man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Yazar: Humeyra Ozdemir

Uzaklara dalan bir adam…

Uzaklara dalan bir adam…

Uzaklarda bir vatan, vatanda bir şiir, şiirde bir sürgün, sürgünde bir gönül ve o gönlü göğüs kafesinde bir kuş gibi taşıyan adam: Mehmet Akif…

Elleri gurbet yorgunu, elleri hüznünün şahidi… Çaresizliğini dinlendirdiği bir günün sonunda, ilhamını demliyordu. Şiirlerine usul usul hasretini süzüyordu.

Oturduğu tahtadan sandalyeyi sahiplenmek kadar anlamsız geliyordu yaşamak.

Bir şairin en büyük ağrısı nefes almaktı belki. Belki nefesini vermekti akşamın kınalı avuçlarına…

Bir şairin en büyük imtihanı bir isme olan yazgısıydı en fazla… Mehmed olmak imtihanı, Akif’liğin yutkunuşlarına karışıyordu…

ve bazen de suskunluk…

Başı sonu olmayan bir şeyler vardı hep…

Yazılan onca mısranın arasında hep eksiklik, hep bir yarım kalmışlık, hep bir dilinin ucuna gelip de söyleyemeyişler…

Sürgünün bir başka adı olsaydı eğer bu suskunluk olurdu ve bir mühür gibi kapatırdı tebessüm kapılarını…

İşte bu yüzden en çok bir şair sustuğunda yükselir göğün sesi… ve bir şimşeğe karışır şairin hisli nefesi…

Güneşten yontulan aydınlıkları biriktirir şairler ki yıldıza meftun bir ölüm kaplar bulutları…

İşte tam da bu yüzden bir şairin suskunluğu bir depremin enkazına karışan virgüller gibidir…

Noktalar gibidir zaman, gri tozların arasında… ve ünlemlerin kalbi bir soru işaretiyle kırılır!

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda!!??”

Akif feda olacağı cennetin uzağında… Şimdi sen Ey Cehennem! Yükselsin ateşin ebede kadar! Gönlü cennet olan şair vatanından uzakta!

En çok, en çok bir şair sustuğunda kabarır sırat… İşte bu yüzdendir tüm dünya hesaplarının tek tek boşa çıkması…güneşin ilk doğduğu andan son batışına değin söylenen tüm cümlelerin tamamlanamayışı işte bu yüzdendir…

Akif susar… Akif ağlar… Akif anlatamaz…. Akif hisseder… Akif söyleyemez… Akif’in kalbinin dili yok… Akif ondan ne kadar bizâr…

Şimdi avaz avaz bağırsın gök! Şimdi şimşekler bir şairin nefesine yetişememekten yakınsın!

Sıratlar çöksün ateşin ortasına, teraziler paramparça olsun, hesaplar sarsılsın!

Virgüller bir değil bin depremde olsa yine enkaza sarılsın!

Cümleler an be an devrilsin!

Şair sustu artık başka kimse konuşmasın!

 

başkan notu: Fotoğraflar Mehmet Akif’i Anlatıyor Kompozisyon Yarışması’nda 1. olan eser.. Mektebimiz yaramazı Hümeyra Özdemir’i tebrik ediyoruz, ve ödül töreninde metnin yaramazımızın kendi sesinden ifadesini de video olarak ekliyoruz..

mavide yürüyüş

Güneşli bir zaman, gün öğlenin koynunda demleniyor.

Diyar: Konya

Mekân: Tahirpaşa Camii

İnsanların meşguliyetlerinin ortasında kalmış, telaşelerin kalabalığında kalbindeki huzurla sakin, bahçesiyle tebessüm mekân…

Gül kokusunun kadife çiçeklerine yansıdığı demlerde, şellakilerin toprağına papatyaların gölgesi düşüyor.

Abdest alırken gözlerim suyun cömertliğine dalıyor, amentünün şehadeti serinletiyor sadrımı…

ve Mirac… Rükûnun dâl harfine teşbihiyle, secdede mim olmak arasındaki yükseliş…

Gökle bir olurken, yerle bir olmaktan muhafaza duaları dilime, göğe yükselişte yağmur damlaları ellerime konuyor.

Rabbiyle taze olan ahdinde dinleniyorum yağmurun…

Melekler yaklaşıyor yanıma… ve selam… ved’dua…

Övgü, hamd, hayret, tesbih tesbih gözyaşı, naz makamı…

Tahirpaşa Camii’nin bahçesinde bir de kameriye vardır. Namaz sonrası dünya telaşelerine biraz daha geç dönmeyi isteyen insanların en güzel bahanesidir.

Bu kameriyenin içerisinde Kitab-ı Kerim’e yaklaştıran kitaplar, çevresinde ise hadis-i şerif demetleri vardır.

Gün öğlenin güneşinde terlerken, kameriyede elime aldığım bir kitapla, tefekkür denizine daldım.

Mavinin kalbine koydum kalbimi… Mavinin gözlerine koydum gözlerimi…

Adım öğlenin kırmızısından, denizin mavisine karıştı.

“İnsan, insanın ayetidir” diyordu kitap. İnsan insana ayet olur, dua olur, kardeş olur…

Bunu düşünmedeyken, Kitab-ı Kerim’in sayfalarında gezen parmağıma bir ayet gülümsüyordu ya da bir insan, bir ikiz kardeş ve yahut…

“Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?” | Bakara 106

Maviliğin içindeki efsun büyüdükçe düğümü çözülüyordu.

Bu kelamın kalbime nüzulu ile nur d/olmuştu etrafım ki “Kûn!” demesiyle Nûr’un…

Rabbimiz bu ayet-i kerimede bizi müjdelerken uyarıyordu, inşirahları tutuşturuyordu yüreğimize, ellerimizden tutuyordu, Kâdir ismiyle insana insanlığını hatırlatıyordu.

Farklı farklı renklere karışıyordu mavi ve ölüm gelip karışıyordu, derinliğine…

Diyordu ki mesela, Rabbin senden bir ayeti alırsa, yani senden bir insanı alır ve sana onu unutturursa, üzülme! O öyle her şeye yeten bir Rab ki, dahasını gönderir.

Mavinin rengi açılıyordu bu defa, şöyle diyordu: Hayatında eksik zannettiğin hiçbir şey eksilmiş değil, kaybettiğini düşünüp kuytularda aradığın, unuttuğunda telaşlanıp kendine kızdığın hiçbir kimse senden gitmiş değil! Onlar senden Allah tarafından alındı ama o öyle bir alış ki, dahalarıyla çoğaltılıp, hâyırla katmerlenip yenisi verilecek.

O zaman bir kez daha Lâ Tahzen sana ki, müşterisi olduğun bu pazarda menfaatlere yer yok! Yeter ki sen vereceklerinin ardından gelecek müjdeleri sabırla bekle! Yeter ki sen vereceklerinin senden eksildiği hüznüne kapılıp mağrur olma!

Yeter ki… Yeter ki…

Mavi, camiinin diğer bir vakit ezanını haber etmesiyle mürekkep misali dağıldı.

Bıraktığı izler İsrâ’ya davet ediyordu.

Ver elini Mirâc…!

 

iki şehir arasındaki tam kafiye

Benim küçükken bir mektup arkadaşım vardı. Gülseray’dı ismi. Güllü saray gibi derdim içimden, ne güzel bir isim…Fotoğrafını göndermişti, fotoğrafımı istemişti. Onun dalgalı kumral saçları benim ise tombul yanaklarım vardı. “Yıldızlı Atlas” başucumda dururdu hep. O, benim Gülseray’dan önce en iyi arkadaşımdı. Küçükken o kadar mutluydum ki sadece geceleri korkardım ve sadece geceleri ağlardım. Evimizin yanındaki caminin minaresinden perşembeleri ışık gelir, bozulan gece lambamızın yerini tutardı. Perşembe geceleri diğer gecelerden daha huzurlu geçerdi bu yüzden, daha az korkardım. Yine çok severdim ama canım çok yanmazdı. Mektup arkadaşım 4.mektubunda taşınacağını söylemişti. Sonra bir daha haberleşemedik. Yıldızlı Atlas’ı başucumdan kitaplığıma taşımıştım. Mektupları ise ahşap boyamasını okulda yaptığım bir kutuya… Yorganım aynı yorgan, caminin minareleri aynı gökte… Yazık ki uyumak üzere olan gözlerimin çocukluğunun üzerine haziran toprağı serpilmiş. Mektup arkadaşım da büyümüş müdür? Az önce yeniden okudum mektuplarını, kalp çizmiş her boşluğa. Çok sevmiş… Çok sevmiştim… Barbie ve Sindy’nin omuz omuza olduğu pembe zarfın içinden bir yıldız düştü kucağıma. Yıldızlı Atlas yerinde duruyor. Acaba ben ona ne göndermiştim. Annemgil hacıdan küpe getirmişti, belki onu… Ben de kalpler çizmiş miydim boşluklara. Kalp çizmeyi severdim küçükken… Hâlâ sevmeyi isterdim… Onun da yanmış mıdır canı, ağlamış mıdır 4.mektubundan sonra? Taşınırken mesela… Bahçesinde bıraktığı menekşeye bakıp ağlamış mıdır? Zarfa adresimi yazarken sokağın ismine gelince titremiş midir eli, zemherinin anlamını sormuş mudur ablasına?

Konya ile Sakarya arasında tam kafiye var..

Gülserayla benim aramda kelimeye dayanan bir çocukluk…

Sakarya denilince Necip Fâzıl, Adapazarı denilince deprem gelirdi ilk aklıma..

şimdi, Adapazarı: Gülseray, Gülseray: Sakarya..

sancı ve şehir

gökyüzü delindi, tütsüler kaldı elimde

sadece sana vermek istediğim bir sır var.

usulca yaklaşıp gözbebeklerine

bulutları kapatacağım küskünlüklerine

bir şehir bu kadar mı korkutur insanı.

bu kadar mı sancır bir şehir içimde.

ister ikindisi olsun, isterse akşamı.

kimse bilmezdi…

Kırmızı bir gelincikti benim kavgalarım. Ölürken gözlerim kan çanağına dönerdi ve hep terlerdim.Soğuk soğuk bir yağmur başlardı ardından… İşte öyle sancılı olurdu benim ölüşlerim. Yerden yükselen duam kadar bir boyum vardı. Tırnaklarım saçlarımın arasında bıçak kesilirdi. Kanardı. Yanağımda boylu boyunca bir yara, güllerim yas tutardı her gece ve gündüzlere fatihalar düşerdi. İzmaritlerin kararttığı bu dünyada nurdan maskelere yer yok.. Her ağlayışımda bir dağ umarsızca devrilir, bir deniz üç yudumda biterdi. Yaşlı bir ses duyulurdu geçmişin dar sokağından, iniltiler ve ağıtlar… ölümün sesi her yerde aynı duyulurdu, her yerde ölüm dar bir sokağın adıydı ve her sokakta bir ölü/m yaşardı… mahallenin en eski evine ürpertici bir lakap takılırdı… tıkırtılar, gölgeler, uğultular… kırmızı yanaklı bir kız geceden nasıl korkar kimse bilmezdi… yorganıyla küçük bedenini nasıl sarar bilmezdi… nefessiz kalsın razıydı, yeter ki annesi ölmesindi… boğaz ağrıları başlardı ardından ve kış… zencefilli bal, nane ve limon… kimse bilmezdi belki ama çocuklar her şimşekte yorulurlar ve ölmeyi isterlerdi..

sen hiç ölmeyi istemedin mi, sahi?

4 / 11234