Yazar: Mustafa Atalay
Bir Musibettir, Yaşamak, Bin Nasihat
Kaygılanma küçüğüm…
Yalnızlığa bürünelim bu gece. Sabahın kıyısına ulaşıncaya dek, dolaşalım delice şerrin damarlarında. Özgürlüğüne kavuşturalım umutsuzluk zehrini yorgun sokaklarda. Ellerini umuda açan bir dilencinin, sigara kokan nefesinde bulalım ölümü. Ölüm alalım narin bedenlerimize. Ölüm olalım.
Düştüğün yerden kalk artık küçüğüm…
Gözlerinde tükenen dünya coğrafyasının dört bir tarafına uçurtma yollayalım. Çılgınca sabaha kadar dualar edelim seninle. Başımızı utancımızdan kaldırmayalım secdeden. Unutalım gitsin hayatı. Rüyalarımızda gezelim tüm kâinatı. Sevinçlerine ortak olalım uçurtmalarımızın. Sonuçlara ne de çok sevinelim, bu sevinçle uykudan uyanalım, bu ateşle…
Hayalin yamacında tutunalım gerçekliğe. Hayy olandan alalım yüreğimizdeki güç ve enerjiyi. Kavrulan benliklerin acı yüklü yaralarını kapatalım seher vaktinde. Tespih taneleri gibi dağılalım kan kokulu kabuklara ilişmeden. Sonra tırnaklarımızla kazıyalım yaptıklarımıza aldanarak. Neye aldandığımızı bilmeyelim sorulan sorunun… : “Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
Neydi bizi aldatan küçüğüm…
Bağrı susuzluktan çatlamış, bir yavru ceylan ürkekliğinde yaklaşırken nehrin kıyısına, bilebilir miydik sinsice yaklaşan bir aslanın tam da peşimizde olduğunu? Susuzluktan dönmüş gözümüz görür müydü başkaca planların parçası olduğumuzu. Azgınca koştururken arzularımızın peşinden, arzularımızın da bizim arkamızdan delice koşturacağını nasıl bilebilirdik? Durmadık, biz koştuk/kovaladık, o kovaladı… Biz yakaladık, o yakaladı… Yakala(n)dık… Yakalananlar ondan değildi. Talut yakalanacağımızı biliyordu, uyardı bizi…
Ağacın uzağında duran masum gözler, yapma dercesine baktı gözlerimize. Ölümsüzlük meyvesine ulaşırcasına kana kana içtik sudan. Kanaya kanaya yaralarımız kabuk bağlamaz oldu. İçtiğimiz su canımızı acıttı. Suyun zehrinde kavruldu midemiz. Boğazımızda kaldı acısı hatıraların. Dilimize tutunmadı kelimeler. Dilimiz eridi… Kaybettik… Talut kendinden kabul etmedi bizi…
Neye tutunsak bizi tutabilir ki küçüğüm…
Gel şaşıralım en iyisi. Şaşkınlığın makamına tutunalım. Kendimizden geçelim. Kendimizi de geçelim. Duamıza ses kanadı takalım. Bırakalım, göklerin kapısına kanat çırpsın haykırışlarımız. Müsennâ şaşırsın durumumuza:“Allah’ı sevdiğini söyleyen ama onunla huzur bulamayan insana şaşıyorum.” Bizim şaşkınlığımıza şaşıran bu insanın söylediklerine de biz şaşıralım. Ve aşkın kanatları duanın kanatlarına dokunsun: “ Âşık insanların Allah’a en yakın olanıdır, çünkü her an O’nu görür”
Gözlerimizde biriksin O’na dair ne varsa. Korkalım, bir anda yanaklarımıza dökülmesin diye sakınalım. Saklayalım en mahremimizde, yüreğimizde. Filiz versin hakikatler, dallansın, budaklansın. Meyvelerden sakınalım. Kelimelerimizi toplayalım güneşin ilk ışıklarında. Mağriplinin peşine düşelim güneş yükselirken üzerimizde: “İnsan, sürekli Allah’ın huzurunda olduğu düşüncesine ulaşmaksızın, benliğin engellerini aşma yönünde bir atılım gerçekleştiremez.”
Tutunalım yukarıdan uzatılan ipin ucuna. Sımsıkı sarılalım, terlesin avuçlarımız, kan ter içinde kalalım. Bırakmanın derin boşluğuna düşmeksizin, bırakalım tüm hesabi ticaretleri. Hasbi bir ticarete buyur edilen kul gibi davranalım. Ahiret karşılığında *ellerimizi borç verelim: “Allah’ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O’na verecek olan kimdir?[Bakara,245]
Ne dersin küçüğüm, “kim” olabilecek cesaretimiz var mı?…
İyisi mi boş ver tüm bunları küçüğüm…
Bak, güneş doğuyor secdeden kalkıyor kâinat,
kaygılarından sıyrılmak için izle(n)meye ne dersin?…
*” Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir.[Şûrâ, 30]”
Kalplerde olmayan
Yazmak güzeldir. Bir bahar muştusu taşımaktır kâğıda. Belki de ağaçlardan müteşekkil kâğıda ağaç gibi çiçek açtırmaktır. Bu yüzden kâğıda tutuşmuş her yazının, kâğıt için bir bahar olduğunu düşünürüm.
Yazılar kelimelerden oluşur. Yani kâğıda bir nevi kelimeler bahar getirir. Sadece kâğıda da değil, gönlümüze de bir bahar getirir. Yazmak bu anlamda bahara ortak olmaktır. Her yazının başlangıcı bahar, bitimi bir başka bahardır. Kış ve yaz ise bu iki bahar arası yoldaş olur kalemimize/klavyemize…
Kış ve yaz baharlarımızın niteliğini belirler. Yazarken yazımıza da taşıdığımız kış ve yaz, aslında hayatımızın en temel iki mevsimidir. Doğumumuz bir bahar, ölümümüz ise bir başka bahardır. Hayatımızın en temel yılları kış ve yaz arasında geçer. Hayatımızın en çetrefilli yılları, en değişmez değerleri değiştirmeye kalkıştığımız yıllar yine kış ve yaz mevsimine denk gelir. En olgunlaştığımız yıllar yazımızdır, daha sonrası için kışımıza gözlerimizi diker ve ona doğru yol alırız. Ve son baharımız ile gözlerimizi kaparız. Arkada bıraktığımız ise bir kâğıt üzerine karalanmış yaşamı ifade eder. Ya da bir mezar taşına kazınmış iki tarih arası ince bir çizgiyi…
Vahyin iniş süreci ile başlayan İslam da baharını yaşamış ve yaz geldiğinde Uhud eleği ile adeta iman edenler ile iman etmeyenler elenmektedir. Kaygılar, umutsuzluklar, nefsin istekleri ve imanın sükûneti… Bu elek öyle bir elek ki, burada iman elenmektedir. İman eleğinde umutsuzluğa, kaygıya, mal ve servet hırsına yer yok… Ganimet peşinde koşmak, can sevgisi ve Peygamber sonrası dağılıp gerisin geri dönmek… Vahiy her an duruma müdahalede bulunmakta ve söz gittikçe ağırlaşmaktadır. Zira söz söylemenin ağırlığını bilmeyenlerce ortaya bir söz konulmuş ve buna riayet edilmemiştir. Ve sonrasında durumu kurtarma kabilinden sözler söyleyenlere ve bu iş başımıza neden geldi diyenlere vahiy eşsiz bir cevap vermektedir:
“iki ordunun harpte karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah’ın izni ile gerçekleşti. Bu, Allah’ın (gerçek) müminleri belirlemesi içindi; (ve yine,) ikiyüzlülük yapmış olanları ve kendilerine: “Gelin, Allah yolunda savaşın” yahut, “kendinizi savunun!” denildiğinde, “Eğer savaş(la sonuçlanacağın)ı bilseydik elbette arkanızdan gelirdik” diye cevap verenleri ortaya çıkarması içindi. Onlar, o gün, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyerek imandan çok irtidada yaklaştılar. Hâlbuki Allah, gizlemeye çalıştıklarını çok iyi bilmektedir. (Ali İmran, 166-167)
Söz söylemenin ağırlığını bilmemek ve söz söylerken yüreğine bakmamak… Dilimize güzel sözcükler tutuştururken gönlümüzde başka hesaplara dair cümleler kurmak. Vahiy bu ikicikli duruma müdahale ediyordu, niyetleri ortaya döküyor ve kalbinde olmayanı söyleyenlerin inkâra yaklaştığını ifade ediyordu. Ve sözün ahlaklı olanını ortaya koyuyor, bu şekilde sözün değerlisini değersizinden eliyordu.
Bugün yazı yazanları daha doğrusu hakikatin taşıyıcısı olanları hep Uhud’da hayal etmişimdir. Sözlerin güzelini süslü bir şekilde sunanlar kalplerinde bunu taşıyorlar mıydı? Yoksa kalplerinde olmayanı dillerine dokundurarak sözü öldürüyorlar mıydı, sözü ruhsuz mu bırakıyorlardı? Ve böylece imana yaklaşacaklarını düşünüp, imandan uzaklaşıyorlar mıydı?
Sorulara cevaplar tutuşturmak yazı yazanların veya konuşanların işi. Ben de acizane, bu yazıyı sonlandırırken düşünüyorum şimdi. Bu kısacık yazıda acaba “iman”a mı yakınlaştım yoksa “inkâra” mı?
Kirli Fetva
Tir tir titriyordu. Yüzüne değen soğuk suyun vücudunda bıraktığı etki değildi bu titreme. Hava sıcaktı, hatta soğuk bir ter boşalıyordu saçlarının arasından. Hasta değildi. Titriyordu, annesine baktı, bir de aynaya… Kendine yani, kendisi sandığı görüntüsüne…
Aynada daha önce hiç bu kadar çok izlememişti kendisini. Saçlarını bu kadar fazla taramamıştı ince ince. Uçlarına tutunmuş hüzünleri tarağın dişleri arasında kaybetmeye çalıştı. Sonra sarı saçları arasında dolanan hüzün yüklü kırmızı tarağa baktı uzun uzun. Sonra gözlerini aşağı doğru kaydırdı. Üzerindeki üniformanın bedenini kaplamasına ve buna itiraz edemeyişine şaşırdı. Oysa daha düne kadar böyle bir üniformayla uzaktan yakından bir bağlantısı yokken, bugün girmiş olduğu bu şekle bir anlam veremiyordu. Ağlamalı mıydı yoksa gülmeli miydi uzun bir süre kararsız kaldı. Benliğini kavuran sızıları annesinin telkinleri gidermiyordu nedense. Bir yerlerde yanlış bir şeyler vardı ama…
Başına geçirdiği şapkası saçlarını örtmüyordu. Adım adım inerken merdivenlerden, gözlerine döküldü ve yanaklarına süzüldü hayalleri. Her biri birer damla olarak düşüyordu merdivenlere. Her bir damla tuz buz oluyordu şimdinin acımasız kollarında…
Tek tesellisi az da olsa gözlerinde birikmiş damlalardı… Hayallerini hatırlatıyordu kendisine… Fakat merdivenlerin ucunda bekleyen annesi, bu tesellisini de çevik bir hareketle gözlerinden almıştı. Ne yapıyorsun demeye kalmadan silivermişti hayallerini… Umutları, heyecanları, istekleri ve daha kurulmamış hayalleri bir mendilin derinliklerine gömülmüştü. Buna sadece seyirci kaldı, müdahale edemedi, dur diyemedi… Annesinin dudaklarından savrulan teselli sözlerini zihninde toparlayamadı. Ne dediğini anlayamadığı annesinin gözlerinin içine baktı. Buna annesi de bir anlam veremedi…
İçinin rahat olması gerekiyordu. Ne de olsa, derin(!) bilgisiyle insanlara rehberlik yapan hocaların vermiş olduğu fetvalar sonucu kabul etmişti bu yolu. Fakat bir yanı bu durumu kabullenirken diğer yanından sürekli isyan sesleri yükseliyordu.
Bu yerlerde Müslümanlar da yer almalıydı… Bir yerlerde Müslümanların yer alması gerekliliğinden o an nefret etti. Bir yerlerde yer almalı mıydı Müslümanlar bilmiyordu, eğer almalı iseler neden bu kendi olmuştu? Kendinden başka Müslüman yok muydu?
Benden başka Müslüman yok mu dedi adımını dışarı atarken…
Annesi boş boş baktı gözlerine…
Babası vefat edeli nice zaman olmuştu.
Babası kendisini görse ne derdi, merak etti…
O şimdi bir polisti. Saçlarını şapkasının altına gizlemek zorunda kalan bir polis…
Başörtüsüne uzanan kirli emellerin mağduruydu.
Kirli fetvaların…
“Kırılmayan Oyuncak: 3,5 TL”
İzlemek bir lezzet… Seyreylemek, bir şeylerin var olduğuna şahitlik etmek ayrı bir mutluluk veriyor insana. Tüm kaygılardan uzak, sadece izlemek ve bir şeyleri vesile ederek, her an her şeyi oluş sürecinin iklimine taşımakta olan ve yokluktan varlığa çıkaran Yaratıcıyı hatırlamak…
Otobüs yolculuklarım, genelde araya pencere girmesine rağmen, dışarıyla en çok irtibat kuruduğum mekânlar olmuştur. Otobüs içerisinde, koltuklarına kurulmuş ya da ayakta durduğunu fark edemeyecek kadar dünyalık kaygıların ağırlığı altında kalmış, kimi yüzlerin asık, kimilerinin kaygılı ve kimilerininse hüzünlü haline tanık olmaktansa, varlığın o eşsiz korosuna dâhil olmak… Bu bana daha anlamlı gelmiştir her zaman.
İşte o anlardan birinde, bir mağazada yer alan yukarıdaki yazı dikkatimi çekti: “Kırılmayan oyuncak 3.5 TL…” Oyuncakları yakından görme şansım yoktu ve ilk aklıma gelen şey, “ne güzel kırılmayan oyuncak yapmışlar” cümlesi olmuştu. Aslında kırılmayan oyuncak fikri gerçekten de orijinal bir fikirdi. Fakat muhtemelen o fiyata kırılmayan bir oyuncak olması da imkânsızdı. İmkânsız da olsa, var olan bu iddia üzerine düşünce dünyamdaki yolculuğa devam ediyordum. Tâ ki bir yerlerden akıp giden bu fikirlerimi sorgulayan bir ses işitene kadar. İrkildim birden… Kırılmayan oyuncak fikrinden hoşlanmayan bu ses, kırılan oyuncak üzerine düşünmemi istiyordu.
Çocukluğumda aynel yakin bir durumda müşahede ettiğim kırılan oyuncak ve etkileri üzerine birçok fikir fırlıyordu zihnimin köşelerinden. Kendimi bu düşüncelerin akışına bırakmıştım:
“Öncelikle, oyuncakların kırılmasıyla birlikte hayata en çok bağlandığınız noktanın kırılmasına şahit oluyordunuz. Yani küçücük zihninizin büyükçe bir dünyayı algılaması ancak kırılan oyuncaklarla gerçekleşebiliyordu. Suçluluk psikolojisiyle ilk kez o an tanışmış oluyordunuz. İlk gözyaşlarını bir bilinçlenme vesilesiyle o günlerde döküyordunuz. İlk korkularınıza, ilk heyecanlarınıza kısaca tüm ilklerinize kapı aralıyordu kırılan oyuncak. Düşünce dünyanızı, sizin zannettiğiniz nice şeyin bir gün elinizden kayıp gideceği fikrine alıştırıyordu.
Büyüdükçe oyuncaklarınız farklılaşıyordu. Dünyayı bir oyun oynaş yeri sanıyordunuz. Küçücük zihniniz büyüdükçe, kırılan oyuncak fikrinden uzaklaşıyordu. Kırılmayacak, sonlanmayacak, hiç bitmeyecek bir dünyada yaşadığınızı düşlüyordunuz. Büyüdükçe kendinizden uzaklaşıyordunuz. İlklerinize aşina olup, hiçbir sorumluluk hissetmiyordunuz yaşadıklarınızdan. Öyle ki kırılan dünyanın kırılmaması gereken kalplerini kırmaya başlıyordunuz. Ve bunu hiç umursamıyordunuz.
Belki daha nice şeyin ellerinizde kırıldığını ilk defa fark ediyordunuz. Yaşamın bu acı yönüyle ilk defa karşılaşmanız sizde daha derin yaralar açıyordu. Kalbinizin kırılmasıyla birlikte o büyülü dünyanın rüyasından uyanıyordunuz.”
Bu düşünce fırtınası ineceğim durağa kadar devam ederken, kırılmayan oyuncak fikrinin bir delilik olduğuna kanaat getirmiştim. Ve insanı düşündüğünü söyleyen her temel düşünce sisteminin, insana kırılmayan oyuncak vaat ettikçe, insanı kendisinden, varlığından ve hakikatinden uzaklaştırmaktan başka bir sonuç elde edemeyeceğini bir kez daha anlamış oldum:
“İnsanı modern dünyanın oyuncaklarıyla ne kadar oyalarlarsa oyalasınlar, bir gün bu oyuncakların kırıldığına hep birlikte şahit olacağız… Tüm üretimlerinin kısır döngüye girdiğini aç bir şekilde etrafa saldırdıklarında göreceğiz. Hatta görüyoruz da… Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmayandır. Uyanık olmalı ve yeni nesillere kırılan oyuncak metaforu üzerinden hayatın gerçeklerini anlatmalıyız/ yaşatmalıyız. Aksi halde teknolojinin eline sorgusuz sualsiz emanet ettiğimiz kardeşlerimizin/çocuklarımızın kırılgan bir hayat algısına sahip olmasını bekleyemeyiz. Mükemmeliyetçi bir nesil yetiştirmiş oluruz… Evet, şu an belki de en büyük tehlike bu olsa gerek…”
Kırılmayan oyuncaklara sahip mükemmeliyetçi bir nesil… Ne kadar da acı kokuyordu bu cümle… Kalbimi kırmıştı… Bunu düşünmek bile istememiştim, şimdilik…
Dur(may)an Dünyamda Tüken(t)mek..
Durdu dünya..
Koptu fırtına, en orta yerinde hayallerimin.. İçine sığınacağım bir ben bulamadım. Savurganlığıma ortak buldum kendimi. Şimdi zordu nefes almam. Bu dünyada nefes, ne zaman alınır-satılır bir meta olmuştu..
Hesapların yanlışlarında doğruya ulaşmak beyhude bir çabaydı. Sevgilerin kıskacında özgürleşmekten bahsetmek garip bir rüyaydı sadece. Her şeyin varlığa yüklediği anlamı alıp, kendince(kimilerine göre özgürce) varlığını bir şeyler üzerine ikame etmek boşa kürek sallamaktı. Anlam insanın kendisinde saklıydı..
Zor olanı seçmek gerekiyordu. İnsanı zorlayan hakikatin kaderine bu denli bağlı bulunuşumuzu daha başka bir şey açıklayabilir miydi? Seçeneklerce çizilen yolların kesiştiği yerde kısa bir mola istemek, nefes almak ve görmemiz gereken noktadan her bir şeyi görebilmek.. Kolay değildi elbette. İnsan zor olana talipti. Dağların parçalandığı yerde sabit kıdem ayakta durmak, zoru seçmenin beliğ bir anlatımıydı şimdi. Sonlara bağlı insanın baştan kaybettiği yer de tam burasıydı. Azizlik ve Hakimlik makamından rol çaldıkça dağlar gibi parçalandığının farkında olmamak.. Ve bu söylemin sadece okuyucusu olmak..
Tükenmek gerekiyor. Tüketmek gerekiyor imkânları. Adımları atılmaz kılmak gerekiyordu. Düştüğümüz noktada ellerimizi tutması için O’na yalvarmak gerekiyordu. Tüm bu gerekliliklerin ortasında kendimize dönmemiz ve kendi kendimizi şu hitaba muhatap kılmamız ise.. Evet, bu gerçekten bir elzemdi: “Ey insan! Tükendiğini ispat et!”
İnsan tükenir mi sorusunu fazla eşelemek istemiyorum. Bildiğim, öğrendiğim; insan tükenir, imkan tükenmez. Dikkat edersek, hayatın yoğrulduğu kalbimiz de bu hakikati fısıldıyor sürekli bize.. Tüm bitimlerin arkasında saklı heyecanla sürekli yeniliyor kendini, evrilip çevriliyor.. Tükenmek, yeni başlangıçların ilk adımıydı. Yeni umutların pusulası.. Yeni hayallerin çerçevesi..
Zaman kavramının alacakaranlığında sığınmak lazımdı her şeyin Sahibine.. Sığınak kılmak, varlığı kalbe.. Var olmanın insana verdiği heyecanla kalbi beslemek ve onu bırakmamak.. Olan bitenin sınırları içerisinde, olan bitene müdahil olmak.. Dökülen yıldızların, dürülen güneşin, kaynayan denizlerin ve öldürülen benliğin kıskacında.. Şehvetin vahşiliğinde yüklenilmiş, hazza dayalı sistemlerin kucağında zamanın döküntülerine şahit olmak, sadece şahit olmak.. Ve kıvrılmak kendi içine ve tükenişinin meşruluğunu, tükenmeyenlerin nefeslerinde saklı aminlerde aramak.. Ne zor..
Ben uzaklaşıyorum sözcüklerimden, ben uzaklaşıyorum kendimden, ben uzaklaşıyorum kendime yakın kıldığım her şeyden.. İlmel yakîn biliyorum cehennemimi.. Aynel yakin hissediyorum.. Anladım ki ben tükenişimi geçici nimetler üzerinden konuşuyor(muş)um. Oysa ebedi nimetlerin sınırsızlığında sınırlılığın hesabını vermek, tutkuyla biriktirdiğim günahlarımın sızısında kabirlere uzanan bir hayata sahip olmak.. Evet tüm bunlar tüketirken beni.. Dünyanın durduğunu zannederek yazdığım bu yazıda bile akan zamanı durduramamam.. Mağdur edebiyatına kurban giden, çabaladığıma dair söylemlerimin karşılığını alacağıma inanamamam.. Ve tüm bu karmaşanın ortasında umuda dair heyecan taşımam.. İnsan olan beni, ne kadar da çıkmaza sokuyor..
Oysa dünya durmamış, ben öyle sanmışım.. Ne de zorla(n)mışım..























