalı olmayan birçok şiirinde de kadınlardan bahseden mısralar yazmıştır.
Karakoç’un şiirlerinde Monna Rosa dışında bazı özel kadın isimleri yer alır. Kur’an’da Allah’ın överek bahsettiği kadınlardan Meryem, şiirlerinde en çok kullandığı isimlerden biridir.
‘ Akşam kente bir meryem gibi girer
Bir çocuk kutsal bir çocuk doğurur.’
Karakoç’un Meryem karakterinde öne çıkararak aktardığı özellikler; Masumluk ve Annelik’tir.
‘Yankı yapan kutlu kadın muştu sana
Bir meleğin sözünden hamile kalan kutlu kadın’
Sezai Karakoç’un şiirlerinde Meryem,kadınlar için bir örnek teşkil eder, arzulanan özelliklere sahip her kadın Meryem olarak tanımlanabilir. Meryem bir kadının son ulaştığı mertebe olarak görülebilir.
‘Birden gün doğmuştu sanki
İki güneş dört aydede
Birden doğmuştu sanki
İşte o vakit kadınlar belirdi
Hepsinin adı Meryem’di
İlk defa evlendiler bizimle
Daha çok gittik
Ama nasıl anlatayım
Ötesini’
Sezai Karakoç’u aşk yanıyla büyüleyerek şiirlerinde yer alan bir diğer isim ise efsanevi bir aşk hikayesinde yer alan Leyla’dır. Sezai Karakoç bir kitabını sadece bu efsane aşka ayırmış ve Leyla ve Mecnun’un aşkını kendi kelimeleriyle okuyucuya aktarmıştır. Aslında dizelerde Leyla pasif bir sevicidir, aşk ile yanıp kavrulurken dahi bir başkasıyla evlenmekten kurtaramamıştır kendisini.
‘Bir de bakalım Leyla köşesine
Aşkın kadın adlı penceresinden
Bırakmıştı kendini yazılmış olana
Susmak ve konuşmamak denen cana
Evlenmişti ve görünüşte mutlu’
Düşünceler içerisinde kıvranan Leyla’nın başka bir aleme geçerek Mecnun ile buluştuğunu zikreder mısralarında. Bu aşkta kadın ve erkek fani dünyada aşklarına kavuşamazlar ve beşeri aşktan ilahi aşka geçerler. Sezai Karakoç düşüncesinde önemli bir yeri olan fena fillah ile ruhlar Allah’ta buluşur.
‘Fakat sonradan duruldu Leyla
Tevekkülle huzuru buldu Leyla
Ruhta kopan fırtınalar dindi
Gökten gönle sükunet indi
Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak
Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak
Hep ayni varoluşun dönüşümleri
Aydınlanışımları ve sönüşümleri
Herşey havada döner durur
Sonunda Tanrı varlığında yok olur
Ruh hürdür vücut esir
Ruh baldır beden zehir
Ruh hürdür Tanrı aşkıyla
Bağlı değil yer ve zaman kaydıyla
Farketmez gelse gelmese Kays O’na
Gitse gitmese O’na Leyla
Tanrı katında buluşmuşlardır
Hakikat yurduna kavuşmuşlardır’
Bazen Leyla sadece sevgiliye adanmış bir taltif kelimesidir. Leyla sevgilinin kendisidir.
‘Taşların ortasında Leyla’nın gözleri
Leyla köşe köşe göz göz şiirin ortasında
Ben Leyla’yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri
Leyla ya o adamın bardağında ya o dağın ortasında’
Meryem ve Leyla dışında kullandığı birçok kadın ismi vardır; Şehrazat, Gülce, Fahriye, Lili, Balkıs, Salome, Asiye bunlardandır.
Şiirlerinde görülür ki, Karakoç’a göre kadını yücelten konum anneliktir. Doğurgan kadınları öven birçok mısrası vardır. Kadınları en çok konumladığı vasıflar ise;annelik, gelinlik, genç kızlık, gebelik, bakirelik gibi şeylerdir. Bunun dışında; sultan, cariye, genelev kadınları, kısır kadınlar, çingene kadınları, yoksul kadınlar, fakir kadınlar, ev kadınları, çamaşır yıkayan kadınlar olarak da vasıflandırmış veya tanımlaıştır. Kadını nadiren de olsa salt bir şahsiyet/karakter olarak ele almışlığı da vardır.
‘Hangi köşesinde huzur o köşede sen
Hangi köşesinde yeni çağlara uygun odalar
Ben bölünmez bir şairsem
Sen bölünmez bir anne
Bir çeşme’
‘Zülküfül bana dedi
Yeraltında sesim var
Zülküfül bana dedi
Doğuranlar bendendir
Ana sesi bendendir
Örtülü ödeneğimdir ocak’
‘Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
*
Çul ve su
Dağ suları dereler koyun çiçekleri
Yalnız erkekler çarşıda ve yosun tutmuş hastalar yataklara bağlı
Bir bahar boyu yıkar kasarlardı kadınlar kızlar çamaşırları
Çık arı sudan ey el değmemiş boya
Kasabaya inmemiş yani ölmemiş boya
Ey bakire su kasar yapan Meryemlerinle
Işığa bakan ışıklı kızların gölgesini
Suya iten biz çocuk İsalarınla
Seni andım ve ölmedim’
Karakoç şiirlerinde kadını islami mücadele içerisinde etkin bir faktör olarak zikretmemiştir. Ona biçtiği vasıflar genellikle erkekle birlikte kazandığı şeylerdir. Böyle düşünmemizdeki asıl sebep ise şiirlerinde erkekler için; koca-eş, baba, dede, damat, kısırlık gibi vasıfları etkin bir şekilde kullanmamış olmasındandır.
Sezai Karakoç şiirlerinde kadın karakterlerin tanımlanırken yeşil gözler ve altın saçlar ile tanımlanması farkedilir bir oranda zikredilir.
‘Bir lamba yanıyor hafif ve sarı,
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor altın saçları
Uğrunda ölünen güzel kızların..
*
Bir lamba yanıyor,hafif ve sarı
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lambalar yanıyor hafif ve sarı.’
Diğer yandan şiirleri okurken karşıma çıkan yabancı kadın isimlerini şaşırarak okuduğumda isimler üzerinden batının kadın anlayışını ve batılı kadınları bazen eleştirmiş, bazen de sadece o isimleri anmakla kalmış olduğunu gördüm. Şiirlerinde kullandığı bu isimler ise; Madonna, Matmazel Niko, Judy Garland, Eleni, Truvalı Helen, Afrodit’tir.
‘Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir
İçtiğimiz çay
Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir
Judy Garland gibi çay
Kan gibi çay’
‘Hani sizin şu kurabiye yüzlü bir bayanınız var ya
Beyaz ve yumuşak
Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var
Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz
Sayın bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu
Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz
*
Annem o kadına şeytan diyor
Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
Siz şeytanı galiba çok seviyorsunuz Bay Yabancı
Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç ‘
Sezai Karakoç bu dizelerde meşhur bir aktristi anlatıyormuş gibi, onun bir filmini izliyormuşçasına, şiirinin devamında da söylediği gibi 10 yaşında bir çocuk farkındalığı ile sevgilisini aldatan batılıyı tarif ediyor, bir de bunları annesine anlattığında öyle konuşmasının ayıplandığı ve annesinin adamın öptüğü kadını şeytan olarak nitelediğini dile getirir. Sezai Karakoç devam eden dizelerde ise adamın öptüğü kadınının kendi kadınlarından daha güzel olduğunu itiraf ediyor fakat ahlaki açıdan ise bizimkisi daha utangaçtır daha efendidir, onu hiç görmedim diyor. Mustafa Kutlu’nun hikayelerinden birinde değindiği gibi, Sezai Karakoç da sanki sevmediklerine Bay(ım)/Bayan diye sesleniyor. Yabancı bay ve bayanı şapkaları ile bütünlüyor, şapkalarını da alıp gitmelerini istiyor.
Modern anlayışla birlikte kadınların öncekine oranla değişen üstün konumlarının onlara mutluluk vermediğini ve özgürlük anlayışını, modernitenin kadına verdiği yeni konumu ara ara eleştiriyor dizelerinde.
‘Ey Yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz’
Modernite’nin kadını evden çıkarmakla, annelikten çıkarmakla birlikte ‘evin ölümü’nün böylece gerçekleştiğini ve ailenin dağıldığını dile getiriyor:
‘İlerlerken lanetliyor her biri kendisini
Öldü anne ve mutfaklar kilitlendi
Kilerler boşaltıldı farelerce
Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
Bir vakitler anne açarken kapıyı
Şimdi kimse yok kapayacak kapıyı
Anne gitti ve açıklandı ki
Yarasalar da incir buğusu gibi birşeydi’
‘Ve o kadınlar nereye gittiler
Anne olan sevgili olan o kadınlar
Çocuklarının üzerine titreyen
Kirpiklerinde hep aynı
Sevgi ve merhamet ışığı
O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler
Eleğimsağmalara mı göçtüler’
Şiirlerinde artık kadınların erkekler gibi olmaya başladığını, erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili bir kadın topluluğunun sel gibi aktığını, kapitalizm ve komünizm’in öğretileri ile şiddete ve öldürmeye meyyal ve kendi fıtratından uzak bir kadın güruhunun varlığını dile getiriyor. Ama bundan dolayı umutsuzluğa kapılmadan tekrar o giden anne ve sevgililerin geri döneceklerini dünya ve ahiret macerasının yeniden devam edeceğini söylüyor.
Karakoç anne’nin sütünü özel olarak değerlendirerek şiirlerinde ona farklı bir yer biçmiştir. Süt, çocuğun idealidir, arzuladığı yegane hayat biçimidir.
‘Ve çocuk öz annesinin süt ve memesinde
Görmektedir gerçekleştiğini düşlediği alemin’
Sezai Karakoç şiirlerinde kadın, hayatın her alanında var olduğu gerçekliği satırlarda yer almıştır. Daha çok dikkatimizi çeken ise (doğal olarak değerlendirebileceğimiz) Şaire göre konumlanan bir kadın algısının satırlara yansımasıdır.
Nebiye Arı – Şehrengiz dergisi 10. sayıdan
yok böyle iyi
pembe panjurlar şiir evine eğreti
biz lan hitabına mübtelayız biraz,
ozon kokusu, hamur lekesi, mürekkep izi
ellerimiz böyle güzel, böyle temiz.
plates yok, kaş yok, şahıs yok
yolunmuş saçlar yok, dökülmeye karşı şampuan çok
herkes kendi basenlerini korusun hanımlar
bizden bi yere kadar.
21. YÜZYIL MASALI
Mirim,
Bir varmış iki henüz yokmuş,
Yaz varmış, kış henüz gelmemiş…
İki dağ arası kavuşmaz,
Ahitler ömrü billâh bozulmazmış…
Mirim, dünya bu bir lahza rüya…
Saman çöpü kıymetince hayat,
Bir tutam ihanet,
Vefa, bozacıda bir kupa,
Azadeymiş, eli yettiğince cefa!
Yorulma Ey Mirim ki anlayasın,
Haline feryadu figan katasın…
Saraydan içeri saray vardır,
Gözden dışarı kapağı vardır,
Gönül bu ya tutamağı vardır…
Sanma ki Ey Mirim kalan gidenden,
Arif maruftan bizar olmuş…
Az giden çok yol almış,
Sır bilen sırdaş olmuş,
Serden geçene yar yokmuş…
(fatma ilhan)
Yeni Anayasa
‘Yalnız ve güzel ülkeme..’ yakışan, insan’a nimet olarak sunulmuş doğaya ve doğasına uygun, uçsuz bucaksız mavilikleri kucaklayan, hava gibi su gibi an gibi gerekli Adalet üzerinde yükselecek, barış ve esenlik ile yürüyecek bir antlaşma ile yeniden başlamaktır.
Yeniden başlamak, büyük felaketlerin, zulümlerin kapanı kılınmış bu topraklarda o denli büyük bir özür dileme ve helalleşme ile mümkün ancak.
Yeniden başlamak, ‘eski’ devletin tam tersine, ‘tabiatla uyum içinde insanı, insanlığı yaşatan’ bir devletle mümkün. Hep birlikte sözleşmekle..
Türkiye Allah’ındır. Allah’ın emaneti olan dağların, denizlerin, ırmakların, ağaçların, kuşların, toprağın üstünde ve altında yaşayan bütün canlıların..
Bu düşünce ve hissiyatla, yeni bir anayasa teklif ediyorum yurdumdan bir yudum olan bu yurda. Hakikate sadakatla..
Türkiye Cumhuriyeti 2012 Anayasası:
1) Türkiye Cumhuriyeti, Adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletidir.
2) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes ifade özgürlüğüne sahiptir.
3) Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye vatandaşı her insanın refah, huzur ve mutluluğunu sağlamayı temel görev edinmiştir.
4) Türkiye Cumhuriyeti herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almıştır.
5) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
6) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, vicdan ve dinî inanç özgürlüğüne sahiptir. Kimse, ibadete, dinî veya resmi âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
7) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.
8) Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.
9) Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde eğitim ve askerlik zorunlu değildir.
10) Türkiye Cumhuriyeti Devletinde kanunların ve onlara bağlı düzenlemelerin tamamı 10 maddelik bu anayasaya uygun olmak zorundadır.
(www.alintilardefteri.net)
Bi Sıkımlık Kafa
Bi sıkımlık kafaydı bizimkisi Unlu kurabiye gibi ağızda dağılan düşüncelerimiz vardı Biraz da damıtılmış merhamet damlatıyordu göğüslerimiz Kimseye bir şey anlatmak gibi bir arzumuz da yoktu oysa Deli dana hastalığına yakalanmış bir buzağı gibi babamıza koşturmalıydık Bahçe duvarına asılan ibretlik kafa o olmasa. - Bi hatalık andı bizimkisi İstihdam projelerine sırt çevirmiş katırlarımız suçluydu Bir de istanbul çocukları sokağın iş ararken tiner bulunca Kim bilir içimizde yatan terörü, kim sever topla tüfeği Delip geçince karnını ve parçalarını toplamayı kim ister Sınırdan geçerken ufalanan 35 cesedin. - Bi içimlik sigaraydı bizimkisi Ciğerlerimiz çürüdükçe doktorlar daha gazla dedi Süratli ve dikkatli bir araba gibi yolda sürüyorduk Aslında yürüyorduk biz, uçan f-16’lar ve kuşlar Doğan güneş değildi, ortalık karanlık da değildi Orada yatan ben değildim oysa, kaçakçı katırlar.























