man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Yazar: Selman Demirci

Çıkarsız

Ellerim, ellerim semada kalsın bu gece.

Değerim bilinmesin, gözyaşım silinmesin.

Ne çıkar!

Melekler kanat kanat konuşlansın evimde.

Kayıtsız kalsın insanlar sevdama, davama

Ne çıkar!

Yüreğim hıçkırarak içli içli ağlasın!

Yetmez mi? İsimlerin en güzeli dilimde

Varsın küssün hayat! Alem bana sırt çevirsin

Ne çıkar!

Sönsün artık lambalar, ay çekilsin semadan,

Gökyüzü boşalsın, dökülsün bir bir yıldızlar

Ve bu gece odama rahmet yağsın nur dolsun!

Kalemim boncuk boncuk tespih olsun elimde

Dert, keder dağlar gibi sıralansa önümde.

Ne çıkar! Kalbim ilmek ilmek düğümlense,

Ne çıkar!

Ellerim, ellerim semada kalsın bu gece.

Muamma

Gözüm setrine medar neymiş bulmak tek işim.

Zait  tecessüs, zira setre medar benmişim.

(19 yaşında yazdığım ilk şiir müsveddesidir.)

Bebekler

Niye böyle bir yazı yazma gereği duydun diye sual edilse derim ki adeta yazmaya sevk edildim, sürüklendim. Daha evvel bu kadar kısa zaman diliminde bu kadar bebekle kaderimiz birleşmemişti sanırım. Gözlerinden sevgiyi devşirdim onların, yüreklerini basit bir tebessümle fethettim ruhlarına ince bir buse kondurdum. Işıl ışıl parlayan göz bebeklerine hayran hayran bakıp, tatlı bir gönül sarhoşluğunu yaşadım.

Ne güzel ve özel mahlûktur şu bebekler. Aman ya Rabbi, insanın içine ne büyük enerji dolduruyorlar. Ekseri gülücüklerine şahit oldum onlarla güldüm, el salladım onlara, kalplerini kalbime sevgi rabıtası ile bağladım durdum. Ve elbette onlara temiz bir dünya bırakamayışımızı içerledim, bu hal bilseniz yüreğimi nasıl dağladı. Bazen de donuk bakışlı ve soğuk vücutlu bebeklere yüreğim için için ağladı.

Minibüs yolculuklarımda rastladım üç dördüne. Çocuklar genelde sevmezler dakikaları aşan uzun yolculukları. Erken bunalırlar, ortalığı ayağa kaldırırlar. İlk dikkatimi çeken bebekle de böyle tanıştık. Ortalığı velveleye vermişti kerata. Babasının kucağında sakinleştirme sözlerine aldırış etmeden ağlıyordu. Bir iki yaş civarı bir erkek çocuğu… Üç sıra arkadan ona kendimi güçlükle fark ettirdim ve iki gözümü sıkıca kapatıp, açmayla dikkatini celbetmeyi başardım. Kendisine ziyadesiyle tebessüm armağan ettim. Kalbini bana verdi. Ağlamayı bıraktı gözlerini fal taşı gibi açıp beni seyre koyuldu. Hafifçe gülümsemeye başladı. El işaretlerime ‘gel gel gel’ diye sessizce eşlik edip çocuğu epeyce oyaladım. Babası da cep telefonuyla susturmaya çalışıyordu onu, annesi yandan bir şeyler söylüyordu. Derken kuzucuk elindeki telefonu bana doğru uzattı, bana hediye etmek istedi anlaşılan. Annesi babası da arkaya doğru baktılar gayriihtiyarî. Arabadan birlikte indik babasının kucağındayken elini tuttum ve ona veda ettim.

İkinci ve üçüncü çocuklarla da üç beş gün arayla minibüste tanıştık. Onlar da beni sevdiler. Birine el işaretiyle gel gel yapınca o da karşılık vermeye başladı, diğerine babası reklamlardaki bir melodiyi seslendiriyordu:”yüz on sekiz seksen seksen seksen…” Çocuk da “tekten tekten” diyip bizi güldürüp duruyordu. Bir başkasının başını okşadım hastanaye girerken, şaşkın ve ürkek bir tavırla geriye doğru çekildi. Biri araba beklerken annesinin elinden tutmuş beni şapkasının tereğinden hafifçe süzdükten sonra hiç pas vermeden annesiyle büfeden çikolata almaya gitti. Çikolata herşeyden kıymetlidir gözlerinde çocukların.

İkisini ise otopsilerde tanıdım. Camdan gözlerle boşluğa bakıyordular. Renkleri uçmuş sırtlarına ölü morlukları oturmuş yaşını doldurmamış zavallı bebeler. Otopsilere alışmamız zor olmadı ancak bu bebek otopsileri yüreğimizi hep sızlattı. Nasıl parçalandıklarını anlatmayacağım size. Hekim yanım bunun lüzumunu kabul etse da şair tarafım bu manzaradan hep hüzünle doldu taştı, kabullenemedi bu vakayı,içten içe bastı isyanı:” Bir şekilde hayatını yitirmiş şu yavrucaklara yaptığınız reva mıdır, hocam?” Sonradan öğrendiğimize göre otopsiye girmeyip bahçede bekleyen arkadaşlar aralarında “Bebek otopsisi bana sarmıyor” diye konuşurken duyup onlara “ne diyorsunuz” diye çıkışmış mevtanın yakınları,bir sürtüşme yaşanmış. Bu otopsiye girseler büyük bir ihtimalle kavga çıkarırlar yahut düşüp bayılırlardı. Her şey bir imtihan lakin dayanması güçtü. Zavallı masum yavrucuklar, ağır bir imtihandan geçen analar babalar ah…

Allah’ın ne büyük lütfudur bize bebekler. Her biri ayrı bir mucize. Muhabbetleri her türlü sıkıntı ve külfetin üzerinde. Sıcak, sımsıcak bir duygu sağanağı altında kalıyor insan. Şükrümüzü nasıl eda ederiz bilmiyorum Rabbim, nimetlerine nihayetsiz şükürler olsun. . .

Kalem’in Şahitliği

      Kalem bir bayram sevinci ile coştu, yazmak için sivrildi, kelama yürüdü. Soluk soluğa kaldı, vahyin önünde durdu, kıymetini müşahede etti:”Nun, Kaleme ve onun satır satır yazdıklarına and olsun.” Rabbinin huzurunda secdeye kapandı, ardından yola revan oldu. Hangi cihete yürüyeceği hususunda mütereddit Rabbine sığındı ve onun adıyla adım adım ilerledi, hamdetti yürüdü, şükretti yürüdü. Bu cümleye gelinceye kadar “ne”den bahsedeceğini bilmiyordu kalem. Bir parça şaşkındı. Biraz düşündü, derin bir nefes aldı ve kalem oğlunun hali pür melalini anlatmakta karar kıldı.

      Mihneti ketmetmekten hayâ etti lakin bin bir çeşit fikir ve hissi ibraz etmenin muhal olduğunu da itiraf etti. Hararetle yazmayı boynunun borcu bildi ancak hangi kelimeyi intihap edeceğini bilemedi. Ağır bir yükü hissetti omuzlarında, kırılayazdı. İki damla mürekkep süzüldü gözünden. Sonra hemen toparlandı tüm hızıyla yazmaya devam etti.

     Kalem, kurşun değildi. Her an hata yapılabilecek alelade, çalakalem karalanmış bir yazıya “alet” olamazdı. Başı sonu müphem bir kararsızlığa ve baştan savmışlığa tahammülü yoktu.

     Tükenmez değildi. Her faninin o yüce kudret kalemiyle yazılmış bir zamanda mutlaka tükeneceğine iman etmişti. Tükenmezlik vasfını bir küfür addediyordu. Zira bu bir ilahlık iddiasının tezahürüydü zannınca. Modern telakkinin isminin yanına raptettiği bu meymenetsiz ismi her duyduğunda damarlarındaki mürekkep çekiliyordu evvela, sonra beynine hücum ediyordu.

    Dolma kalem de değildi. Dolduruşa gelemezdi. Kendine müdahaleden hazzetmezdi. Kalitesizliğe, ise, kire bulanmadan helalinden temiz bir hayata talipti. Hakikat, katıksız mürekkebiyle emzirmişti onu ve artık mürekkebinin son damlasına kadar bu uğurda mücadele edecekti.

    Kalem oğlu ne için yaşardı. Hakikatin şahidi olmak yahut koca bir hiç. Hemcinslerini düşündü. Medya patronlarının, ordunun, iktidarın, dünyadaki hâkim güçlerin gölgesinde Hakk’a küfredenleri düşündü. Satılmış kalemleri, hakkı haykırmaktan içtinap eden ödlek kalemleri. Neyin mücadelesini verdiğini bilmeyen, itikadının künhüne erememiş, sistemin borazanlığını yaptığının farkına bile varamayacak kertede şuursuz ve cahil kalemleri…

     Kılıç olup harp etmek istedi. Hak ile batılı birbirine mezcetmek isteyenlerle kim mücadele edecekti? Post modern algının silikleştirme, bağlamından koparma, reddetmese bile ince bir eklektizmle aslının yerine yumuşatılmış, oradan buradan aşırılıp kendisine yama edilmiş sahte bir algıyı ikame etme politikalarından ürktü ilkin, sonra Rabbine güvendi. Bunu teşhir etmeye memur kaç kalem vardı?

    Kılıç olup cenk etti kalem, dua olup yakardı, Bu yolda şehit olmayı diledi yahut hayatının son anına kadar hakkı yazan bir şahit. Acziyetini bildi hidayete talip oldu, dosdoğru yolu niyaz etti yürüdü. Onun yolunda yazmaktan büyük bir şeref ve izzet olmadığını ikrar ile yürüdü. Yazılması elzem yığınla mevzuu şimdilik üç noktanın en geniş şümulüne bıraktı. . .

mektep

SEMA, bereketli yağmurların habercisi
Ancak rahmetini neden esirger ki BULUT?
Beklenen tek sağanak, hazır Nuh’un gemisi
TURAN şu; bak SEMAYA, yıldız kaydı kalem tut.
İlham olsun ŞAHİNİN heybetli, asil sesi.

BAŞARAN başardı da biz kaldık yolda yayan.
Kesildi KILIÇ sesi, ŞİMŞEK sesi. Ne oldu?
Asra ant içme vakti, olalım yola revan.
Sabrı kuşanın dostlar, vaktimiz çoktan doldu.
Salih amelse kalem, buyurunuz şimdi o an!

4 / 11234