man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Yazar: Ammar Kilic

nihavent naz semaî

http://fizy.com/#s/1h4fls

pek sevgili candaşım, muhterem kardeşim
sözlerim incitmişse seni sen bana bakmayasın
ben seni kendi canımdan âli bellemişim
sözlerim incitmişse seni kusuruma bakmayasın

pişman olacak şeyler söyledim evet
ammaa söyletene de bakmalı elbet
kimler ehl-i laklaka acep kimler ehl-i gayret
sen tutup da cahillerin fitilini yakmayasın

gel biz kavl-i necisten ârî olalım
tehlike-i zanndan firarî olalım
ne ilhad edelim ne ebrari olalım
ol ki kimsenin canını ahta bırakmayasın

biçaredir ammar pişmandır sözüne
yine de haksız mıdır vurduğuna sazına
ben rızaya râzıyım senin türlü nazına
vursun tamam da herkes, sen tokat çakmayasın.

 


nükleer başlıklı fetret çığırtkanlıkları

secdede satırlar dolusu şiirler yazan
ama kağıtta dökülen
ve kağıtlara satırlar dolusu hakikatler doldururken
secdede dökülen adamlarız bu şehrin adamları
ilhâmı şah damarından boğazlıyor zamanın rüzgarı ondan
bilirim
nihayet renksiz, ruhsuz
tatsız tuzsuz bir militana dönerim

ben sigara içersem annemi öpemem.

Cesur Tutkular Çağı ya da Kara Ütopyanın Sağlamasını Yapmak

-Huxley’in ütopik dünyası üzerine

Neden Cesur yeni dünya’yı ille de Orwell’in 1984′üyle birlikte anma eğilimi gösteririz? Ikisinin de birer kara ütopya olması bir tarafa, her iki romanda da okuyucunun müthiş bir iç bunaltısıyla kıvrandığına şüphe yoktur. Dil kurguyu öylesine karanlık bir manzara etrafında inşa etmiştir ki sanki okuyucunun bu karamsar tablo içersinde ferah bir okuma gerçekleştirmesini istememektedir. Her iki romanda kurgulanan dünyalar birbiriyle zıt nitelikler taşısa da, son kertede kara bir gelecek tasavvurunda birleştiklerini görürüz: 1984‘ün müdaheleci ve elini insan yaşamının her zerresini kendi ideolojisi etrafında şekillendirmeyi amaçlayan, muhalefete ve direnişe karşı tahammülsüz, baskıcı totalitarizmine karşılık, Cesur Yeni Dünya‘da yine -mutlak manada denetleyici olmamasına rağmen- müdaheleci iktidar tutumundan vazgeçmeyen fakat bunu insanlarına hedonist ve tutkucu bir idealizm aşılayarak gerçekleştirmeyi uman sözde “özgürlükçü” totalitarizm.

Kitap bizi ford’dan sonra 632 yılında götürüyor; yani taşıma bandı ve uzmanlaşmış emek gibi salt toplu üretim yöntemleriyle üretilmiş ilk otomobil olan T Modeli’nin üretim yılından 632 yıl sonraya: 9 Yıllık Savaş ve ekomomik buhran sonrası kurulmuş, Ford’un endüstri felsefesiyle işleyen Dünya Devleti’ne. Bu Dünya Devleti’nin istikrarı, genetik mühendisliği ve insanı tüm yönleriyle şartlandırmayı hedeflemekten geçmektedir. Biyolojik olarak “üretilmişlerdir”-doğurulmamışlardır-, yani anne karnında değil şişede gelişimlerini tamamlamaktadırlar. Gelişimleri boyunca edilgen itaatin, maddi tüketimin ve gelişigüzel bir şekilde karşı cinsle yatmanın erdemliliği uykuda şartlandırma yoluyla (hipnopedya) verilmektedir. Dünya Devleti’nin insanları, ilerleyen yıllarda mutsuzluk hissini ortadan kaldıran uyuşturucular ve cinsel birleşmelerle zevkin merkezde yer tuttuğu bir hayat yaşarlar. Ayrıca “dayanışma” da istikrar için gereklidir ve dayanışmayı pekiştiren ayinler de Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nin sloganı olan “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” değerlerini daha derin bir şekilde aşılamak üzere düzenlenmektedir. Hayatın tüm sahaları toplumsal yarar olgusu üzerinden şekillenmektedir. Bir yandan bireysel hazlar körüklenirken, diğer yandan kollektif bir bilincin de uyanık tutulması gerektiğine şahit oluruz: “Herkes, herkes içindir..”

Dünya Devleti’nin dışında yaşamasına izin verilen tek tür Vahşi Ayrıbölgeleri’nde yaşayan insanlardır. Vahşiler “eski ve sapkın olan adetler”i sürdürmektedirler: Evlenmek, sevişmek, çocuk doğurmak ve yaşlanarak ölmek. Oysa Ford’un ülkesinde “anne” kelimesi pornografik/müstehcen bir anlam taşımakta ve ağza alınmamaktadır. Doğurmak normun dışına çıkmak demektir. İstikrarın bozulması anlamına gelir. Çünkü üretilip şartlandırılmamış her birey düzenin temeline dinamit koymak olarak algılanmaktadır.

Şartlandırma Merkezi’nde görevli olan Bernard Marx, bir Ayrıbölgeye giderek oradan John adlı vahşiyi Londra’ya getirmeye karar verir. John, ülkede coşkuyla karşılanır fakat daha sonra bu yeni dünya konusunda hayal kırıklığına uğrar. Nihayetinde eski dünya geleneklerinin hakim olduğu, yani sevginin, aşkın, evliliğin, felsefenin ve dinin hakim olduğu bir dünyadan gelmiştir ve burada karşılaştığı hedonist yaşam biçimine asla ayak uyduramaz. “Dünya Devleti’nin insanlarının özgür olmadıklarını” düşünür ve onlara karşı çıkar. İnsani değerlerin yüceliğinden dem vurur. Böylece, Ford’dan sonra 632′nin kaotik manzarası John’un gözünden en dehşetli haliyle teyit edilmiş olur. Kitap, John’un şehirden kaçışıyla gözlerimizin önüne karamsar bir son perde sunar.

***

Bu kısa özetten sonra Cesur Yeni Dünya’nın da elbette her eser gibi bir arka plana sahip olduğunu söylememiz gerekiyor. Kitap, asla amaçsız bir hevesin ürünü değildi ve çağdaş dünyanın sorunlu yapısına hiciv dolu bir saldırı içeriyordu. Sözkonusu arkaplanın, kitabı sathî bir okumanın ötesine taşımak için okuyucuya yardımcı olacağını savunabiliriz; her ne kadar ütopyanın gizemini sarsacak olsa da.

Huxley, 1918′de, birinci dünya savaşının sonuçlarıyla ilgili olarak, savaşın en berbat sonuçlarından birinin “Amerika’nın dünya egemenliğinin kaçınılmaz hızlanışı” olacağını söylerken tahmininde yanılmıyordu. 1926′daki Amerika seyahati ve orada karşılaştığı manzaralar çeşitli yazarlarca Amerikan yaşam tarzına getirilen aşağılayıcı eleştirilerin doğruluğunu bizzat müşahede etmesine sebep oldu. Uyduruk filmler, etine dolgun kızlar ve uyuşturucu, bitip tükenmez bir enerjinin karamsarca yansımalarını sunuyordu. Kocaman gökdelenler, dolar ekonomisi, duyusal filmler ve seks hormonlu sakızların oluşturduğu eğlence kültürüyle Dünya Devleti’nin, dönemin Amerika’sını yeren bir mizansen niteliği taşıdığı söylenebilir. İlginç olan, Amerika’ya seyahati sırasında gemi kütüphanesinde keşfettiği Henry Ford’un özyaşam öyküsünü ve ilkelerini anlattığı kitabın, gemi yolculuğu sonrası karşılaştığı manzarayla birebir örtüşüyor olmasıydı.

Savaş ve yaklaşık on yıl sonra gelen ’29 Buhranı’nın Avrupa’yı ve bilhassa Britanya’yı kaosa sürüklemesi, işsizliğin, ölümlerin, kargaşanın artması Huxley’e uygarlığın kendisinin bir yokoluşa mahkum olduğunu düşündürmüş olabilir. O dönemde geleneksel politikaya karşı çağdaşları gibi o da güvensizlikle doluydu ve bu durum onun parlamenter demokrasiden vazgeçilmesi gerektiği konusundaki düşüncelerini açıklığa kavuşturur. Krizden kurtulmak için daha müdahaleci ve zorlayıcı bir yönetimi arzuluyordu. “İstikrar” için gerekli olan şey ona göre buydu.

Yukarda sayılanlar, Cesur Yeni Dünya’nın yer yer dönemin kaotik havasına yönelik inşacı hayaller (veya fikirler) taşıdığını da gösteriyor olabilir. David Bredshaw, Huxley’in bu kara ütopyayı yazarken kafasının bir hayli karışık olduğunu ve çizdiği karamsar dünyanın içersinde geleceğe yönelik çözüm arzularının da bulunduğunu belirtiyor. Bu haliyle elimizdeki kitap yeni okumalara kapı aralamaktadır.

Roman, elbette şirket yapısına bürünmüş olan devletin totaliter geleceğine atıf yapıyor olabileceği gibi, Amerikan hayat tarzına yönelen tutucu bir saldırı gibi de görülebilir. Hatta yukarda bahsini geçtiğimiz üzere, bilimsel planlamaya ve müdahaleci yönetim anlayışına sunmak istediği mütevazı bir katkı olarak bile okunabilir. Her bir okuma kendi içinde değerlendirilebilir, tartışılabilir. Yahut tüm bu okuma şekillerini hep birden ele alarak daha bütüncül bir izlenime varabiliriz. Bu kararsızlık hâlini Huxley’in kafa karışıklığına borçlu olsak da, romanın ilk yayınlandığı 1931′den bu yana tartışılabiliyor oluşunu belki yine bu kafa karışıklığının olumlu bir neticesi olarak kabullenmek durumundayız. Huxley’in içine düştüğü kaygı ve belirsizlikler olmasaydı Cesur Yeni Dünya’nın yüzyıla böylesine güçlü bir damga vurması mümkün olamayabilirdi.

Yine de ne olursa olsun, yaklaşık son otuz yıllık serencamımıza göz attığımızda, küreselleşmenin ve Batılı-Amerikalı yaşam tarzının deniz aşırı coğrafyalarda arzı endam edişine, hedonist çıkarlara, bencil istek ve tutkulara göz kırpışına şahit oluruz. 2. Savaş sonrası daha korumacı bir tavır takınan ekonominin 80′lerle birlikte liberal değerleri neo etiketiyle yeniden pazarladığını görürüz. Tüm dünya haz tutkunu bir Batılı yaşam tarzını içselleştirmeye hevesli görünüyor. Huxley’in yönettiği karamsar parodiden çok uzakta olduğumuz iddia edilebilir; ama tüketimin ve eğlence kültürünün acımasızca palazlandığı bir dönemi yaşıyor olmamız itibariyle Dünya Devleti’nin insanlarına bir nebze dahi olsa benzemediğimizi kim savunabilir?

Bu anlamda Cesur Yeni Dünya’nın, küresel şartlar, imkanlar ve dayatmalar bağlamında yeni okumalara tabi tutulması fena olmazdı. Nihayetinde Huxley’in modern bunalımlar çağına attığı bu son derece etkili imza, mürekkebini 1984′ün modası az çok geçmiş “baskıcı totaliterizmi”ne fark atarak günümüze sıçratmayı başarmıştır.

Tartışmasız söylenebilir ki, bugün baskıcı totaliterler yerlerini daha çok, sınırsız (tüketici) özgürlükler pompalayan yönetimlere terketmişlerdir.

yapıbozumcu bir erol yarar güzellemesi

açlık mersedes ve beş vakit namaz

maun borsa ve çöp arabasında somunlar

miraç ve nike ve kalkınma diyelim haydi

paranın rengi yeşildir bayım

öyle mi

katılalım o halde bankacı olalım

vakıflar kuralım kurbanlar keselim hayırda çelişelim

üçüncü dünyaya ucuz kazaklar satalım

sigortasız infaklar bağışlayalım

tekbirler getirelim israil yok olsun mesela

mehmetçiği gazzeye gönderelim

destanlar şiirler yazalım bir de çekler

benettondan düşükbel takılalım hem

paranın rengi yeşildir zaten

değil mi bayım

açlık mersedes ve beş vakit namaz

ve  mushafta yitirilen akitler

üniversiteler gazeteler medeniyetler

demokrasiler sonra belediyeler

en iyisine biz layık olalım

zaten değil mi bayım

abiler sohbete devam etsin

devrimler yapıladursun islam devleti kurulsun

reklam almayı ihmal etmeyelim bu arada

bizim de kolamız olsun jelibon ve çikolata

paranın rengi yeşil ne de olsa

değil mi ama

açlık

mersedes ve

beş vakit namaz

..

efendim

bir şey mi dediniz

bayım?

hayat bir taksimden başka nedir ki bayım

ammar/ 89 doğumlu/ marmara sosyoloji’de canı sıkılıyor/ bir gün alıntılar defterinin ve mektebinin sahiden yaramaz bir öğrencisi olabilmeyi istiyor/ali şeriati’ye karşı tam anlamlandıramadığı bir hayranlığı var/ etnik müzik dinlemeyi sever/ çocukken peyami safa’nın cingöz hikayelerini okuduktan sonra bir kaç başarısız polisiye hikaye denedi/ ilk şiirini altıncı sınıfta hiçbir yerde yayınlamadı/ lise hazırlıkta yoldaki işaretleri okuyup silkelendi, kur’an mealiyle kendine geldi/ 6 senedir filan karikatür çizmeye çalışıyor/ sadece çalışıyor/ grafik tasarımı çok azıcık becerdiği rivayet edilir/ ilerde parası olursa pixar gibi bir animasyon şirketi kurmak istiyor/ maymuniştahlı/ şiir okumaya ibrahim tenekeci’nin uçuş denemeleri adlı deneme kitabıyla başlamış olması ilginçtir/ favori kitapları, ihsan oktay anar külliyatı ve hakan albayrak’ın hakan albayrak kitabı/ hayatındaki özel isimler: mehmet ve ali/

ammar/ 89 doğumlu/ Allah izin verirse niyeti adam olmak

6 / 11234...Son »