man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Yazar: Rukal

Suriye

Nicedir gitmek, görmek istediğim Filistinli mültecilerin yaşadığı kampları hayal ediyordum. Yurtlarından ayrılmak durumunda bırakılan bu insanlar nerelerde yaşıyor ve ne yapıyorlardı? Sorularım gün geçtikçe yoğunlaşıyordu. Siyaset Bilimi okumanın yönledirici bir tarafı vardır. Sizi bir tarafa taraf kılar, siz bir siyasi düşüncenin tarafı olmak zorunda olursunuz. Küçüklükten Ümmete taraf olduğumuz için olsa gerek çok zor olmadı bu seçim. Ne var ki, kendi tarafımızı dahi iyi tanımıyorduk daha… Bu da merakımı arttırıyordu. Bir bitiriş projesi seçtim kendime, konusu “Filistinli Mülteciler” olacaktı. Böylece yurtlarından zorla sürgün edilen Filistinlilerin, yolculuk hikayelerini ve hicret ettikleri topraklarda karşılaştıkları olumlu ve olumsuz olayları en yalın haliyle ifade etmeleri sağlanacak ve biz uzaktakiler de yaşananları birebir yaşayanlardan duyma imkanı bulacaktık. En nihayetinde belgesel olacaktı bunun adı… Bu soruları çözmek için bir okul tatilini fırsat bildim. İki yakın arkadaşımla konuştuk ve nihayetinde bu proje üzerinde birlikte çalışmaya karar verdik. Ve yola çıkmak için başladı hazırlıklar… Önce IHH ve Özgür-Der ile istişare ettik, gerekli izinlerin alınması ve ilişkilerin kurulması sağlandı. Sonra biletler ve gün ayarlandı. Kısa süren bir koşuşturmaca sonunda gitmek için hazırdık.

… O akşam Fatma’larda kalmıştım. Fatma yavaş yavaş çantasını toplarken, acele etmesi için sabırsızca telkinlerde bulunuyordum. Sabah erkenden havaalanında Rukiye ile buluştuk. Bize veda etmek isteyen birkaç fedakar dostumuz da yanımızdaydı. Onlar bizden ayrılmanın tatlı hüznünü yaşarlarken, biz biraz gergindik. Aslında sadece gerginlik olarak özetleyemeyeceğim duygular kuşatmıştı bizi, bir işe niyetlenmiştik ve bunu başarmak için büyük bir adım atıyorduk. Filistin Meselesi’nin Türkiye’de sadece savaşla, İsrail saldırıları ile gündeme gelmesini yeterli olmadığını, başka ülkelere hicret eden ve “mülteci” olarak adlandırılan binlerce kardeşimizi de unutmamız ve hatta bu durumu hatırlatmamız gerektiğinin bilincinde olarak gidiyorduk. İşte bu durumu gündemleştirmek kaygısı, yeni yerler keşfedecek olmanın heyecanı, yola çıkmanın sevincini ve fakat tanımadığımız, bilmediğimiz yerlere gidiyor olmanın da tedirginliğini aynı anda yaşıyorduk… Kısacası merak, sevinç, hüzün, şaşkınlıkla harmanlanmış bir halet-i ruhiye içindeydik. Ve en sonunda düştük yola, Ortadoğu’nun üç önemli ülkesindeki muhacirleri görmek adına… İlk durağımızın Suriye olacaktı. Dostlarımızdan ayrıldık ve uçağımıza bindik. 27 Ocak günü akşamüzeri ayak bastık Suriye topraklarına. Türkiyeli olan ama Filistin davasına gönül vermiş 3 ağabeyimiz karşıladılar o akşam bizi. Bize rehberlik etme sözü verdiler, kalacak yeri ayarladılar.

İlk gün Yermük’e götürdü bize rehberlik yapan ağabeylerimiz, Filistin Yardım Vakfı’na gittik. Mütevazı ve sıcak bir mekandı burası. Biraz sevinçli, biraz utangaç ilk röportajımızı gerçekleştirdik Ebu Salih ile. Kendisi ile ilk konuşmamızda “başımızın üstünde yeriniz var” diyerek, bize her türlü yardımda bulunacaklarını ifade etti. Babacan tavırlı Seyyid Ebu Salih’in, Filistin davası uğruna bedel ödemiş bir büyüğümüz olduğunu da öğrendik sonra… Filistin Yardım Vakfı’nda çalışan bir de sert görünümlü bir başka ağabeyimiz Hacı Mazen de oradaydı. İlk önce zanda bulunup, Allah’ın da bizi çokça uyardığı hataya düşüp, peşin bir yargı ile kendisini asabi olmakla itham ettiğimiz Hacı Mazen, daha sonraları bizim için gösterdiği fedakarlıklar ile bizleri utandıracaktı. Kampları gezmeye başladığımızda yıllardır hayal ettiğim bir gerçekliğe dokunduğumu hissediverdim… Suriye’de sıcakkanlı, misafirperver ve bir o kadar da bu davaya bağlı insanlar gördük. Bizi evlerinde tüm cana yakınlıkları ile misafir ettiler; çay, mırra, meyve hiç peşimizi bırakmayan tatlı ikramlardandı… Kardeşler tanıdık, simaları bize benzer ama aynı ümmetin farklı evlatlarıydık… İnançlı bir nesil gördük gittiğimiz her kampta. Suriye’de, Ürdün’de, Lübnan’da… Ama Şam ve Yermük ilk olmasından mıdır bilinmez içimizde yeri ayrı kaldı. Rukneddin sokaklarında avare avare dolaştığımız ilk sabah, nelerle karşılaşacağımı bilmiyordum. Türkiye’den ne kadar sahiplendiğimizi düşünsek de zihin dünyamızda uzaktı bize bu sorun, ilk defa yakından hissettim o gün… Bu zamana kadar seyirci olarak dahil olmuştuk olaylara, ve belki taraftardık da ama sahada değildik. 1948 yılında köyünden göç etmek zorunda bırakılan yaşlı amcanın balıkçı olduğunu öğreniyorduk ve onun denize özlemi Boğaziçi’ni her gün gören bizler için daha bir anlamlı oluyordu… Balıkçılık yapan yaşlı amcanın denize hasreti, Şam’ın kuru havasını ciğerlerime çekerken içimi acıtıyordu. İlk iki gün Suriye’deydik ve koşturmaca ile geçti günlerimiz. Son akşam Ebu Salih’in evine çay içmek için davet edilmiştik. Eşi ve kızları bizi en güzel şekilde ağırladılar. Biz Arapça bilmiyorduk, onlar da Türkçe… İronik bir şekilde İngilizce anlaşmaya çalışıyorduk. Biz bize öğretilen kelimelerle “çok zahmet etmişsiniz, hiç gerek yok” demeye çalışıyor, lakin başarılı olamıyorduk. Yine de konuşmaya bile gerek yoktu aslında, bir neşeyle bizim için koşuşturan bu güzel insanlara karşı bir kardeş sevgisi ile bağlanıyor ve de şükran duyguları sarmışken bizi, gösterilen bu yoğun ilgi karşısında mahcup ve mutlu oluyorduk. Bu dilini bilmediğim bir muhabbetin adıydı… Direnen mücadeleci insanların hayatlarını hep kitaplardan okurduk, bu sefer onların masasında yemek yeme şerefine nail oluyorduk. Çocukluğumuzdan beri bize öğretildi Fethi Şikaki, Ahmet Yasin, Malcolm X, Aliya İzzetbegoviç… Bizler için bir övünç kaynağı onlardan biri olmak… Şimdi hayatlarını şahitler olarak geçiren insanların bizim için koşturduklarına şahit olmak… Ürdün ve Lübnan’dan sonra yine son durağımızdı Şam… Son konuşmalar yapılırken, “burası sizin ikinci eviniz” diyen Ebu Salih, bizi uğurlamaya gelen Heysem, Hacı Mazen, Akif ve Mustafa ağabeyler… Gözlerimiz diyemeyeceğim ama gözlerim yaşlı ayrılırken, içimden geçen en güzel dua; “Allah onlardan razı olsun”…

Dönüş yolunda şu çarpıcı ve yakıcı gerçeklik zihnimde dönüp dolaşıyordu… Kendi yurtlarından zorla koparılan, aileleri dağılan, evlerini, komşularını, akrabalarını geride bırakan bu insanlar hatıralarını, özlemlerini, belleklerini ve yurtlarını geride bırakmamışlardı…

Sanal Alem Çok Alem!

Başlıktan da anlaşılacağı gibi yazımız sanal alem üzerine olacaktır. İnternet kullanımının arttığı günümüzde internet yayıncılığını, süreli yayınlardan dergilerle karşılaştırmaya çalışacağız. Daha sonra dergilerde varolan eleştiri mekanizması ile sanal alem üzerinden yürütülen yorum-eleştiri ağını incelemeye çalışacağız.

İnternet öncesinde süreli yayınlar günümüzde olduğundan daha fazla rağbet görmekteydi. Günlük gazeteler daha ziyade güncel haberlerle alakalı iken, gündeme dair söz söyleyen dergiler ise kültürel konulara da ağırlık veriyordu (günümüzde de böyle). Bu tür dergiler fikir ve kültür hayatının sürdürülmesine büyük katkı sağlamaktaydı. Bu yayınlar deneme, makale, inceleme, araştırma, eleştiri vb. yazılardan ve belirli konulara yönelik derlemelerden beslenmekteydi. Ayrıca süreli yayınlar okuyucuya hitabeden medya iletişim araçlarının başında geliyordu. Fakat süreli yayınlarda eleştiri mekanizması günümüzde sanal alemde olduğundan farklı işliyordu. Örneğin dergilerdeki yazılarla ilgili düşünceler ve yorumların yayımlanması, sayfa sayısının yetersiz olması gibi bir takım teknik imkansızlıklardan dolayı mümkün olmuyordu. Fakat bu durum, dergilerde eleştiri mekanizmasının varolmadığı anlamına da gelmiyordu. Eleştirinin yerinde olmasına dikkat edilmesi ve üslubuna itibar edilmesi, bu eleştiriyi- dergi yayıncılığının çizgisine uygunluğu esas alınarak- bir sonraki sayıda yazı olarak yayınlatmaktaydı.

DERİSİNİ BEYAZLATIRKEN RUHU KARARAN ADAMIN ÖLÜMÜ

Geçtiğimiz günlerde Michael Jackson’ın ani ölümü çokça gündem oldu. Jackson vesilesiyle insanlığın en mukadder, en mümkün gerçekliğiyle yani ölüm gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıya kaldık. Günümüz dünyasında modern insan, yaşam ile ölüm arasında zamanın uzadığını düşünüyor ya da böyle vehmediyor. Bu yüzden olsa gerek, insanların zihinlerinde yaşamı merkeze alan, dünyayı tek gerçeklik olarak varsayan bir yaklaşım oluşmuş durumda. Modern insan ölümle hiç karşılaşmak istemiyor. Sonsuza kadar yaşayamayacağını da bilen bu mantık, yaşamının olabildiğince uzun olması için elinden geleni yapıyor. Yaşarken de genç kalmayı amaçlıyor. Onun için güzellik, gençlik merkezleri gibi kurumlar bu düşüncelerin üzerine bina ediliyor.

Michael Jackson’ın ölümünü de sanırım bu çerçevede düşünmek gerek. Çağdaş putperestliğin ikonu hiç beklenmedik ve istenmedik bir şekilde, hem de erken bir ölümle dünyadan ayrıldı. Bu durum Jackson’ın tabiileri açısından sarsıcı bir hadise oldu. Çünkü Michael Jackson modern kurgunun en büyük idollerinden biriydi. O, popun ilahı ve imaj sanayinin ürettiği bir modeldi. Madonna nasıl bir rol model olarak piyasaya sürülmüşse, Michael Jackson da gençliğin, geniş kitlelerin tüketimine sunulmuştu.

Jackson yığınlar için üretilmiş imajların ezilen sınıfların/ hakir görülen toplulukların, renklerin, ırkların ezilmişlik kompleksini aşmak için gösterdikleri çabanın ve kendilerine dayatılan imajı kabul etmenin en müşahhas örneğidir. Jackson’ın 1980’lerde iyi bir çıkış yapmasının arkasında belediye otobüslerinde tahammül edilmeyen rengini var etme hırsı olabilir. Fakat pop dünyasında ismini duyurduktan sonra, “ne kadar beyazlarsan, o kadar yücelirsin, popüler olursun” denklemiyle karşı karşıya kaldığı ve bu yüzden olsa gerek, popülaritesinin artışını bu denkleme bağladığını görebiliyoruz. Oysa kendi rengine yapılanın yanlışlığını ispatlamak için mücadele etmesi gerekirken, o siyah olmaktan utanarak beyazlara, egemenlere, efendilerine benzemeye çalıştı.

Müreffeh Amerikan toplumunun ölçüsüz beklentileri de, O’nun müziğinin insan cinselliğine, insanın kaba hazlarına ve zevklerine göre şekillenmesinde büyük rol oynadı. Bu beklentilerin bir sonucu olarak da, Michael Jackson’nın müziğinde dikkat çeken en temel görüntü hız, yüksek ses, kırılmalar ve harekettir. Popüler kültürün hem ticari hem de ideolojik bir ürünüdür Jackson. Bu yüzden piyasaya, sömüren- ezen zenginleri eğlendirsin, şımarıkları çoştursun ve yoksul kitleleri afyonlasın diye sürülmüştür.

Yaşamına göz attığımızda ise, Jackson’ın aslında genetiği bozulmuş, genleriyle oynanmış bir Afro-Amerikan olduğunu görürüz. Onca şan ve şöhrete rağmen haplarla sürdürülmeye çalışılan oldukça suni ve sentetik bir yaşamın da temsilcisidir O. Kendisi modern toplumun egemen kültürü tarafından esir alınmıştır. Ki bu durum Kafka’nın dönüşüm kitabını hatırlatıyor. Gregor Samsa’nın böcekleşmesi durumunda olduğu gibi kendi kültürünü ve benliğini yitirmişti Jackson. Lüks malikanesinden çıkamaz olmuştu, yalnız başına bir hayatı temsil ediyordu. Kendi fıtratına öylesine yabancılaşmış biriydi ki, pigmentleri ile oynayarak rengini değiştirmiş, onlarca ameliyata girmişti. O bu haliyle Harlem’in fakir sokaklarından lüks villalara geçen, özünden, renginden kopuk bir yalnızlığın acınası figürüdür.

Michael Jackson, yığınlar için üretilen imajların, insan fıtratını yok sayarcasına egemen olma çabasının, bir timsaliydi. Onca mal ve mülke rağmen kendi dünyasında yalnız yaşayan, tüm imkanlarına rağmen anti-depresanlarla ayakta kalabilen kendisine yabancılaşmış ve “hapı yutmuş” biriydi. Amerikan yaşam tarzını takip ve taklit eden yığınların da aynı “hap”ı yuttukları ortadadır.

Şimdi muhtemeldir ki kapitalizm, piyasada oluşan boşluğu yeni imajlar ve ilahlarla doldurmak isteyecektir. Oysa mü’min ve mü’mineler için söylenebilecek tek bir söz vardır : La ilahe illallah…

Rukal

http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=11120

Gitmek üzere eşlik eden kelimeler…

Gidiyorum…

Yakın bir uzağa doğru… Yanımda bütün fazlalıklarından arındırılmış bir kalp, hiç ağır değil bugün. En azından göğe sığıyor yüreğim… Bir sırt çantası yanımda, evimden uzakta, bilinmez bir yerde ve otobüsteyim… Tepeler yollar açıyor, tanıdık gibi yabancı simalar…

Gidiyorum…

Gözlerim uyku mahmurluğu ile bakmıyor dünyaya bugün, yeni yerler keşfetmenin keyfi ile parıl parıl. Işıl ışıl hayat… Tüm acılardan azade an!

Hatırlamak zorunda olmadığım gibi, unutmak zorunda da değilim şu an. Bir at görüyorum,bozkır. Rengi hayallerimin bulacasında…

Ve yalancı bahar çiçekler açtırmış bahara. Kiraz ağaçları… Tatlı bir sarhoşluk bu…
Evimden çok uzaktayım, uzaklardayım.

Güneş başka şehirlerde doğmak için usulca batıyor ve gün soluyor. Odun taşıyan iki küçük çocuk görüyorum yol kenarında, iki çift kara göz…

Ot ve yanık odun kokusu… Bu modern hayatın açmazlarından uzak kalmış dumanı, günlerdir sıkıntı ile soluk alan ciğerlerimin içine, ta içine dolduruyorum.

Soğuk tüm benliğime tatlı ürperti ile işliyor. Yalnızım… Şimdi sadece şu bozuk yol, ben ve kelimelerim var sanki…Ürkütücü sessizliği bozan ve cesaret aşılayan nağmeler kulağımda…

Gidiyorum…

Yer sessiz, gök sessiz, insanlar sessiz burada… Bir sakinlik kuşatmış ölüm gibi durağan, olağan… Bugün ölmeyi dileyebilirim. Sükunet içinde…

Burası uzak…

Uzaklardayım yorulmalardan, hüzünlerden, kederlerden, sukut-ı hayallerden, zanlardan ve zamandan… Hayaletlerimden ve gelecekten kaçar gibi…

Gidiyorum!

Sanki bulamaz beni bu sokakta zaman… Akşam oluyor, ne güzel! Evlerine yetişmeye çalışan babalar, sohbet eden hanımlar, bir poşeti karıştıran aç biçare köpek… Işıklar yol yol yanıyor, ışıyor evler yol boyunca…

Bir gezginim, avare… Biraz uzak burası… Biraz soğuk… Biraz sessiz… Mezarlıklar var, yeşil tepeler, virane evler… Kendimden kaçıyorum ya saat kolumda olsa da, hangi yelkovan hangi akrebe ulaşmış, hangi tarih kime ne?

Yer zamansız ve ben görünmez…Söğüt ağaçları şemsiyem oluyor, koyulaşan gece örtüm. Ve zihni karışıklıklarımı yanımda taşımıyorum bu yolda. Bir huzur duygusu ile binlerce minnet Rahman’a…

Ve gök ne kadar da engin! Bazen yırtmak istediğim, dar gelen kendisi değil sanki… Müşvik bir ana kucağı şimdi… Büyük ideallerim yok burada, derin bilinmezlik duygusu, biteviye kaygılar peşimi bıraktı. O gelecek korkusu hele, özlemler, hırslar hiçbirine yer yok. Yalnız ve yalnız Allah’a inanç, şükür, ve dua, ve tevbe…

Bu an için, bütün sıfatlarımdan sıyrılıp sadece bir “kul”um şu an. Gidiyorum ya… Dönmek vakti de gelecek elbet…

Ne o dönüyor mu yol gerisin geri?

Bitiyor mu yolculuk başladığı yerde? Korkuyor muyum? Geri dönme vakti hayata öyle mi? Ruhumu ezen bir yaşama geri dönüş… Sanallığın yıprattığı benliğime geri dönüş… Vehmedişlere geri dönüş… Yalnızlığa ve bu ağır kalbi taşımaya… Künhüne varmışken neşenin, betondan evlere…

Evet, anladım geri dönmeliyim…

Ama ya kaldırılamayan yükler. Değil mi ki Allah kaldıramayacağımızı yüklemez? Bir gün daha geçip gitti anılarımın ve sanılarımın arasından… Ben gittim. Şairin dediği gibi “ardımdan hakikat duraksadı”. Bu yüzden olsa gerek, “kendisinin bile ücrasında yaşayan ben için gidilecek yer ne kadar uzak olabilir ki?”

Ne bir gelincik göreceğim, ne susuz kaldığımda ağzımı dayayıp kana kana su içeceğim çoban çeşmesi… Bitmek tükenmek bilmez ödevler, sorumluluklar, imtihanlar…

Yusuf, Yakup sabrı gerek şimdi. Bismillah gerek, yeniden… Bilincindeyim hayat beni terk etmeden, ben terk edemem hayatı… Ama Faruk Nafiz Çamlıbel güzel söylemiş…

“Leyla gelin oldu,
Mecnun mezarda
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda…”

Dağlar elbet bir gün yine geleceğim, ama şimdi dönüş vakti hayata…

Bu yazı Sükunet’e verilen sözdür. Kalben sevgi ve selam ile…

(Rukâl)

2 / 212