Yazar: Merve Yuce
Dost
“Ve dedik ki: Ey Adem, sen ve eşin cennette yerleşin. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz”
2:35
Ve şeytan onları kandırdı… Böyle başlamıştı Ademoğlunun ‘dünya imtihanı’ Bezm-i elest’te söz verip de en ağır yükü sırtına alan ruhlar bir bir gönderiliyordu bu meydana. Tabi ki hafızalarında bir şey bırakılmıyordu; yoksa imtihanın sırrı mı kalırdı canım!
Hikayemiz de tam olarak burada başlıyor zaten:
Dostlukları ta oradayken başlayan ve asla ayrılmak istemeyen iki nazlı ruh varmış. Çokça sevdikleri Rabb’lerine söz vermişler, yalvarmışlar ve neticesinde aynı kıtaya hatta aynı ülkeye hatta aynı şehrin aynı semtinde çok yakın iki sokağa hatta insan olarak hatta ve hatta aynı cinsiyette gönderilmişler dünyaya. İçinde bulundukları cumhuriyetin özel olarak kutladığı iki ayrı bahar gününde birer cemre gibi düşmüşler yuvalarına… Fakat yüce yaratan(cc) bu ruhlardan daha olgun olanını bir sene önce göndermiş yeryüzüne; çocuk tabiatlı olan diğer kuluna gerektiğinde ablalık yapması için.
Derken aradan yıllar geçmiş.. İmtihan bu ya, iki kul da birbirlerine çok yakın oldukları halde bir türlü karşılaşmamışlar: sene 2007 olup aynı hedef için aynı kursa gitmelerine kadar. Her şeyi hakkıyla bilen Allâm Allah bu kullarının tembellik -yani afedersiniz- ağırkanlılık özelliklerini de bildiği için, koca sene aynı mekanda birbirlerini bulamazlar diye tutmuş birde aynı sınıfa yerleştirmiş onları. İlk zamanlar pek yakınlaşmasalar da içlerindeki binbir melek “Sen onu bir yerde gördün! Hem bak yüzü ne kadar da tanıdık” diye dürtükleyip durmuş ikisini de…
Nihayet içlerinden(!) gelen bu sese kulak verip samimi olmaya başlamış bu nazlı kullar. Kimi zaman bir akşamlık ayrılığa bile dayanamayıp soluğu telefonda almışlar kimi zaman buna bile dayanamayıp sabaha beraber uyanmışlar.. Hasılı artık yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuş bu kulların.. Aslında ‘artık’ demek yanlış olur ‘kaldıkları yerden devam etmişler dostluklarına’ demeliyiz.
Bu güzel günler su gibi akıp geçerken devlet ana suya koca bir taş atmasın mı? Allah’ın kanununun üzerine kanun uydurup bazı gençlere ülkelerinde eğitim hakkı sunmuyormuş bu devlet! Bu yüzden kızlardan birisi başının tacı ‘bir metrelik bez parçası’ için gurbet içinde gurbet yaşamaya gitmiş taa uzaklara… Fakat bu ayrılık onları sadece maddeten ayırabilmiş; manen daha da yakınlaştırmaya başlamış. Bu imtihanın ağır şartlarına ‘zor sorular çalışkan çocuklara sorulur’ diyerek dayanmışlar. Uzaklara giden kul, mücadeleden yorulduğunda soluğu yine telefonda alır, arkadaşının sesini bir büşra* bilerek doldururmuş içine. Bazen –burada olsaydın-la başlayıp da sonunu getiremediklerinde ikisi de gökyüzüne bakar ve o zaman hikayenin en başını hatırlayıp –hamdolsun-larla tamamlarlarmış cümlelerini..
Gurbetteki nazlı kul anavatanına döndüğünde telefonunu ayrı bir mutlulukla açarmış. Çünkü her zaman annesinden bile önce candostu ‘hoş geldin’ dermiş ona. En sevdiği şehrin gizli köşelerini beraber keşfederler, Boğaz’ın cennetmisal manzarasına el ele atlarlarmış. Onlar için mutluluk; bazen küçücük bir dükkanda çikolata kokulu kocaman suskunlar demekmiş, bazen de birbirlerinin sıkıntısına kendininmiş gibi acı duymaktan ibaretmiş.. Farketmez! Çünkü ‘fark’ eden tek şey o an’ı birlikte yaşamalarıymış; iyi ya da kötü ama birlikte! Çünkü ‘fark’ eden tek şey, şu fani hayatta ortak paydalar üretmekmiş kendilerine!
Hikayenin devamında “yıllar yılları kovalamış vee..” diyemeyeceğiz. Çünkü hikayeleri hala devam ediyor. Şu aralar bu iki nazlı kul da sona doğru adım adım yaklaşıyorlar; bu son’un muhteşem bir başlangıca gebe olduğunu bilerek. Ve bu yeni başlangıçta da beraber olabilmek için dua ederek..
*Büşra: Müjde. Sevinçli, hayırlı haber
O’na
Orası çok soğuk biliyorum
Ama sürekli hatırlamalısın
Tuttuğun bir saat nöbet
Bir sene ibadet hükmüne geçiyor
Seninki dokuzla çarpılacak!
Sen orada üşürken
Sıcacık evinde oturduğu için vicdan azabı çeken bir
Annem…
Delirmek üzere ama olsun
Vatan sağolsun!























