nükleer başlıklı fetret çığırtkanlıkları
secdede satırlar dolusu şiirler yazan
ama kağıtta dökülen
ve kağıtlara satırlar dolusu hakikatler doldururken
secdede dökülen adamlarız bu şehrin adamları
ilhâmı şah damarından boğazlıyor zamanın rüzgarı ondan
bilirim
nihayet renksiz, ruhsuz
tatsız tuzsuz bir militana dönerim
ben sigara içersem annemi öpemem.
8 Yorum
























Of of of! dedim bitince; vuruldum, müthiş!
Bunu kafaya sıkmak olarak görüyorum.
Çok çok ufak bir tavsiyem, okuyuşta bir pürüze yol açmaması için “bu şehrin adamları”ndan önce bir virgül olabilirdi, olmasa da olmuş ama.
militana kattığın sıfatlar sırf birbirleri ile sözcüksel bağlamda uyumlu olsun diye seçilmişler sanki..
yine de..
renkli,RUHLU,tatlı tuzlu bir şiir olmuş..
selametle..
“ben sigara içersem annemi öpemem”
atasözü gibi deyim gibi böyle tek başına bir ordu gibi bir öykü gibi bir sataşma bir slogan bir sobotaj gibi dik duran cümleden şiirleri severiz, hep seveceğiz, hep söyleyeceğiz yeri geldiğinde, ne bileyim bir türkü tutturmak istediğimizde, bir marş dillendirelim istediğimizde..
bu mısradan şiir, cümleten, cümleden şiir, sigara içenlere ağır ve bir o kadar mübarek bir “hakaret” içeriyor, ne güzel. ne naif bir kroşe bu. bunu ancak şiir becerebilirdi zaten.
elinde sigara ile şair-yazar pozları verenlerin fiyakasını bozuyor. öyle yumuşak bir karna çalışıyor ki, utanıp “hakem haklı beyler!” demeli artık sigaraya methiye düzenler.
bu haramı ‘helal’miş gibi gösterenlerin çarkına tüküren 5 kelimeyi böylesi yan yana getiren çocuğun elini sıkmak istiyorum. (yarın onu bir görürsem..:)
hani secdede satırlar dolusu şiirler yazıp, kağıda gelince dökülen, kağıda satır dolusu hakikat doldururken secdede kekeleyen adamların bir türlü söylemeye cesaret edemediği bir cümle vardır ya:
“secdede satırlar dolusu şiirler yazan
ama kağıtta dökülen ve kağıtlara satırlar dolusu hakikatler doldururken
secdede dökülen adamlarız”
işte o, budur, buydu, buymuş,
sanki benim yıllardır kendime itiraf edemediğim cümle..
sanki “işte bu yüzden korkaksın, işte bu yüzden kendinle çelişiyorsun, işte sen busun, sensin bu şehrin adamı” diye kalbimi dövüyor.
sanki bu şiir bir tokat, sanki bir “kendine gel” deyiş..
sanki “yeter” kelimesinin yıllardır içimde bulamadığı anlamı var bu cümlede..
kaleme dua ile..
nefis!
şiir sonlarda kendini gösteriyor. ilk baştaki tespitler klasik bir özeleştiriye denk düşüyor zaten. yeni bir şey yok, dahiyane bir tespit değil, mükemmel bir ifadeyle ulaştırılmamış. ama ardından ‘militana dönüşme’ imgelemi çok sarsıcı! kazmayı vurduğunda bu toprağın altından medeniyet çıkacak sanki! o kadar altı dolu gibi! şaşırtıcı, sarsıcı, taaccübe şayan…
ve sonra son kurşunu sıkıyor şair. bu kurşunla beraber şiir tamamlanıyor, tam oluyor. biraz sürrealistleşiyor da sanki. nereden çağrıştı o? nereden geldi sigara ve anneyi öpememe meselesi?
sigara lafzından bir laf daha açasım var:
mab abi hüsn-i zan göstermiş bence. ammar’ı bilmem ama şiir sigara’yı hicvetmiyor. aksine sigarayla temsil olunan o maskülen/romantik/serseri mesajı tekrar üretiyor. şairin annesini öpememesi belki şairi üzüyor, ama bu üzüntü şairin imajını olumlu bir şekilde etkiliyor. öpmek istediği halde annesini öpememekten duyulan hüzün tam da ‘romantik ve serserice’ bir hüzün.
(sigara bence de kötü bir şey, kötülenmeli de:)
mısranın zahirine yorum getirirken şiirin içine dair konuşmadım. elbette sigara içmek ile anneyi öpmek başka, çok başka şeyler demeye getiriyor ki bu da kişiden kişiye değişir.
örneğin feminist bir kız bana evlenme teklif etse teklifini bu şiirle reddedebilirim:
“ben sigara içersem annemi öpemem.”
şair bize matruşka hediye eder, içinden bir daha bir daha bebek çıkabilir:))
biraz derinine inmeye çalışacağım bu şiirin..
elbette herkesin çok farklı anlamlar çıkarması doğallığını sürdürecektir yine de..
“secdede satırlar dolusu şiirler yazan
ama kağıtta dökülen
ve kağıtlara satırlar dolusu hakikatler doldururken
secdede dökülen adamlarız bu şehrin adamları”
bu bölümü birlikte ele almakta fayda var..
burada secdeyi uhreviyat, kağıdı ise maddiyat olarak düşünebiliriz.. yani “secde” anı kişinin dini bütünlüğünü, maneviyatını, Allah’a olan yakınlığını, imanının salihliğini yada fikriyatını… ifade ederken; “kağıt” ise dünyada yapılan edileni, imanın ve fikriyatın yansıması olan fiiliyatları, mücadeleleri, bildiklerinle amel etmeyi… ifade ediyor..
bu bağlamda karşımıza iki tipolojide insan çıkıyor;
- “secdede” satırlar dolusu şiirler yazan, yani “secde” boyutunda gayet iyi olan insanın “kağıtta” dökülmesi, yani bu boyutta bir varlık gösterememesi/göstermemesi, imanının hayattan kopuk olması, yada;
- “kağıtta” satırlar dolusu hakikatler dolduran, yani “kağıt” boyutunda aktif ve çalışkan olan, devamlı koşturan bir insanın, “secdede” dökülmesi, yani bu sefer de iman/fikriyat boyutunda tökezlemesi anlatılıyor..
anlatılan bu iki tipoloji karşımıza “bu şehrin adamları” olarak konuluyor. yani çağı yaşayanlar, yani etrafımızdaki insanlar, yani bizler…
işte bu bağlamda “bu şehrin adamlarının” yani bizlerin nasıl da tökezlediği güzel bir şekilde ifade ediliyor. nasıl fikriyatla temellendirilmemiş fiiliyatlara bulaştığımız yada nasıl fiiliyattan uzak kalarak kendi içinde boğulan fikriyatlara sarındığımız bu güzel dört dize ile anlatılmaya çalışılıyor..
şiirin devamına bakacak olursak;
“ilhâmı şah damarından boğazlıyor zamanın rüzgarı ondan
bilirim
nihayet renksiz, ruhsuz
tatsız tuzsuz bir militana dönerim”
bu noktada ilk iki dizeyle şair yukarıda bahsedilen döngüsel yetersizliğin nedenine şiirsel bir atıfta bulunuyor:
“zamanın rüzgarının ilhamı şah damarından boğazladığını ve bu yüzden olduğunu bildiğini” söylüyor..
“zamanın rüzgarı” metaforunun içine bir çok şey sığdırabiliriz elbette. günümüz insana yetirilmeyen ısmarlama zaman algısı, tüketim çılgınlığı kültürünün gözümüze gözümüze soktuğu reklam içerikli anlayışlı bakışlar, dünyayı olduğundan büyük gösterip küçülterek satan kapitalist pazarlar…. bunlar yada başkaları, kimin “rüzgarı” neyse.. “şah damarından boğazlamak” ise bu şeylerin “ilhamı” neredeyse mutlak bir kesinlikle öldürdüğünü anlatıyor bize.. “ilham” ise burada sadece şiir yazmaya yarayan bir sezi olarak algılanmamalı.. zira ilk ele aldığımız bölümde şair “secdede” yada “kağıtta” aktif olmayı imgelerken “satırlar dolusu şiir yazmak” ve “kağıtlara satırlar dolusu hakikatler doldurmak” ifadelerini kullanmıştı. yani burada “boğulan” “ilham” aslında “secde” ve “kağıdın” içerdiklerinin tümü yada onlara giden yol..
işte bu yüzden diyor şair;
“nihayet renksiz, ruhsuz
tatsız tuzsuz bir militana dönerim”
yani insan olarak, düşünen bir varlık olarak değil de kendine emredilenleri yapan, “ruhsuz” “renksiz” bir “militana” dönerim diyor. bu da bu kopuklukta olunacak şeyi yani sonucu ifade ediyor.. “militan” kelimesi genellikte bir örgüt üyesi insana denir.. burada da sürüde hareket eden düşünsel manada “birey” dahi olamamış olan insan kastediliyor olması muhtemel. zira ele alınan ikinci dört dizenin ilk ikisinde anlatılan tanımlama;
“ve kağıtlara satırlar dolusu hakikatler doldururken
secdede dökülen adamlarız bu şehrin adamları”
dizelerindeki fiiliyatta aktif ama fikriyatta/maneviyatta pasif insana yönelik bir tanımlama ile örtüşüyor..
bu noktada şair diğer insan tipolojisine atıf yapmıyor.. onun oluş nedenine dair şiir içinde bir değini yok.. yada sonucuna dair..
ve son dize;
“ben sigara içersem annemi öpemem.”
ilk bakışta şiirden kopuk gibi duran bir dize.. ama şair de zaten bu dizeyi şiirden koparmış şiirin kendi içinde, bir kenara koymuş.. ama yine de aynı başlık altında toplandığı dizelerle uyumu biraz daha derine inince su yüzüne çıkıyor gibi..
bu dize de, ilk dört dizede olduğu gibi kendi içinde ikiye bölünürse “sigara içmek” ve “anneyi öpmek” gibi bir ayrıma gidebiliriz.
burada bir zıtlık aktarılmaya çalışılıyor gibi. aslına bakılırsa tamamen realist bir yanı da olabilir bu dizenin… ama yine de şiirin bütününe olan uyumu imkansız değil…
zira;
“sigara içmeyi” “kağıt” , “anneyi öpmeyi” “secde” metaforları içinde düşünürsek, dize anlam kazanmaya başlıyor.
bunu yapmak mümkün zira “sigara içmek”, “kağıt” metaforunun verdiği fiiliyat, “anneyi öpmek” ise “secde” metaforunun verdiği fikriyat imgelemlerini karşılamaya muktedirler..
burada, yukarıda bahsedilen “zamanın rüzgarı” içinde bu iki “evrenin” (kağıt ve secde) bir arada olamadığına dair bir atıf var. ayrıca ifade ediliş biçimi bundan memnun olunmadığını da çağırıştırıyor.. yani buna karşı bir yakarış söz konusu.. bu iki “evrenin” ayrışmasının yanlışlığına edebi bir değini..
modern insanın fikriyat-maneviyat/fiiliyat-maddiyat kopukluğunu ve bu kopukluğun getirmiş olduğunu ruhsuzluğu….. ifade eden bu şiir anlam yoğunluğu ve değiniler bakımından gayet başarılı bir şiir.. yalnız belki tek eksik nokta sunulan iki tipolojiden sadece birine yönelik bir devamın söz konusu olması.. diğerine yönelik de bir devam içerseydi şiir, çok daha iyi olabilirdi..
şiire başlık seçimi ise uygun görünüyor. zira ortada hoş görülmeyen bir durum var ve bu durum kötü sonuçlara yol açıyor.. buna karşı sıkıntılı bir zamanın geleceğine dair “çığırtkanlıklar” yapılacağını ifade ediyor şiir bize başlıkta.. öyle de yapıyor zira..
benim anladıklarım bunlar kardeşim.. elbette sen çok daha farklı düşünmüş olabilirsin, ama bana bunları hissettirdin.. ben hissettiklerimden memnunum :) ama şiirlerin derinlerine inilmeden “yorum” yazılmasına da karşıyım.. hepsinin bir “derini” var.. şair bunu fark etmese bile var.. “şiir”se var :) bu, şiir, kardeşim, güzel olmuş.. eline sağlık, devamla :)
kardeşler düşünceleriniz için teşekkür ederim.
şahin sana ayrı teşekkür ederim kardeşim.
kelimelerle onca boğuşan, direnmelerine karşılık onları zihninden var gücüyle çıkarmaya çalışan biriyim ben. yazılarım uzuuun saatler sonra biter ancak. şiir diye başladıklarımın bir çoğu yarıda kalmış ve çöpü boylamıştır.
buna şiir mi denir bilmiyorum, ukalalık yaparak şiir kategorisine yerleştirdim ama nihayetinde takdir sizin tabi, ben denemiş oldum.
ve şahin, evet kardeşim, indiğin derinlerde doğru anlamları yakaladın, ruh dünyama -tümüyle olmasa da- şehadet ettin.
bu sigara mevzusunu da bir kenara bırakacağım, kim nasıl isterse öyle anlasın. :)