Yazar: Mustafa Atalay
Kaybolan Gözyaşlarım..
Karanlık gecelerin kuytusunda yoldaşım.. Çaresizliğin elinde neden bırakırsın beni bir başıma?. Korkularıma ortak yanım, içimde taşıdığım umut ışığım, olmuyor sensizlik..Gittiğin yerden kaç gel bana geri..
Sars bedenimi/yüreğimi/ruhumu kaldığın yerden. Saç bitmek bilmez isteklerimden kıvranan zerrelerimi ki lavlaşmış sözlerimin yaktığı yürek ateşim sönebilsin. Ve ardından taptaze bir baharın kapısına gelebilsin umutlarım..
Bırakma dalga dalga savrulan nazenin ruhumu, sessizliğin kıyısına vur bedenimi.. Gel hadi ne bekliyorsun.. Bilmez misin gözlerim kuru çöller misali çatlamaya yüz tuttu? Göz bebeklerim ise bir bebeğin ağlayışında seni gözler oldu.. Etme daha fazla eziyet, kaç gel gittiğin yerden..
Yetmedi mi bu ayrılık? Artık k/asılıyor vicdanım hiç bilmediğim bir darağacının kıyısında. Halime sûkut eder oldu zihnim. Sözlerim yollarda kayboldu seni ararken..
Ya dualarım? Bilmiyorum, ulaşır mı ki sensiz derûniliğine? İliştirebilir miyim “Hakka giden yolculuğunda” hakikatin bir veçhesini daha? Yoksa yitip giden her şey gibi o da kayıp gider mi bilinmeyen anlara?
Vazgeçtim gel artık tüm mutluluklardan, hüzün yanımı da yoluna kurban edeyim gel artık..
Ben, benden utanır oldum bilir misin? Gel, çöz ilmik ilmik beni. Utanır halimden bir “u” sal dört bir yana ve tanı(nı)r kıl beni.. Hadi ondan da vazgeçtim, sadece beni Bir kez tanınır kıl, Bir ve Tek olana bir kez..
Yetmezse tüm bunlar yatırsınlar bedenimi teneşire. Ki ancak o paklar sensiz bedenimi ve o tanınır kılar bir taziye merasiminde kaybolmaya yüz tutmuş ismimi..
Dökül ne olur yitip gittiğin gözlerimin pınarına. Ak, kanayan ruhumun orta yerine. Kaskatı kesilmeye meyilli yüreğimin sevgi filizini susuz bırakma.. “Dosdoğru” yolun bedenimde/ruhumda bıraktığı derin yaraların acısını sadece yüreğime yükleme..
Yardım et ne olur..
Nefesim tükeniyor.. Gel bari sen tüketme beni. İnci tanelerini bırak yanaklarımın üstüne. Kayıp git dudaklarımdan, geriye tuzlu yanın kalsın dilimde, damağımda..
Gel, beni kendime getir, beni özüme döndür, beni ilk günüme eriştir..
Ağlamanın olağan olduğu vakitten ayırma beni, açılsın görmeyen gözlerim. Yaksın ciğerlerime dolan hava, ağlayışlarıma şahit olsun.. Ben ise her şeyden habersizce döküleyim seninle yeniden. Sevinsin ben ağlıyor olsam da bazı gözler ki var olabildiğimi bileyim/bilsinler..
Hâlâ dönmeyecek misin? Yoksa kayıp giden bu acizin arkasından, sahte gözlerin kurumaya yüz tutan pınarlarına karışıp, sahte sahte dökülmek mi istersin, kendine bile yabancılaşmış yüreklere?..
Neden susuyorsun ki, neden bekliyorsun ki; cevap ver(ebil)ir misin, ortaya çıka(bili)r misin ben de kaybolmadan?..
Yağarken yağmur Üsküdar’a..
Üsküdar sokaklarına usulca yağmur çiseliyor. Hayaller unutulan toprağa düşüyor damla damla.. Taşlarla bezeli sokakların isimleri siliniyor levhalardan. Her sokak birbirine benziyor, her sokak aynılaşıyor gözlerde.. Adımlar kaybolan umutlarını isimsiz/kayıp sokaklarda arıyor ümitsizce..
Simsiyah bulutların gölgesinde bir katrelik değeri olan her şey hükmünü yitiriyor. Zaman bir başka dökülüyor kaldırımlara. Akıyor durmadan umutlar, birikiyor köşe başlarında.. Adımlar fark edemiyor, çukurda biriken umutları ezip geçiyor apansızca. Yalnızlaşıyor sokaklar hızlı adımların ardından.. Kalakalıyor yapayalnız, yerde çamurlu üç beş ayak izi ve bir de unutulan umutlarla..
Gök açmış bohçasını sergiliyor hünerini ısrarla, ahdin yeni damlalarını.. Hayat sözleşmesine dökülen imzanın mürekkebini.. Yanaklara konuveren unutulmadın öpücüğünü.. Görmeyen gözlere dokunan umut damlasını.. Esaret altında sızlayan ve çorak gönüllere sunulan yeni bir hayatı..
Üsküdar sokakları rahmeti soluyor topraktan.. “Sırası mıydı şimdi?” sorusu yankılanıyor koca bir binanın saçakları altındaki sığınak bedenin dudaklarından.. Az ilerde söylenenlerden bihaber, sıra kimin acaba diye düşünüyor karacaahmet.. Toprağın altındakiler duyuramıyorlar seslerini ötelere.. Bir damla düşüyor kabrin üzerine. Bir gül başını kaldırıyor topraktan..
Umut dağıtıyor kara bulutlar yüreklerdeki ateşlere.. Ateşler küle dönüyor bir daha yanmamak adına. Küller rüzgarın kucağına sığınıyor sessizce. Savruluyor dallara iliştirilen hayaller, küllere karışıyor.. Şerrin damarlarında bir hayır dolaşıyor, kimse inanmıyor.. Soluklar kesiliyor karanlık kaldırımlarda..
Kulaklar.. Sağırlaşıyor kulaklar, duymak bir meziyet şimdi bu sokaklarda, sanki daha önce değilmiş gibi.. Gözler bir sonraki uyarıya kadar görmüyor, sanki önce görüyormuş gibi.. Diller lâl oluyor kelimeler yüreklere sığınıyor, nefesler.. “Hû” diyor nefesler.. O’nu zikrediyor.. Kendilerinden geçiyor.. Sonra bir ayete takılıyor yürekler, fark etmeden: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
Üsküdar sokaklarında gün batıyor.. Adımlar aradıklarını buluyor tanıdık sokaklarda.. Yağmur olanca mütevaziliğiyle yine çalıyor toprağın kapısını.. Yürekler ahdini yeniliyor sırılsıklam.. Ümitler filizleniyor gönüllerde.. Hasret yerini vuslata bırakıyor.. Bir müjde bekliyor yürekler.. Aradıkları müjdenin yanı başlarında, şah damarı yakınlığında olduğundan habersizce.. Bekliyorlar.. Ara(la)mıyorlar.. Oysa: “Yaratıcıları onlara küsmemiş ve darılmamıştı” bundan daha büyük müjde mi vardı? Bundan daha büyük umut mu vardı?
























