man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Asr-ı Fitne’de Takva Işığında Bir Reçete-i Salah Misali: Rakam’ul Asr

Devr-i Hüsranı yaşadığımız şu günlerde Allah(cc) ve Resulü Muhammed (sav) gönüllerimizden cebren fersah fersah uzağa atılmaya gayret ediliyor. İçtimai hayatta esbabperest ve aklını gözüne indirgeyen tali’siz akımlar lâdini zümreler tarafından dayatılırken, dini algımız da modernist eller tarafından yozlaştırılıyor. Mü’minlere ‘…Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştimez…’ fermanınca yol almak düşüyor. Buna binaen kurtuluşumuz, Cenab-ı Hakk’ın namütenahi rahmeti ve bereketi ve inayeti ile üzerimize tecelli etmesi ve daire-i esbapta beşerin ihlâs ve ihsan ve samimiyeti ile vücud bulacaktır. Bu buuttan mesele ele alındığında, beşerin necatına vasıta olacak amelin nizam ve huşu içerisinde ifa edilip, dört bir yandan sistematik bir şekilde Müslümanlara saldıran Ehl-i Küfür’e karşı ‘formülize’ edilmesi şarttır. Çünkü disiplin ve düzen Allah’ın kanunlarının en temel özelliklerindendir.

Bu beyanımızı iki düsturla açıklayacağız.

Birincisi, Kâinat-ı Kübra’da (makro âlem) insanoğluna işaret edilen nokta-i mühim şudur ki; Evren, nizam-ı mutlak üzere bina edilmiştir. Görünmez kolonlar üzerine bina edilen bu sistemde protonlar atomlara, atomlar yüzlerce farklı elemente, elementler çeşitli canlı cansız varlıklara, bunların oluşturduğu doğa ve habitat, yeryüzü ve gezegenlere, gezegenler sistemlere, sistemler galaksilere, galaksiler de kâinat-ı kübraya, bir San-i Zülcelâl’in elinden çıktığının kanıtı olarak, yüzlerce farklı dizilim ve seçilimle inkılâb eder. Bu sistem keyfiyeti itibariyle oldukça girift, derin ilmi çalışmalara değer, karmaşık ve kusursuz bir düzen içerir. Fenni boyutunu kısaca arz etmeye çalışalım.

Varlıklar keyfiyetleri itibariyle atom adı verilen zerreciklerden oluşur. Her karşılıklı atom birbirleri üzerinde ağırlığına ve aralarındaki mesafeye bağlı olmak şartıyla kuvve-i cazibe(çekim) uygular. 17.yüzyılda Newton’un bu konudaki çalışmalarını biliyoruz. Bu kuvve-i cazibeler kendi içlerinde muntazam bir denge teşkil eder. Bu denge sayılamayacak çoklukta zerre içeren galaksileri oluşturur. Bunun ötesinde, kurulan bu düzen tavana asılan avize misali herhangi bir bağlantı vasıtası ile sabitlenmemiştir. Yüce Kelam’da buyrulduğu gibi, o, görünmez kolonlar üzerine bina edilmiştir. Mütemadiyen başlangıçtan beri devrine devam etmektedir ve ‘din günü’ne kadar da devam edecektir. Çekme ve itme kuvvetlerinin meydana getireceği çeşitli permütasyon ve olasılık hesapları yapılmasının yanı sıra, günümüzde herhangi bir galaksiye çekilmiş olan fotoğraflar incelendiğinde zannediyorum Kudret Sahibi’nin sanatını nazar edip daha net şekilde tahayyül edebiliriz.

Bir diğer mesele de yörüngesinden bir defa geçen gezegen kendi sisteminde yuvarlakvâri, elips, bir yörünge çizmesine rağmen galaksi bağlamında incelendiğinde spiral çizmemesidir. Böylece belirli bir konumdan bir kere geçen gezegen, bir daha aynı konumdan geçmemektedir. Şüphesiz bu sistemin Sa’ni Zülcelâl’i ne kudretlidir!

Âdemoğlu düşünmeli. Bir sistem kuracaksınız. Teker teker, çifter çifter sayılamayacak keyfiyette olacak. Taneler birbiri üzerinde farklı çekme ve itme kuvvetleri uygulayacak. Bir yoldan geçen bir daha aynı yoldan geçmeyecek. Nacizane hayal ettiğimde ‘Lailahe illallah’ demekten kendimi alamıyorum!

Bu misaller üzerine tefekkür edilmesi insanoğlunu Yaratan’ın var oluşu ve tekliği üzerine çok derin düşüncelere çekecektir.

Kâinat-ı Kübra amelleri formülize edip, huşu ile ifa etmemizi işaret ediyor.

İkincisi; Şüphesiz mikro âlem de makro âlemdekine benzer surette düzen ve nizam üzere tazammun edilmiştir. Teknolojinin mütemadiyen terakkisinin bir sonucu olarak, günümüzde âdemoğlu- cüz-i iradesince – kendisinin hücre adı verilen yapıtaşına rahatça nazar edip üzerine onlarca farklı işlem yapabiliyor. Büyük sistemlerde olduğu gibi bu küçük boyuttaki maddelerde de düzene ve nizama, azıcık insaf sahibi olanın idrak edeceği ölçüde net bir şekilde, gösteriliyor. Kısaca arz etmek gerekirse, nasıl ki bir metropolde insanlar var, farklı vazifeler icra ediyor, idare kısmı belli kurallar koyup, emir veriyor ve ayrıca bunu bir intizam ile yaparken vatandaş da idareye uyuyor, aynı şekilde hücrelerde de bir DNA(Çift Sarmal) adında bir yöneten emir veren ve bunu dolaylı olarak vuku bulduran RNA(Tek Sarmal) ile olağandışı olayları -boyutuna binaen- kolayca ifa ediyor.

Hücre; hayatın, canlılığın yapıtaşıdır. Boyutları itibariyle özel mikroskoplar ile görülebilir. Öyle ki erişkin bir insan vücudunda 70 trilyon adet bulunur. Tevafuken veya tesadüflere dayalı bir şekilde oluştuğunu kabul etmek, bu söylevi beyan edenin cehaletine damga üzerine damga vuracaktır. San-i Zülcelâl ona ilm-i ezelisiyle tecelli etmiştir. Hücre içerisinde çekirdekte DNA adı verilen bir sarmal bulunur. Adonin, sitozin, goanin ve timin denilen zerreciklerden teşekkül ediyor. Bu tanelerin binlercesi, tesadüfî olmayan seçilmiş bir sırayla, bir araya gelerek gözümüzün saçımızın rengini, kulağımızın şeklini, ağzımızın yapısını belirliyor. Bir diğer ameli ise kendisine va’z edileni diğer görevli sindirim, iletim, bölünme vs bölümlere iletmektir. Mukayeseli olarak bakıldığında hücre de bir şehir gibi çalışmaktadır.

Zerre de olsa koca kütleler de olsa, bu açıdan bakıldığında, mikroâlemden makroâleme görülen bütün birimlerde benzer sanatın bulunması, sanatçısının bir olduğuna dalâlet eder.

Demek ki zerreler ve koca sistemler insanoğluna kusursuz bir düzenin ve alışverişin olduğunu bildirmektedir. Yani her va’z edilen kanunun bir Kanunî’si vardır. Bunu bilerek, O’na koyduğu kanunlar çerçevesinde şuurlu ve iradeli biçimde kul olmak gerekir.

Makro ve mikro alemin açıkça işaret ettiği üzere nev-i beşer akıl almayacak bir düzen ve nizam ve titizlik ile yaratılmış evren içerisindedir. O halde bunun hakkını vermeli ve kendi ameliyesini ve ibadetini en sadıkane ve tavizsiz olarak kulluk itaat ve şuuru ile gerçekleştirmelidir.

Şimdi ise İslam’ın insanlar arasında tek üstünlük sebebi kabul ettiği ‘Takva’ (tq) üzerinde bir nazariye beyan edeceğiz.

Takva, insanın Allah’ın va’z ettiği bu kurallara karşı duyduğu sorumluluğa binaen davranışlarını ibadet ve iman temelinde bir araya getirerek düzenlemesi, fikri mülahazalarda bulunması, himmetini daima bu yöne harcaması, hep güzele yönelmesi, yalnızca yasak ve haramlardan değil, gri ve muğlâk ve gayrı muayyen olan hal ve hareketten kaçınıp O’nun sevgisini kazanma çabasıdır.

Takvanın nazariyesini oluştururken dua, ibadet, iman, yaş ve sabır kavramlarını kullanacağız.

Dua, yakarıştır. Kulun aczini ve fakrını bir kez daha tekrarlamasıdır. Mü’min’in en zararsız olmasına karşılık en etkili silahıdır. Kim bilir, hususen seher vaktinde alnını secdeye koyarak bir müminin duası nelere kâdirdir. Mü’min bu silahı kullanırken samimi olmalı, mermilerini boşa harcamamalıdır. Kalp ibresi ‘yeis ve umut arasında halay çeken mü’min’ ne ‘Ben bu işi hallettim, cenneti garantiledim. Köşklerim, cariyelerim var’ demeli ne de ‘Eyvahlar olsun bana, şu bu günahları işledim. Artık ben iflah olmam’ diyerek yeis bataklığına saplanmalıdır. Kierkegaard’ın da dediği gibi ‘Dua Yaratıcı’yı değiştirmez, ama dua edeni değiştirir.’. Şüphesiz Allah Rahman’dır, Tevvab’dır. O zaman insan huşu ile Zat-ı Ecel’i Âlâ’ya yönelmelidir.

O zaman dua;

şeklinde yazılabilir.

Var olanı saptarken formülümüze Takva’nın temeli olan imanı ve ibadeti yerleştiriyoruz. Bunlar temel kavramlar olduklarından sayılamayan çokluklardır ve bunlara birim atfedemiyoruz. Bir nevi ‘k sabiti’ muamelesi görüyorlar.

Uyku bastırdığında kılınan namaz, yazın kızgın sıcağında tutulan oruç gibi yaşça küçük olanın ibadeti, bâhusus akıl bâli olunduğu dönemde, nefs-i emmâresinin şiddetli cereyanlarına karşı gelerek edâ etmesine mukabil Hâkim-i Zülcelâl katında daha kıymettardır. Öyleyse yaş, takva ile ters orantılıdır.

Sabır ise, Müslüman kişinin takvasındaki en kritik noktalardandır. Öyle ki sabır Allah’ın insanı bu yönüyle sınadığı noktalarda takvayı amudi olarak yükseltir. Müşrik ve kâfirin sabrı takvaya vesile olmayacağından, iman ve ibadet ön şartı ile sabır bu iki parametreye üstel olarak yazılır. O zaman;

formülü inkılab eder.

‘Onlar takva sahipleridir ki, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese geldiğinde hemen Allah’ı anar ve gözlerini hakka açarlar’ Araf 7/201

İşte takva bu şekilde yazılarak subut bulmuş bir temele oturtulup, Ehl-i Küfür’e karşı maddi ve manevi bir silah olarak kullanılabilir. Umulur ki sakınanlardan oluruz..

7 Yorum

  1. zeynep betül |

    mansur,sanki elmalılı hamdi yazır’ın sadeleştirilmemiş tefsirini okuyormuş gibi oldum:)
    bu yazıyla gerçekten mektebe fark k/attın..muazzam tespitlerin,yorumların gerçekten tefekküre sevketti beni.arada bir gülümsedim okurken:)
    Allah razı olsun..
    devamlı olsun..

    • mansuracuner |

      ibadetin az ama devamlı olanı makbul olduğu gibi, inşallah devamı gelir diyerek bağlayalım..

  2. xwesersumud |

    ilginç muhtemelen zahmetli hoş bi yazı olmuş, kalemine kuvvet ;lakin pek gerek yokmuş sanki yazının başındaki Varlığın ispatına..
    ama formüller muhteşem ;)

    bu arada “goanin” değil “guanin”

  3. Ammar Kılıç |

    Kardeşim benim ellerine sağlık. Duana katılıyorum.

    Sadece ufak bir tashih: Rakamul el asr değil de Rakamul Asr denmesi yeterli olur zira rakamul’un içinde zaten el takısı var.

  4. mansuracuner |

    Eyvallah kardeşler. Mümkün olduğunca geniş kesimlere ‘seslenmek’ için yapılmış,derlenmiş bir karalamaydı bu. kiminize düşük perdeden gelebilir,mazur görün. İlk yazı olmasına veriyorum bu hataları. Teveccühlerinize mazhar olabilmek ümidiyle..

  5. Büşra Bulut |

    Ben ne çok şey kaçırmışım böyle Mektebe kimler gelmiş kurulmuş :)
    Şuan şaşkınım hem de çok!
    Yazarsa buna yakın yazardın bilirim de kardeşim hiç bu kadar ‘ileri’ gideceğini düşünmemiştim :)
    Formüller harika!

    Devamla çünkü çok zevkli olacağa benziyor..

  6. mansur,

    kelimelerin ne kadar da sana benziyor; her biri o kadar hassas, o kadar pür dikkat, o kadar nazenin, başları yerde, biraz mahcup ama bir o kadar vak’arlı.
    harfleri balerin ayakkabısı giymiş de yere öyle basıyor sanki.

    giriş kısımda risalelerin tezgahından geçtiğin kendini müthiş belli ediyor. okumayalı çok uzun zaman olmuş; kelimelerin tınısı ruha hoş geliyor.
    Risalelerde olduğu gibi, senin yazını da çok sessiz bir ortamda bütün dikkatini vererek okumalı; cümlelerin uzun olduğu için bütünlük kurmak zor. okurken Berat’ı yanımda defalarca susturdum:) ve bilhassa yorum yazma konusunda bu yüzden geciktim; okuyup geçmiş olmayayım sindirebileyim diye.

    başlangıçta ispatları uzun uzun ve şevkle anlatman, protonlu nötronlu kozmik dünyadan bakınca daha bi mucizevi görünen Kainat-ı Kübra’nın seni şaşırtmasından kaynaklanıyor olmalı. (dilini çözdüm; yakında ben de böyle osmanlıca tamlamalar kullanacağım:)

    yalnız dilinin şöyle bir tehlikesi var; biraz ‘uzak’ ve ‘eski’ olduğu için kendini her zaman istikrarlı biçimde okutmayabilir.

    asıl güzellik formüllerinde!
    parantezlerin, kareköklerin, üslerin arasından pırıl pırıl bakıyorlar.

    matematikten pek anlamıyorum lakin yeisi ne kadar azaltırsak duanın etkisi o kadar çoğalacak gibi görünüyor.

    aynı şekilde sabır takvayı artıran en üst’ün kuvvet olmalı. ah sabır!

    ben bu formülleri elime yazıp ezberlesem dersi kolayca geçebilir miyim:)

    ..
    yazıyı eklemek için niye bu kadar geciktiğin daha iyi anlıyorum.
    söylediğin gibi, az olsun devamlı olsun.

    kalemin sabır olsun, dua olsun, ihlas olsun, takva olsun bize yeni formüller sunsun inşallah.

    unutmadan, benim nezih kardeşim, sen tam bir sayısalcısın!
    :)

Cevap yazın.