Yazar: Sevval Ozyildirim
SAVAŞ ÇOCUKLARINA HEDİYE
Bebekler çiçeği insanlığımızın
Güllerin en hası, en goncası
Sarışın bir ışık parçası kimi,
Kimi kapkara üzüm tanesi
Babalar çıkarmayın onları akıldan,
Analar koruyun bebeklerinizi.
Susturun, susturun söyletmeyin,
Savaştan, yıkımdan söz ederse biri.
Bebeklerin Ulusu Yok, Ataol BEHRAMOĞLU
“Size hediye getirdim çocuklar” diyorum. Kâğıttan bir uçak hediye ediyorum. Kaçıp gidiyorlar. Üzülüyorum beğenmediler diye…
Meğer ne de çok korkarlarmış uçaktan. Üstlerine bomba atandan.
Bugün elimi dolabın kapağına sıkıştırdım. Tam feryadı basacaktım, sen geldin aklıma savaşın ortasında kalan çocuk. Bombanın her düşüşünde attığın çığlıkları duydum. Benim de canım yandı, ben de ağladım.
Sonra birden senin yanında buldum kendimi. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerine baktım sonra da çatlamış dudaklarına.
Bir an tüm dünya çocuklarına kucak açasım, şu savaşa da bir “DUR” diyesim geldi. Ama olmuyor.
Ne kadar:”Yeter artık! Durun!” diye haykırsam da bitmiyor savaşlar.
Açtığım kucağa bebek ve çocuk cesetleri yığılıyor.
Döktüğüm gözyaşlarının bir damlası yeryüzüne değdi.
Savaşlar bitti, çocuklar güldü.
Çok geçmeden rüya gördüğümü anladım. Ama olsun üç dakika bile olsa barış içinde yaşamak güzeldi. Üç günlük ömrümün üç dakikası barış içerisinde geçti…
MUHTEŞEM İNSAN
“Okuduğum En Güzel Kitapsın Annem” eserinde yer alan birkaç sözü sizinle paylaşmak isterim:
“Anne…
Rafa kaldıracağı tişörtün üç oğlundan hangisine ait olduğunu koklayarak anlayan muhteşem insan…”
“Anne…
Evde kimsenin yemeyeceğini bildiğinden tost ekmek paketinin en üstündeki şekilsiz şemalsiz ekmek dilimini kendi yiyen insan…”
“Anne…
Annesi hayatta olmayanlar için telaffuzu en zor kelime…”
İşte bu ve buna benzer sözleri ardı ardına okuduktan sonra kendimi eksik hissettim. Fark edilmesi gereken birçok şeyi fark edemediğimi düşündüm.
Ben de kendi anne tanımımı yapmaya karar verdim.
“Çocuğu dünyaya getiren kadın.”
Yoo, yoo hayır! Öyle değil!
“Her sabah servise binerken camdan bakan, sofraya geldiğimde ayaklarıma bakıp “Çabuk terliklerini giy üşüteceksin!”diyen, televizyon izlerken “Çok yakından izliyorsun gözlerini bozacaksın.”diyen ve her göz göze gelişimizde gözlerinde yalnızca şefkati gördüğüm, ben mutlu olduğumda benden daha çok mutlu olan, ben üzüldüğümde “Sen üzülme, ben üzüleyim.”diyerek benden daha çok üzülen, ben yerken: “Sen yedikçe ben yemiş gibi oluyorum.”diyen ve hiç düşünmeden benim için karşılıksız canını verebilecek olan fedakâr insan…”
Ne kadar da mükemmel bir kişilik! Eğer bir gün ben de anne olursam…
Olursam eğer eminim bir taklitçi olurdum. On bir yıl dokuz aydan beri tanıdığım o muhteşem insanın taklitçisi…
İnsanüstü duygularla donanmış varlık… Tarif edemediğim karakter…
Dünyadaki tüm annelere sesleniyorum:
“Eminim bütün çocuklar aynı duygular içinde. Size olan hayranlığımızı nasıl ifade edebileceğimizi bilemiyoruz. Sevgimiz güneş kadar sıcak ve bulutlar kadar sonsuz… Sizi Seviyoruz…”
EĞER
Eğer… Günde kim bilir kaç kez kuıllanıyoruz bu sözcüğü?
Önce bir keşke ile başlar her şey. Derin bir keşke çekeriz. “Keşke…” deriz, “keşke uçabilseydim…” Ardından meraklı bakışlar sorar: ” ‘Eğer’ uçsaydın ne yapardın?”
Aslında çok şey yoktur uçtuğumuzda yapabileceğimiz. Yanıt için hayalimizin sınırlarını zorlarız. Eğer uçsaydım uzak diyarlara giderdim, gibi cümleler kurarız.
Şimdi ben de hayallerimin sınırlarını zorlayarak sizin eğer bulut olsaydın ne yapardın gibi meraklı sorularınıza yanıt arayacağım.
Eğer bulut olsaydım, dünyayı dolaşırdım. Bulut olmanın, uçmanın tadını çıkarırdım. İnsanlarla ip atlar onların sevinç ve üzüntülerini paylaşırdım.
Eğer yağmur olsaydım, incitmekten korkardım çocukları. Yavaş ve nazikçe inerdim tutmak isteyen ellerine ve bir paraşütçü edasıyla kayardım minik avuçlarından.
Eğer ağaç olsaydım ki bir dilek ağacı olmak isterdim. İnsanların dallarıma bağladıkları mendillerdeki sıcacık dilekleri gerçekleştirirdim. Ardından yüzlerinde beliren mutlu ifadenin keyfini çıkarırdım.
Eğer rüzgar olsaydım dans ederdim bulutlarla. Yolunu kaybetmiş yapraklara yol gösterirdim ve her zaman güler yüzlü anılmak isterdim. Tıpkı bir meltem gibi…
Eğer iyilik meleği olsaydım, örümcek ağına takılmış karıncaları kurtarırdım. Ters dönmüş kaplumbağaları düze çevirirdim. Leyla ile Mecnun’u kavuştururdum ve sonsuz mutluluğun iksirini bulurdum.
Ancak ben bir insanım ve tüm bu saydığım varlıklardan daha güçlüyüm.
EĞER ben gerçekten istersem her şeyden daha büyük ve daha iyi işler başarabilirim.
İsteyin yeter!..
KEŞKE HİÇ KEŞKE DEMESEYDİM
Keşke hiç keşke demeseydim hayatta.
Keşke hiç pişman olmasaydım, pişman olmaktan.
Keşke hiç canını yakmasaydım canımı yakanın.
Şimdi benim de canım yandı, ben de pişman oldum.
Her gün Ahmetler Ayşeler çıkınımıza bin iki bin keşke daha atıyoruz. Artık taşıyamıyorum bu yükü! Yapmadıklarımla değil yapamadıklarımla ağlıyorum.
Ah, ah!..
Keşke olmadık yere ağlayıp annemi üzmeseydim. Keşke lolipopunu elinden alıp kardeşimi ağlatmasaydım. Keşke daha çok çalışsaydım. Keşke bu fırsatı kaçırmasaydım!..
Böyle keşke diye diye ne fırsatlar kaçırıyoruz kim bilir? Neleri kaybedip gözden çıkarıyoruz?..
Peki neden keşke diyoruz? Bir işe yarıyor mu? Belki de sırtımızdaki ağır yükü başkalarına bindirmeye çalışıyoruz. Belki tekrar keşke demek istiyoruz.
Ama keşkeler bizi rahatlatıyor mu? Yoksa ağlatıyor mu daha çok?
Bence geçmişe bakıp zaman kaybedeceğimize geleceğe bakıp sonsuza dek umutla yaşamalıyız. Anı yaşamalı ve mutlu olmasını bilmeliyiz. Elimizdekilerle yetinmeli fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.
Ben bir daha keşke demek, pişman olmak ve can yakmak istemiyorum.
Hamal olup ağır bir yük taşımak istemiyorum. Bunun için çoook çalışacağım. Asla pes etmeyeceğim ve hayata sımsıkı sarılacağım…























