man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Yazar: Rukal

Çekilin! Süveyş’in Dar Gelişi Yanıyor!

 

Ve nihayet…
İnsanoğlu  sıyrılmak istiyor korkuya bulanmış giysiden…
Sığ simalardan kaçıp, saklanmak istiyor sıcak ve daha sıcak iklimlere.
Bu yüzden olsa gerek unutmaya teşne.
Çabuk hazırlıyor kaçış biletini hatırlamaktan.
Bakın işte!
Bahr al-ahmar’da dinlendiriyor sesini…
İktidar mücadelelerinde kirlenmiş ellerini yıkıyor Bahr’ül-meyyit’te.
Bazan şiir diye devrim parçaları aparıyor tarihten…
Kadim soruya cevap buluyor ortada kalmış bir doğu…
Toprağı bir sancı gibi kıvrandırıyor türküler ve ağıtlar.
Bir çağrı yayılıyor cetvelle çizilmiş coğrafyaya.
Mezarlarda diriler yatıyor…
Sınırları/mızı zorluyor Tahrir’in sesi.
Çekilin! Süveyş’in dar gelişi yanıyor!
En çok geceleri ve Sidi Bouzid’e kokuyor yanık tenler.
Yeşilli oğullar ve evlatlar, kırmızıya bürünmüş gençler ve kadınlar.
Bingazi’de bin dipsiz kuyuya atılıyor çocuklar…
Haydi yıkın setleri!
Merhameti asgari petrolü azami olan sistemlerden…

“İnsan Fiillerinin Failidir” Ya Da “Şartlar Ve İnsan”

“İstanbul’u Fatih mi fethetti, yoksa zaten fetih şartları hazırdı da Fatih’e mi denk geldi” sorusunu bir hocamız Tarih dersinde sormuştu. Hemen sonrasında fetih şartlarının hazır olmasından dolayı, Fatih’in İstanbul’u fethettiğini ifade etmişti.

Konu üzerine düşündüğümde anlamıştım ki; İstanbul’un fethi, yalnızca şartlar ile alakalı değildi.  Hocanın cevabı da, insanın rolünü saf dışı bırakan bir yaklaşımdı aynı zamanda. Çünkü tarihi süreçlerin, tarih sahnesindeki kişileri etkilediği ve şahısların büyük bir rolü olmadığını iddia etmek, insanı nesneleştiren, etkisizleştiren, sorumluluklarını yok eden bir anlayışı ortaya çıkarıyor/du.

Bu iki yaklaşıma örnek vermek gerekirse; J.J Rousseau der ki “Olan olması gerekendir”, fakat karşı görüşe sahip olan bir başka düşünce akımı da (Mu’tezile) der ki, “insan eylemlerinin failidir.”

Örneğin, Orta Asya steplerine sıkışan kavimlerin önünde iki seçenek vardı ya batıya doğru ilerleyip her şeyi yağmalayacaklardı ya da şartlara uyum sağlayıp bir yönetim ve üretim ilişkisi tesis edeceklerdi. Hun İmparatorluğu ve Moğollar yağmayı ve katliamı seçerlerken, aynı steplerden gelen farklı uzuvlar, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini tesis etmişlerdi.

Bu konuda insanlık tarihi boyunca her iki görüş de var olmuştur, fakat insanı tarihin bir sonucu olarak gösteren yaklaşımlar genelde, insanları köleleştirmek ve kişinin özgürlüğünü ortadan kaldırmak için kullanılmıştır. Örneğin, Mısır’da Firavun yönetiminde veya Hindistan’da kast sisteminde olduğu gibi… Genelde egemen sınıflar; “ben seçilmişim, bu rol bana verildi” diyerek, insanlara statülerini, bulundukları yeri kanıksatmaya ve içselleştirmeye çalışmaktadır.

Burada buz dağının görünmeyen (ya da gösterilmek istenmeyen) kısmı şu ki, şartlar sabittir ama şartlar sonucunda ortaya çıkan duruma, insanların verdiği tepki sabit değildir. Troçki ile Stalin aynı şartlarda olmalarına rağmen, verdikleri tepkiler farklı olduğu için Stalin iktidar olmuştur.

Sorumluluğu kendimiz dışındaki olaylara mal edersek, hayat tarihsel verilere göre işleyip durursa;  insanın iradesinden, sorumluluğundan ve elbette ki özgürlüğünden bahsedilmesi mümkün olmayacaktır. Hele biz müslümanlar için bunu kabul etmek demek, “imtihan”ı yok saymak demektir.

Zamansal ve mekansal veriler ve şartlar insanı etkilemektedir. Kudüs’ün Haçlılar tarafından işgali Selahaddin’i, İran’daki zalim Şahlık rejimi Ali Şeriati’yi, Küba’daki acı ve sömürü Che’yi, Hindistan’daki katı kast sistemi Gandi’yi, Rusya’daki açlık ve toplumsal bozulma da bize Dostoyevski’yi kazandırmıştır. Fakat burada şunu sormak gerekir aynı koşullara rağmen, neden bir başkası ya da başkaları Selahaddin, Ali Şeriati, Che, Dostoyevski ya da Gandi olamamıştır. Sebepler birer hakikattir ama bu hakikatler, mutlaklaştırıldığı takdirde kimse yargılanamaz ya da mükafatlandırılamaz. Şu halde zalim ya da mazlumdan söz edilemez. Bu durum ahlak kavramıyla beraber insanın da tamamen erimesine, basit birer nesne haline gelmesine neden olur. Nihayetinde insan öznedir, tarihi şartlar iradesini zorlayabilir ama insan o şartları da zorlayabilecek potansiyele sahiptir.

Bu gerçeğin küçük bir tezahürünü, geçenlerde değerli bir kardeşim ile konuşurken fark ettim. Kendisi İstanbul’da oturduğu halde, Ankara Üniversitesi’ne gitmek durumunda kalan bir kardeşimiz; Ankara’daki imkansızlığa, yalnızlığa ve hatta soğuğa rağmen bir irade ve özveri göstererek müslüman gençler ile bir araya gelmiş, hayırlı bir birlikteliğin ilk ve en zor adımını atarak, Hür Beyan Hareketi’nin kurulmasına vesile olmuştu.  

Böylece Ankara’nın şartlarını aşarak birer fail olmaya karar veren arkadaşlarımız, mütevazı bir yola çıkmışlardı. Şartlar eylemlerimizi belirleyen yegane unsur değildi. Bu eylemin devamlılığını sürdürmenin önemine vurgu yapıyordu kardeşimiz. Bir kez daha anladım ki, Müslümanlar seçilmiş insanlardı ancak seçilmiş insanlar gibi davrandıklarında…

Kevser Çakır

Makus yazgı

Yalnızlık, ölüm, gelecek korkusu ve tüm bunları içinde barındıran bir düzene kaygının yegane sahibi olarak dolaşıyorum sarih cümlelerde. Hayat bunlarla geçip gidecek ve sanki bedenim hüznümden bile küçükken, bir oda, bir ev, bir dünya dolusu endişe iktisap etmişim. Edindiğim bilgiler istihza ile oyalarken agahı, gönlümün bir yerine göğüs kafesimi parçalayacakmışcasına derin bir sancı saplanır. Unutulmaya yüz tutmuş anılar, bir bir pencerelerini açarken, içerimde nutku tutulmuş bir derin nefes kalır. Hiç iç çekemediğim…

Muhtevasında koca bir ümitsizlik, p.ç bir küfür savurur dünyaya. Elimde o an için tuttuğum son mutluluk balonu göğe doğru süzülür. Uyuyuveririm. Ne yazık ki, alışmak uyandırıverir beni gözyaşlarıyla yıkanmış kainata, “gerçek”te kabus görmeyi dileyebilirim. Ancak hepsi “gerçek”… Bazen umudum alır başını gider, sebepli sebepsiz büyür de büyür. Neden sonra bir öfke rolüne bürünür… Kendine özgü efsanelerim üzerinde yürürüm böylece. Zalim bir sultanın sultasında… Tüm ümidi idam etmiş Oysa…

Görüşlerime değen, şaşmış bir ifadede kalakalmış bir abes bakış. Ne de ağırlaştı gün birden. Oysa dağına göre kardı hep yağan… Bir bilmecenin tek harfiyim. Tekim; bir ben varım, bir de diğer yarım. Bir yanımda doğu, diğer yanımda yatsı ezanı. Gürül gürül akan bir ırmak gibi akıp giden, durgun bir dere gibi sığ,  solgun günlerdeki denizler gibi dalgalı düşlerim. Düşüşlerimden yorulmuş belleğim… Batı’nın acısı derinliğinde bir tek kelimem vardı, bir de anlamı. Hikayelerin yüzü değiştirilmiş; kurtlar, kuzular, yalancı çobanlar, dimağı tutulmuş çocuklar… Uzakta bulunan bir kızıllık alır gözümü, gönlümü ise dilfeza. Makus yazgı yine aldattı beklentileri. Ne diyordu yazar; hayatta en çok zorlandığım şey, insanlara verdiğim değerleri geri almaktı…

Ömür

Zamanın içinde yürüyorum. Sabaha bir okyanus kıyısında uyanıyorum. Kahvaltımı Urfa’da yapıyorum. Geçmişten geleceğe uzanan bir gök taşıyorum kalemimde. Yürüyorum Emevi Camii’nin avlusunda peşi sıra Selahaddin…

Çocuklarım oluyor bir sosyal güvensizlik tenhasında. Bir
masada oturuyor ve kitap okuyorum, altını çizerek öğreniyorum hayatı. Alnım kırışıyor Kahire’de tasnif edilemez halde. Boca oluyor çehreme imkansız bir melodi eşliğinde el-Aksâ. Kocaman terlikleri olan bir dost ile karşılaşıyorum. Ah Petra! Sesim yankılanıyor derinliğinde yıldızlarının ve kızıl taşlarına çarpıyor mücevher gözyaşlarım. Ah Petra, kırılıyorum!

Gecenin kuru sessizliği Vadi Ram’da çözülüyor ve vaktin en dar yerinden bir çığlık kopuyor; sen ey Neretva! Gerdanında taşıdığın altın kolyedir güneş, dingin suyunda bir izdüşüm; Şemse… Serin iklimine başımı yaslıyorum usulca, sende buluyorum dipsiz acılarımın geride bırakılmışlığını; sen ki Meva

Kanaya kanaya yudumluyorum Buna’nın kaygılı sularını ve işte akışına bırakıyorum tatlı yorgunluklarımı… Sonunda çarşılarında kayboluyorum Rukneddin’in, susuyorum, karşısında, suskun; her kimse… Kaybettiğim kelimeleri arıyorum ceplerimde… Ses düşüyor, anlam kırılıyor… Buyur ediyorum, ellerim ceplerimde, ellerim titrek, ellerim; tam sana göre, her kimse…

Yoruluyorum. Ardıma alıyorum Nemrut’u ve yaslanıyorum timülüs’e. Günbatımı doğuyor gözlerimde. Uzatıyorum ayaklarımı Tuna’ya ve diniyor ağrılarım. Tebessümüm yayılıyor Doğu Beyazıt’tan Beyrut’a. Ah Beyrut! Sebebim oluyor suskun sokakların, direncin Eylem’e bürünüyor. Gitmelere yakışıyorsun, gidiyorum! Beytüllahim’den gelen çağrıyı, Uhud’da dindiriyorum… Hira’ya çıkarıyorum yılgınlığımı, Hatice karşılıyor merhametle. Kızıl Nehri’in suları yarılıyor, Musa önde…

Bir ses ile uyanıyorum, telaşsız. Sabah yıldızını karşılıyor tepede, ellerinde papatya; Rukâl… Anılarda, dualarla… Arayışta güveni ve huzuru; mavi kelebeğin kanatlarında…

Kirpiklerimi ovuşturarak kalkıyorum. Hür bir tebessüm dokunuyor bakışlarıma… O anda duruyor zaman. Başı önünde toprağa can veriyor Belka

Yazan : Kevser Çakır – Büşra Bulut

Heidi, Kır At ve Çakır Baba…

Çocukluk anılarıma dair bir anı yazısı yazmaya koyulmanın bu denli zor olacağını pek düşünmemiştim. Doğrusu insanın yaşadığı onca hatıra içinden bir bölümünü seçmesi oldukça zormuş. Hatıralarım “beni seç!” diyerek seslenirken, hepsinin cazip ama bir o kadar da sıradan olduğunu fark etmem pek fazla vaktimi almadı doğrusu. En nihayetinde kulak verdim hatıralarımın bir bölümünün çağrısına… Ne var ki anlatacaklarımın da çok olağandışı ve orijinal olacağını iddia edemiyorum.

Güzel ve durağan bir çocukluk geçirmiş biri olarak çok fazla sıra dışı olayla karşılaşmadım küçükken. Ama yaz tatilleri benim çocukluğum için her daim hatırlanası olmuştu. Canik Dağları’nın tepesine yerleşmiş ve bir Karadeniz köyü olan eski ismi Vazanatta’da, yeni ismi Taşoluk’ta geçerdi yazlarım. Doğaya dokunmanın en güzel adıydı Canik… Evimiz “Düzağız”daydı. Akrabalarımızın çoğu ise “Bakacak”ta oturuyordu.

Bu mevkiler yüksek tepelerin sırtlarıydı. Bulunduğumuz yerden biz denizi görürdük ama deniz bizi göremezdi. Çünkü biz kartal yuvası yüksekliğinde dağların üzerindeydik. Deniz ise çoğu kez sisin ve dumanın gerisinde, uzun ve mavi bir ova olarak uzanırdı kilometrelerce ötede… Orada toprakla haşır neşir olmanın tadına varır, çocukluğun getirdiği enerjimizi atların ve ineklerin peşinde harcardık. Adım başı pınarlarla, çeşmelerle, su gözleriyle çevrili bir köydü. Aklımda kalan mevki isimlerinden Taflan Pınarı, İn Pınarı, Koca Pınar… Ve ulu ağaçlar kuşatmıştı köyün dört bir yanını… Bu ağaçlara ilişkin ilk hikayeyi babamdan duymuştum…

Bir gün babam, annem ve babaannem ile birlikte köy mezarlığına gitmiştik. Dönüşte ulu bir ağacın etrafına çaputlar, bezler ve ipler bağlandığını görmüştüm. Bir anlam veremeyerek babama bunları neden astıklarını sorduğumda, babam tebessümle “onun kendi şahsına ait özel bir türbe olduğunu söyledi”. Ben tam olarak ne olduğunu anlamamıştım sonra “köy ahalisi burada Uzun Hasan Evliyası diye muhterem bir zatın yattığına inanıyor” dedi. “Kim olduğunu biliyor musun” diye de sordu. Ben bilmediğimi ifade edince, buradaki halkın da bunu bilmediğini ekleyerek anlatmaya koyuldu; “Uzun Hasan denilen şahıs aslında Akkoyunlular Hükümdarı olan Uzun Hasan’dır. Mezarının bu bölgede olduğu sanılıyor. İnsanlar hükümdar olan bu zatı evliya zannedip onun için burayı kutsal görüyorlar. Örneğin çaput bağlamak, eski Şaman Kültürü’nden İslam Kültürü’ne transfer edilmiş olan bir düşüncedir” dedi. Bunun üzerine babama kızan babaannem evliyanın ne büyük keramet sahibi olduğunu ispatlamak istercesine anlatmaya başladı. Babaannemden öğrendiğime göre, babam çocukken kekemeymiş. Buna çok üzülen babaannem bir gün babamı Uzun Hasan Evliyası’na götürmüş burada dua edip, henüz çocuk olan babamı uyutmuş. Dediğine göre babam kekemeliği uyandığında geçmiş. Babam ise bu tür hurafelere pirim vermediği için “ annem duayı fazla kaçırmış kekemelik gitmiş, gevezelik gelmiş” diyordu. Babaannem de telaşla “tövbe de oğlum çarpılırsın” diyerek kızıyordu. Gariptir dağlarda saygın kişiler adına ulu ağaçlar takdim edilmiş. Sonradan anlamıştım ki, şehirdeki türbelerin iz düşümü dağlardaki görkemli ağaçlardı…

Babaannem annem bahçeye gittiği zamanlarda ikinci bir anne rolü üstlenirdi. Köyde usul olduğu üzere, köy ağzını taklit ederek ona “ana” derdik. Babaannem, Çakır Baba diye çağırdığımız büyük dededen izinsiz ve gizlice darı (mısır) bahçesine girip süt darı toplardı. Akşam kaynar suda pişirilen darıları ben, kardeşlerim ve yeğenlerim sadece koçanları kalıncaya kadar iştahla yerdik. Çakır Baba da dedemin babası idi. İki katlı olan köy evimizin üst katında dedemin kardeşi ile birlikte kalırdı. Biraz huysuz da olsa tatlı biri olan Çakır Baba, evin sağ tarafında bulunan serentinin (ambar) hemen önünde duran ağaç kütüklerinden yapılmış bir iskemlede saatlerce oturur ve oyunlarımıza karışırdı. Herkesten evvel kalkar, önce atı tımar eder, ahırdaki dana yaprağı yemiş mi bakar sonra tavukları boşlar ve onları yemlerdi. Zayıf ince yüzü, bembeyaz sakallarının arasında masmavi/ çakır gözleri vardı. Neredeyse bütün Karadenizliler gibi çok küfürbaz olduğu ama hacı olduktan sonra bırakmaya çalıştığını söylerlerdi. Sportif olduğuna inandığım Çakır Baba, bazan bizi kovalarken bu düşüncemin doğruluğuna işaret etmiş oluyordu.

Yine bir gün evin hemen önündeki dut ağacına sallanmak için kolan (örgü ip) asmıştık. Tabii ev ahalisinin çoğu fındık bahçesindeydi. Fındık sezonu başladığı için evde sadece babaannem ve yengem vardı. Onlar da fındık işçilerine- köyde kullanılan ifadesi bana tuhaf gelmiş olmasına rağmen “amale”- götürülmek üzere yemek hazırlıyorlardı. Çakır Baba da her zamanki gibi serentinin orada oturuyordu. Sonrasında bizim ne ile sallandığımız fark etmiş olacak, gelip bizim salıncak ipi olarak kullandığımız kolanı ağaçtan kurtarıp almıştı. Kolan köyde herkes için önemliydi. Hey (sırt sepeti) taşırken kullanılır, bahçelerde biriktirilen odunlar kolan sayesinde taşınır, kimi zaman ata yular yapılır, bazan hayvanlar için toplanan otları sarmak için işe yarardı. Ve görünen oydu ki, Çakır Baba’mın en son kullanılmasını düşündüğü yer salıncak kurmak için olanıydı. Biz çocuklar üzgün bir şekilde somurturken, o yepyeni kolanı alıp at için darı yaprağı toplamaya gitmişti.

Ayrıca büyükdedem askerde seyislik yapmış biriydi. Seyis olduğu için olsa gerek, atlara çok fazla değer verirdi. Hatta babamın şöyle bir anısını da dinlemiştim konuyla alakalı; babam küçükken bizim gibi yaz tatillerini geçirmek üzere köye gelir ve atın çobanlığını yaparmış. Çakır Baba babamın her dönüşünde atı soruyormuş. Bir gün yine sormuş; “at gelebiliyor mu?” Babam da kendisini hiç sormayan dedesine, dayanamayıp şöyle demiş; “dede at geliyor da ben gelemiyorum.”

Çocukluğumda köyde hemen hemen herkesin atı vardı. Dağlık arazideki bahçelere uzanan yollar henüz yapılmamıştı. Keskin yamaçlarda bulunan fındık bahçelerine araba ile ulaşım mümkün olmadığı için de her evin en az bir atı olurdu. Atlarla ilgili pek çok hikaye duyuyordum bu yüzden… Bizim de kır atımız vardı… Don Kişot’un atı Rosinenta’yı çağrıştıran ama asla bir sütçü beygiri olmayan, benim zihnimde daha ziyade Köroğlu’nun kır atına yakın bir yer tutan sevimli ve uysal bir hayvandı. Babamın neredeyse çocukluğundan itibaren oradaydı. Ve o sıralar yirmi yedi yaşında olduğunu söylüyorlardı. Yani oldukça yaşlıydı… Dokuz yaşındaydım. İstanbul’a döndük, Temmuz ayının son demleriydi. Çakır Baba vefat etmişti, ondan birkaç gün sonra da kır atın öldüğü haberini almıştım.

Oysa ben Heidi’nin dedesini sevdiği gibi severdim Çakır Baba’yı ve Heidi’nin dağlarda hoplaya zıplaya giden keçisini sevmesi gibi severdim, bizim yorgun kır atı… Heidi’nin hayatını yaşadığımı hissederdim köye her gidişimde. Köy benim için hem benim çocukluğum, hem babamın çocukluğu, hem de Çakır Baba’mın yaşamıydı. Bu haliyle bütün bir geçmişi kartpostal edasıyla temaşa ettiriyordu zihnimde. Köy yaşamı benim için neredeyse tüm aile fertlerinin tarihçesine tanık olmaktı; değişmeyen coğrafyasıyla, iklimiyle hatta kültürüyle. Bunun için severdim/severim köyü, dağları; birkaç yılda birkaç kere değişen şehre inat…

Kevser ÇAKIR

2 / 112