Yazar: Humeyra Ozdemir
ve celle senâük / medine kokulu
I.
Hatırladığım;
Yeşil bir kubbe…
Uzaktan seyredaldığım hengâme…
Bembeyaz mermerler üzerinde,
/kıldığım ıslak namaz../
Islaklığın sebebi yağmur değil,
Gözümden iki damla yaş
g/özyaşlarım,
/fatiha’nın dilinden anlamaz../
II.
Sırf yutkunuşum boğazımı yırtıp geçmesin diye,
Sırf /duaya duran/ avuçlarım terlemesin diye,
Ruhuma okudum o fatiha’yı…
Herkes “âmin” dediyse de,
/ikna olmadım../
III.
Gölgeliklere yasladım başımı…
Seher vaktiydi…
Güneş yeşil kubbenin ardından yavaş yavaş gösteriyordu kendisini…
Lakin son selamlamaydı bu,
/güneşin gözüme son değişiydi../
/güneşin, gözüme; “son” deyişiydi../
Güneşi öptüm ilk defa…
Sanki ormanlıkta kaybolmuş bir masal perisiydi.
Öpmelere doyamazken, aklım başıma geldi.
/bilmiyorum, daha önce neredeydi?/
IV.
“dünya” dedi kalbime yazan kalem…
“dünya!!”
/kalbime dünya düştü../
Oysa ben gözlerimden düşürmemiş miydim onu,
/gözümün yaşı gibi../
Kalbimi de nereden buldu?
Okuduğum kasideler geldi yanıma,
/redifi “su”ydu../
Bayılmışım sanki, sayıklamalarımda belirdi,
/dest busi arzusu./
V.
Güneş ne zaman yükseldi bu kadar?
Gamame Mescidine varsam korur mu beni güneşten, bulutlar?
Olur mu Amberiye Mescidine üzerime sinen misk kokusu, teselli?
Duyar mı Bilal, içimden okuduğum ezanın sesini?
Ya Osman…
Hayâsızlığımdan O(sav)’nun boynunu eğdirdiğim yerde,
/gelip kaldırır mı ayağa, melekleri../
Ah Ebubekir…
Ayağını sokan yılan olsaydım…
Değil mi ki gözyaşını düşürdü, gül kokulunun gül yanağına…
VI.
Şimdi bir gözyaşı da benim gözümde…
Ben ağlarken Uhud da ağladı, katıla katıla…
Paramparça olan Hamza’ya…
Mübarek yüzlü Musab’a…
Mağaraya Muhammed’i taşıyan Talha’ya…
Derken, Cebrail’in hıçkırıkları yükseldi,
/sidre-i müntehadan../
Yetişmeliydi, Habib’in yanağından akmadan kan…
VII.
İşte, kelimelerim…
Sisli, puslu, paslı bir dünyadan…
Kansız, yaşsız, gülsüz, yağmursuz bir mekândan…
Baharı yok, kışı yok kirlettiklerimin…
Önü yok, sonu yok…
Arefesi yok, ertesi yok…
Kimsesizliğin koynunda,
Yatsının sonunda kılınan bir cenaze namazı sessizliğinde…
Rükûsu yok, secdesi yok…
Tek fazlası;
/ve celle senaük../
Başka fazlalar omzumda yük..
Tek fazlası;
/ve celle senaük../
Tekbirle zahire sırtımızı döndük…
hakkıyla bilemedik..
“Ey bilinen ve noksan sıfatlardan tenzih ettiğim Rabbim;
Sen’i hakkıyla bilemedik..”
_Hazreti Seyid
^âmâk-ı hayal^ eserinden; -filibeli ahmet hilmi-
bana -makinaya- yansırken düşündürdü ki;
Hakk’ı hakkıyla bilememenin sancısını çekdik mi,
işte o dahi, meçhul..
Ağlayabilir miyim gönlüm?
Ağlayabilir miyim gönlüm?
Müsaadenle…
Şöyle katıla katıla şimşekli bir gökyüzü gibi…
Günaha batan tüm kirliliğin ile…
Ağlayabilir miyim?
İzin ver lütfen…
Şöyle inceden yağan yağmur masumiyeti gibi…
Öylesine ama ölesiye…
Bu can çıkana kadar bedenden…
Nefsimin nefesi kesilesiye…
Pembe güller mor menekşelere düşesiye…
Sol yanımın ateşi yükselesiye kadar…
Kendi omzumda kimseciklere yük olmadan,
Ağlayabilir miyim?
Şemsiyem önümde gökyüzünün ağlama isteklerime mukabele etmesini beklerken,
Karşımda duran ihtiyar dağın ardındaki gün boyu tebessüm eden güneşi kaçırmış gibi…
Dizlerimin bağını çözen sahtelikleri anlatırken kalem kırmış gibi…
Yabancılar içerisinde bulunan tek dostu terk etmiş gibi…
İç çeke çeke…
Düşürebilir miyim küskün damlaları elime…
Sonra da hiç ağlamamış gibi,
Hiç hissetmemiş gibi acizliğimi…
“Bir şeyim yok”larla tekrar katılabilir miyim?
Ağlamayı bile çok gören kendi kalabalığıma…
Ve…
“Bu son” diyecek kadar vefasız olabilir miyim?
Gözyaşlarıma…
bir ayraç.. bir soluk..
güneş gibi ölürüm ..
ve ben de korkarım merdivenlerden..
çünkü bazen..
yükseltir insanı karanlıklara ..}
nurullah genç – yanılgı saatleri
iyilik etmek; iyiliğe iyilik etmektir..
Bir sorunun cevabıdır iyilik… Öylesine ağızdan çıkıveren bir sorunun. Bir hal hatır merakının cevabıdır…
Bana yapılan iyilikler benim verdiğim yanıtlarda beliriveriyor. Ben iyiyim diyorum ya iyilik yapanı sormak gereksiz…
Çünkü ben iyiyim diyebiliyorsam, dedirten; kendimi iyi diye biliyorsam bana iyiliği bildiren, iyiliği veren sonsuz iyilik sahibidir. Eğer iyi insanlarla karşılaşıyorsam, İyi insanlarla birlikteysem, Biri için iyi diye biliyorsam, İyi olmaya çalışıyorsam İyi diye biliniyorsam, Bana en büyük iyiliği yapan O’dur…
İyilikleri kötülüklerden ayrı tutabiliyorsam yine bir iyilik neticesindendir. Bana ayırt etme yeteneği veren O’dur. O’nun ihsanı öyledir ki kendisiyle beraber olmanın da anahtarını vermiştir.
“O sakınan ve daima iyilik yapan kimselerle beraberdir.” (Nahl 128)
Bir de beraberliğe ulaşmam zor olmasın diye hayırsızdan hayırlıya geçişimi hicret eylemiş, pişmanlıklarıma tövbeyi ve ardından affolunmayı müjdelemiştir. O ki benim kötü bildiklerimi bile benim iyiliğim için vermiştir…
Ve… Bugün bana sorulan “nasılsın?” sorusunun anlamı daha farklı. Çünkü halimi soranlara, beni hatırlatıp da benim isminin önüne iyi sıfatını konduracağım kişilerin vefasını kalplere yerleştiren O’ndan başkası değildir. Benim yanıtımda bana yapılan bu kadar iyiliğe karşı bir nevi minnet borcu. “İyiyim, çok şükür” İyi oldurana, dilime iyi kelimesini dolayana binlerce şükür…
Sorunun başka türlüsü de bir gün benim dışımda herkese sorulacak. O zaman bir kelime daha eklenecek soruya..Aynı zamanda zaman kipi değişecek sorunun. Yeni soru “nasıl bilirdiniz?” olacak. Sorunun muhatabı olamayacağım. Cevabın sahibi hatta şahidi bile olamayacağım…
Geçmişte kalacağımın, bu cevaptan sonra artık hiçbir cümlenin öznesi olamayacağımın ilk kanıtı, ilk belirtisi bu soru…
İyi bilinenlerden olmak duasıyla. ..
AMİN




























