man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Ay: Temmuz, 2011

nükleer başlıklı fetret çığırtkanlıkları

secdede satırlar dolusu şiirler yazan
ama kağıtta dökülen
ve kağıtlara satırlar dolusu hakikatler doldururken
secdede dökülen adamlarız bu şehrin adamları
ilhâmı şah damarından boğazlıyor zamanın rüzgarı ondan
bilirim
nihayet renksiz, ruhsuz
tatsız tuzsuz bir militana dönerim

ben sigara içersem annemi öpemem.

Bir Musibettir, Yaşamak, Bin Nasihat

Kaygılanma küçüğüm…

Yalnızlığa bürünelim bu gece. Sabahın kıyısına ulaşıncaya dek, dolaşalım delice şerrin damarlarında. Özgürlüğüne kavuşturalım umutsuzluk zehrini yorgun sokaklarda. Ellerini umuda açan bir dilencinin, sigara kokan nefesinde bulalım ölümü. Ölüm alalım narin bedenlerimize. Ölüm olalım.

Düştüğün yerden kalk artık küçüğüm…

Gözlerinde tükenen dünya coğrafyasının dört bir tarafına uçurtma yollayalım. Çılgınca sabaha kadar dualar edelim seninle. Başımızı utancımızdan kaldırmayalım secdeden. Unutalım gitsin hayatı. Rüyalarımızda gezelim tüm kâinatı. Sevinçlerine ortak olalım uçurtmalarımızın. Sonuçlara ne de çok sevinelim, bu sevinçle uykudan uyanalım, bu ateşle…

Hayalin yamacında tutunalım gerçekliğe. Hayy olandan alalım yüreğimizdeki güç ve enerjiyi. Kavrulan benliklerin acı yüklü yaralarını kapatalım seher vaktinde. Tespih taneleri gibi dağılalım kan kokulu kabuklara ilişmeden. Sonra tırnaklarımızla kazıyalım yaptıklarımıza aldanarak. Neye aldandığımızı bilmeyelim sorulan sorunun… : “Ey insan! İhsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?”

Neydi bizi aldatan küçüğüm…

Bağrı susuzluktan çatlamış, bir yavru ceylan ürkekliğinde yaklaşırken nehrin kıyısına, bilebilir miydik sinsice yaklaşan bir aslanın tam da peşimizde olduğunu? Susuzluktan dönmüş gözümüz görür müydü başkaca planların parçası olduğumuzu. Azgınca koştururken arzularımızın peşinden, arzularımızın da bizim arkamızdan delice koşturacağını nasıl bilebilirdik? Durmadık, biz koştuk/kovaladık, o kovaladı… Biz yakaladık, o yakaladı… Yakala(n)dık…  Yakalananlar ondan değildi. Talut yakalanacağımızı biliyordu, uyardı bizi…

Ağacın uzağında duran masum gözler, yapma dercesine baktı gözlerimize. Ölümsüzlük meyvesine ulaşırcasına kana kana içtik sudan. Kanaya kanaya yaralarımız kabuk bağlamaz oldu. İçtiğimiz su canımızı acıttı. Suyun zehrinde kavruldu midemiz. Boğazımızda kaldı acısı hatıraların. Dilimize tutunmadı kelimeler. Dilimiz eridi… Kaybettik… Talut kendinden kabul etmedi bizi…

Neye tutunsak bizi tutabilir ki küçüğüm…

Gel şaşıralım en iyisi. Şaşkınlığın makamına tutunalım. Kendimizden geçelim. Kendimizi de geçelim. Duamıza ses kanadı takalım. Bırakalım, göklerin kapısına kanat çırpsın haykırışlarımız. Müsennâ şaşırsın durumumuza:“Allah’ı sevdiğini söyleyen ama onunla huzur bulamayan insana şaşıyorum.” Bizim şaşkınlığımıza şaşıran bu insanın söylediklerine de biz şaşıralım. Ve aşkın kanatları duanın kanatlarına dokunsun: “ Âşık insanların Allah’a en yakın olanıdır, çünkü her an O’nu görür”

Gözlerimizde biriksin O’na dair ne varsa. Korkalım, bir anda yanaklarımıza dökülmesin diye sakınalım. Saklayalım en mahremimizde, yüreğimizde. Filiz versin hakikatler, dallansın, budaklansın. Meyvelerden sakınalım. Kelimelerimizi toplayalım güneşin ilk ışıklarında. Mağriplinin peşine düşelim güneş yükselirken üzerimizde: “İnsan, sürekli Allah’ın huzurunda olduğu düşüncesine ulaşmaksızın, benliğin engellerini aşma yönünde bir atılım gerçekleştiremez.”

Tutunalım yukarıdan uzatılan ipin ucuna. Sımsıkı sarılalım, terlesin avuçlarımız, kan ter içinde kalalım. Bırakmanın derin boşluğuna düşmeksizin, bırakalım tüm hesabi ticaretleri. Hasbi bir ticarete buyur edilen kul gibi davranalım. Ahiret karşılığında *ellerimizi borç verelim: “Allah’ın kat kat fazlasıyla geriye ödeyeceği bir güzel borcu O’na verecek olan kimdir?[Bakara,245]

Ne dersin küçüğüm, “kim” olabilecek cesaretimiz var mı?…

İyisi mi boş ver tüm bunları küçüğüm…

Bak, güneş doğuyor secdeden kalkıyor kâinat,

kaygılarından sıyrılmak için izle(n)meye ne dersin?…

*” Başınıza ne musibet geldiyse kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir.[Şûrâ, 30]”

Sunvari Keşmekeş

Bembeyaz bir ev içinde kara kuru bir herif
İlmek ilmek dokurken elindeki satırla riya
Olurdu elbet belki görsem düşüm de
Bir acıya daha bulanmış sayardık böylece

Sayardık ve sayardın benle kalsan da yalnız
Sunvari bir keşmekeş olurdu şu rıhtım
Öyle güzel öyle sakin bakardım ki denize
Hırçınlığı tabiatiyle yok edecekti kızımız

Birkaç satır yutsam da bilincim yüksünse
Birkaç eski İslamcı söylenti ezberlesem mesela
Yıllar sonra kapıkulu olacağımı bile bilsem de
Putları kırsam kızar mı ki şu sufi meşrepler bana

Bize nesnel bir dünyevilik aşısı vurmuş kızıl haç
Zamanında anlaşılmamış her şair gibi vatanperver
Her kondüktör gibi duraklararası çalışır olmuşuz
Hani biz sömürülmedik ya sömürü aydını okumuşuz
Savunacağımız kaleye çokça top vurmuşuz

Şimdi artistik bir şantaj bulanıyor göğsümüze
Er taşın altından kalkar diyordu sondan bozulma destan
Bu dünyada tutunmaya yeni bir usûl de bulsan
Metodik tartışmalarda can veriyor artık pervaneler

Ah şu sallantılı duygusallıkları da geçelim n’olur
Tümce elem süpürsün buğdaylar gibi özümü
En gerekçeli haliyle sürüden bir abi de öyle demeli
Mesela ağlamadı bu sefer gök yüzüme tükürdü

durumu nasıl doktor! / hayatî tehlikesini koruyor / insan hayatî tehlikesini kendisi korur mu doktor! / olacak iş değil ama oluyor / allah’tan ümit kesilir mi doktor / bu herif kesmeye çalışıyor sayın hasta yakını

kabir azabı çekmekteyim desem
hayati faaliyetlerimin sonduğu belirir mi

Kalplerde olmayan

Yazmak güzeldir. Bir bahar muştusu taşımaktır kâğıda. Belki de ağaçlardan müteşekkil kâğıda ağaç gibi çiçek açtırmaktır. Bu yüzden kâğıda tutuşmuş her yazının, kâğıt için bir bahar olduğunu düşünürüm.

Yazılar kelimelerden oluşur. Yani kâğıda bir nevi kelimeler bahar getirir. Sadece kâğıda da değil, gönlümüze de bir bahar getirir. Yazmak bu anlamda bahara ortak olmaktır. Her yazının başlangıcı bahar, bitimi bir başka bahardır. Kış ve yaz ise bu iki bahar arası yoldaş olur kalemimize/klavyemize…

Kış ve yaz baharlarımızın niteliğini belirler. Yazarken yazımıza da taşıdığımız kış ve yaz, aslında hayatımızın en temel iki mevsimidir. Doğumumuz bir bahar, ölümümüz ise bir başka bahardır. Hayatımızın en temel yılları kış ve yaz arasında geçer. Hayatımızın en çetrefilli yılları, en değişmez değerleri değiştirmeye kalkıştığımız yıllar yine kış ve yaz mevsimine denk gelir. En olgunlaştığımız yıllar yazımızdır, daha sonrası için kışımıza gözlerimizi diker ve ona doğru yol alırız. Ve son baharımız ile gözlerimizi kaparız. Arkada bıraktığımız ise bir kâğıt üzerine karalanmış yaşamı ifade eder. Ya da bir mezar taşına kazınmış iki tarih arası ince bir çizgiyi…

Vahyin iniş süreci ile başlayan İslam da baharını yaşamış ve yaz geldiğinde Uhud eleği ile adeta iman edenler ile iman etmeyenler elenmektedir. Kaygılar, umutsuzluklar, nefsin istekleri ve imanın sükûneti…   Bu elek öyle bir elek ki, burada iman elenmektedir. İman eleğinde umutsuzluğa, kaygıya, mal ve servet hırsına yer yok…  Ganimet peşinde koşmak, can sevgisi ve Peygamber sonrası dağılıp gerisin geri dönmek… Vahiy her an duruma müdahalede bulunmakta ve söz gittikçe ağırlaşmaktadır. Zira söz söylemenin ağırlığını bilmeyenlerce ortaya bir söz konulmuş ve buna riayet edilmemiştir. Ve sonrasında durumu kurtarma kabilinden sözler söyleyenlere ve bu iş başımıza neden geldi diyenlere vahiy eşsiz bir cevap vermektedir:

“iki ordunun harpte karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah’ın izni ile gerçekleşti. Bu, Allah’ın (gerçek) müminleri belirlemesi içindi; (ve yine,) ikiyüzlülük yapmış olanları ve kendilerine: “Gelin, Allah yolunda savaşın” yahut, “kendinizi savunun!” denildiğinde, “Eğer savaş(la sonuçlanacağın)ı bilseydik elbette arkanızdan gelirdik” diye cevap verenleri ortaya çıkarması içindi. Onlar, o gün, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyerek imandan çok irtidada yaklaştılar. Hâlbuki Allah, gizlemeye çalıştıklarını çok iyi bilmektedir. (Ali İmran, 166-167)

Söz söylemenin ağırlığını bilmemek ve söz söylerken yüreğine bakmamak… Dilimize güzel sözcükler tutuştururken gönlümüzde başka hesaplara dair cümleler kurmak. Vahiy bu ikicikli duruma müdahale ediyordu, niyetleri ortaya döküyor ve kalbinde olmayanı söyleyenlerin inkâra yaklaştığını ifade ediyordu. Ve sözün ahlaklı olanını ortaya koyuyor, bu şekilde sözün değerlisini değersizinden eliyordu.

Bugün yazı yazanları daha doğrusu hakikatin taşıyıcısı olanları hep Uhud’da hayal etmişimdir. Sözlerin güzelini süslü bir şekilde sunanlar kalplerinde bunu taşıyorlar mıydı? Yoksa kalplerinde olmayanı dillerine dokundurarak sözü öldürüyorlar mıydı, sözü ruhsuz mu bırakıyorlardı? Ve böylece imana yaklaşacaklarını düşünüp, imandan uzaklaşıyorlar mıydı?

Sorulara cevaplar tutuşturmak yazı yazanların veya konuşanların işi. Ben de acizane, bu yazıyı sonlandırırken düşünüyorum şimdi. Bu kısacık yazıda acaba “iman”a mı yakınlaştım yoksa “inkâra” mı?

2 / 112