Yazar: Sevval Ozyildirim
ANTİKALAR
Antikalar…
Orada!.. Tam orada işte!.. Tarihin tozlu sayfalarının içinde duruyor. Çekingen bakıyor bize. “Ben geçmişim” diyor.
“Senin geçmişin!..”
“Geçmişimsen gel benimle!” diyorum ve dedemin İstiklal Madalyası’nı bir kuyumcuya, sudan ucuza satıyorum.
Geçmişi satmak!..
Geçmişi bir çarşaf gibi üstümüzden sıyırıp atmak!..
Unutmak ve bir daha asla hatırlamamak!..
Geçmişten korkmak, anılardan kaçmak!..
Neden?..
Tüm bunları neden yapıyoruz?
Yoksa hayat bir ‘yağ satarım bal satarım’ oyunu mu? Arkasına bakana dayak mı atıyor?
‘Zambak sen bak. Dön arkana iyi bak.’
İyi bak ve gör!..
Antikaların muhteşem kokusunu duy, sesini işit!.. Bak neler anlatıyor!.. Dinle!..
Korkma, bu kez geçmişi ve geleceği sen kontrol ediyorsun. ‘Yağ satarım, bal satarım’ oyunundaki ebe sensin.
Yapabilirsin!
Sen de saygı duy antikalara.
Geçmişini koru, geleceğe bak!
Geçmişini hatırla, geleceğe eşlik et!
Geçmişini sev, yarından korkma!
ANLARSA BİZİ ANLAR ANLAR…
Sonbaharın hüznü her yeri sarmıştı. Bense bir ağacın altına oturmuş etrafa bakıyordum görmüyordum. Dedim ya! Sadece bakıyordum.
Bir an gördüm sanki.
Hafif bir rüzgar esti. Hissettim. Ağaçlar hışırdadı. Duydum. Bir yağmur damlası düştü. Korktum. Ardından bir tane daha ve bir tane daha…
Yağmur başlamıştı. Bir mağaraya sığındım. Sonra tekrar gördüm. Yağmur başlamadan önce altında oturduğum ağaçtan bir yaprak ilişti gözüme.
Görmek güzeldi. Hele baktığını görmek, bir harikaydı doğrusu…
Yaprak, bizim de zaman zaman tükenmemek için yaptığımız gibi nasıl da sarılmıştı dalına.
Düşmeyecekti, ısrarlıydı.
Pes etmeyecekti.
Damlanın her düşüşünde ben bir adım daha ağaca yaklaşıyordum, o ise biraz daha gayretleniyordu.
Damla damla başlayan yağmur birden doluya dönüştü.
O anda bir ses duydum:
“Daha fazla dayanamayacaksın, düşeceksin!..”
Bu, anne yaprağın sesiydi. Deneyimli olduğu kesindi. Sağanakta düşmemişti. Ancak yavrusu hakkındaki düşüncesinde haklı çıkmıştı. Minik yaprak bir yağmur damlasına daha dayanamayıp inişe geçti.
Tıpkı bir paraşütçü gibiydi. Bir o yana bir bu yana nazlı nazlı süzülerek iniş yaptı.
Bu bir bitiş miydi yoksa başlangıç mıydı?..
HAYAT SİLMEDEN RESİM YAPMA SANATIDIR
Hayat silmeden resim yapma sanatıdır.
Çizdiğini bir daha asla silemezsin.
Hayat daksili olmayan dolmakalemle yazılmış romandır. Açıp okuyan içinde kaybolur. Ama bazı özel silgiler vardır ki istemediğimiz kişileri hayatımızdan siler. Fakat o kişi ile yaşadıklarımızı silmesi mümkün değildir.
Çizmek kolaydır.
Herkes hayata bir çizgi çekmiştir mutlaka. Önemli olan çizginin doğruluğudur, uzunluğu veya kısalığı değil. İstediği çizgiyi çekebilmiş insanlar ise nadirdir.
Bir de istediği çizgiyi çizip boyarken taşıranlarımız var. Buna halk arasında “Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmek…” diyoruz. Nasıl mı?
Çok güzel bir çizgi çizeriz önce. Ama sonra beğenmeyiz belki. “Şuna bir renk katayım.” diye düşünürüz. Renksiz güzel değildir hayat. Önce kırmızıyı alırız elimize. Kalpler kırmızı olsun diye. Sonra siyahı alırız, saçları boyamak için… Ucu körelmiştir siyahın, boyarken yüzlere taşar ve kararır yüzler. İnsanlar yalan söylerler, iftira atarlar.
Yanımızda kalan bir tutam umutla doldururuz bavulumuzu ve çekip gideriz hayattan. Bizden geriye ise sadece bir fidan kalmıştır…
Fidan büyür, ağaç olur.
Yaşlı ağaç yeni nesle bizim hikâyemizi anlatır ve bir söz iliştirir hayata…
“Hayat silmeden resim yapma sanatıdır.”
SADE GEVREK SİMİİT
Doktorun unundan
Şadırvanın suyundan
Şimdi çıktı fırından
Sade gevrek simiit.
Nedir simit?..
Hem yumuşak, hem gevrek hem de mükemmel derece lezzetli, nerede olsa hayır diyemeyeceğimiz lezzet…
Osmanlı İmparatorluğu’nda uzun süre birlikte yaşamış olan Rum ve Türklerin ortak yeme zevklerinden biri de simittir. Yunanca’da “Kuluri” olarak adlandırılan simit , bizim dilimize Arapça’daki Semid’ den geçmiştir…
Eskiden simit deyince akıllara yoksulun ekmek kırıntısı gelirdi. Şimdi ise simit saraylarının kralı.
Hani attan inip eşeğe bindi, derler ya!..
Simit, eşekten inip ata bindi.
Bir daha da hiç inmeye niyeti yok gibi.
Hak ediyor mu bu kadar ilgiyi simit?
Bursa Tarihi Abdal Simit Fırını’ndan bir simit alabilmek için belki de yarım saat beklersiniz. Ama inanın bana, beklediğinize değer bir tat alırsınız. Yani anlayacağınız simit bütün bunları hak ediyor. Hiç kıskanmayın.
Hiç kıskanmayın çünkü o da bizden biri.
Biz insanlar kimi duygularımızı dışa vurmaz, içimizde saklarız. Simit de öyle…
Biz sadece un, su, maya ve tuzdan oluştuğunu sanırken o bize verdiği mükemmel tadı pekmezinde saklıyor.
KIRK YILLIK HATIR
—Hoş geldiniz Nalan Hanım.
—Hoş bulduk Lale Hanım.
—Şöyle buyurun oturun.
—Teşekkür ederim.
—Kahve alır mıydınız?
—Orta şekerli olsun lütfen!
Evimize bir misafir geldiğinde, biriyle dertleşeceğimiz zaman yanında en iyi kahve gider. Sorarız “Şekersiz mi, orta şekerli mi, çok şekerli mi?” diye.
Hayat da sorar mı acaba bize “Nasıl istersin? Acılı mı, mutlu mu, şaşkın mı?” diye. Sorsaydı güzel olur muydu? Bu sorunun cevabını kahve bilir mi acaba? Kim bilir ne sohbetler dinlemiştir ağır ağır yudumlanırken.
Hiç düşündünüz mü?
Kahve aslında hayatın simgesi.
Şeker mutluluğu temsil ediyor sanki.
Telve… İçilmeden önce telvenin dibe çökmesini beklemek… Üzüntülerimizi anlatıyor.
Kahvenin ağır ağır pişmesi, bizim de hayatı ağır ağır, pişe pişe öğrenmemize benziyor.
Biliyor musunuz? Kahveden sonra su içilir derler ya!
Kahveden sonra değil önce su içmek gerekirmiş. Başta içilen su ile ağızda önceden kalan tatlar temizlenir ardından içilen kahvenin tadı uzun süre kalırmış.
Eskiden kahve içilen yerlere kahvehane denirmiş. Halk kahve ile ilk burada tanışmış, burada derdini açmış.
Bu kahvehanelerde günün her saati kitap ve güzel yazıdan bahsedilir, satranç ve tavla oynanırmış. Yani anlayacağınız kahve kültürümüzde de önemli bir yer tutuyor.
Kahve ile ilgili çok şey söylenebilir ama ben son olarak kahvenin kız isteme merasimlerinin de bir parçası olduğundan bahsetmek istiyorum.
Bu kız isteme töreninde kız, oğlan tarafına kahve yapar ve ikram eder. Evlenme çağına gelmiş kızlara sesleniyorum “Eğer evde kalmak istemiyorsanız kahvelere dikkat!”























