Ay: Nisan, 2011
kimse bilmezdi…
Kırmızı bir gelincikti benim kavgalarım. Ölürken gözlerim kan çanağına dönerdi ve hep terlerdim.Soğuk soğuk bir yağmur başlardı ardından… İşte öyle sancılı olurdu benim ölüşlerim. Yerden yükselen duam kadar bir boyum vardı. Tırnaklarım saçlarımın arasında bıçak kesilirdi. Kanardı. Yanağımda boylu boyunca bir yara, güllerim yas tutardı her gece ve gündüzlere fatihalar düşerdi. İzmaritlerin kararttığı bu dünyada nurdan maskelere yer yok.. Her ağlayışımda bir dağ umarsızca devrilir, bir deniz üç yudumda biterdi. Yaşlı bir ses duyulurdu geçmişin dar sokağından, iniltiler ve ağıtlar… ölümün sesi her yerde aynı duyulurdu, her yerde ölüm dar bir sokağın adıydı ve her sokakta bir ölü/m yaşardı… mahallenin en eski evine ürpertici bir lakap takılırdı… tıkırtılar, gölgeler, uğultular… kırmızı yanaklı bir kız geceden nasıl korkar kimse bilmezdi… yorganıyla küçük bedenini nasıl sarar bilmezdi… nefessiz kalsın razıydı, yeter ki annesi ölmesindi… boğaz ağrıları başlardı ardından ve kış… zencefilli bal, nane ve limon… kimse bilmezdi belki ama çocuklar her şimşekte yorulurlar ve ölmeyi isterlerdi..
sen hiç ölmeyi istemedin mi, sahi?
heybeden siyaset
siyasetten anlasam da gitmek istiyorum
çarşafa dürülmüş ideolojilerimi toplayıp bir sopanın ucunda
omzumdan sallandıra dallandıra gitmek istiyorum
bu beni çemberinden çıkarmaz sevgilim biliyorum
ama bir de sedirlerin altında saklamak istiyorum şu öpücüğü
hani devlet anamın doğduğumda sesime örttüğü
siyasetten atlasam da gitmek istiyorum
kalburundan damlamak gerek hem zaten bu ülkeni
ben bir tek sana söylemekle mükellefmişim
unuttuğum şu lanet cümleyi
şimdi bir yolun ucundan sana öpücükler bölüyorum sevgilim
hani devlet anamın beni doğunca öldürdüğü
öpücükler biliyorum sana kart atacağım onları
yolumun üstünde başta katil olanlarını
sevgilim belime dolanan şu resimleri bir çözsen
hepsi sanki altmışlardan kalmış gibi
bak şu adamı sevdim mi ne hem gözü de mavi
o da sana hediyem olsun yaşar kalbinde belki
ah siyasetten anlasam da gitmek istiyorum
dağların denize uzanamadığı yerlere
biliyor musun belki de unuturmuşum dedenin biri
ak sakalı olmamasına rağmen böyle dedi
gidiyorum şimdi siyasetten anlasam ne anlamasam
ne bilirim ayak bastığım toprak buram
buram beni çağırıyor işte sevgilim korksam
da şu hendeği de bir geçmeli
in style we trust!
reklamlarda arayın bıraktığım cümleleri
siyasetten anlasam da gidiyorum ben hani
ardımdan cuma namazımı kılın iyi mi!
Düzenbaz Ayna
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
kızıl bir gün doğuyor içimde
kan sızıyor saçlarımdan
ezberim bozuluyor olan bitene
dalgalanıyor rıhtımında soluk ruhların
düzenbaz bir aynanın yansıması
düzenbaz bir ayna buldum kendime işte
beni bir büyük, bir dev insan silueti içinde parçalayan
bozan, eğip büken, yağmalayan, ve kusan
düzenbaz bir ayna işte
ne olacak?
beni olduğumdan beri tutan..
düzenbaz ayna dedim ya işte, ona
her gün ama bilmem kimin
bakar dururum olmak için emin
kendimi değillediğim insan olan ben
bakar dururum, dururum bir şey yapmam
izlerim eriyişini seslerin
izlerim bitişini günün.
düzenbaz bir aynadır bana
gösteren tüm yüzünü şehrin
her köşesini, her kuytusunu
şatafatlı salonlarını, doyumsuzluğu..
o, düzenbaz ayna,
çeker beni içine, şehre, tüm yok olmuşluğa
ekler bedenimin tüm parçalarını teker teker
karanlık yıkıntılarda kalmış ruhlara
yakar beni isyan ateşinde
yıkar benliğimin çocuk yüzünü..
fısıldar bana, düzenbaz ayna
aşk şarkılarının en masumlarını
çilekeş yüreklerin destanlarını çağıldar kulağıma
avuç avuç umudu yığar da önüme
bir rüzgara savurur bildiğim tüm güzellikleri
düzenbaz aynadır bana bunları yapan
elime bir tohum kondurup sudan mahrum bırakan
vaatlerinde zehir saçan yaşanmışlığa
söken, kıran, atan..
bir taşım olsa belki,
düzenbaz aynaya hani
diyorum ya fırlatığımda
dağılsa, tuz buz olsa,
aynı ruhum gibi,
parçalansa..
onun parçaları dağılırken yeryüzüne,
benimkiler toparlansa,
‘bir’ olsa, ‘ben’ olsa..
bir taş diyorum, hani bir taş,
atıldığında dünyayı değiştirse,
bir taş,
nelere kadir olsa?
Midemdeki Asit!
Fitne patladığında yüzünü gördüm,
çirkin ve yaşlıydı
fazlaca nazlı üstelik.
Ha deyince çıkışmıyor
biriktiriyor, bekletiyor, kurguluyor
konuşturuyor.
Midemdeki asit, fokurduyor
bedenimin böylesine duygusal bir yapısı olduğunu bilmek
korkutuyor beni bariz.
Sanki beynimden çıkışmaya çalışan
düşüncelerin eseri gibi sivilceler
kafamı dolduruyor.
Sıktığım her sivilce irini elime bulaşıyor
kaşınıyor beynim
bilmem ya düşüncelerden
ya da yağlı deri sivilcelerinden.
-Derdin ne dostum? diye amerikalı bir zenci kulağımda bağırıyor sanki.
Düşünüyorum..
Çırpınınca bataklığa daha çok saplanmak gibi halim.
Bir mucize olmalı düşünceler sonucu bir acı hissi belirmesi. Cehennem’den en çok da bu zaman korkuyorum işte. Azab tahayyülüm sıkıştırıyor beni, bedenim mi daha çok acır? yoksa beynim mi?/ruhum mu?
Soruların muhatabı yine ben
ağzımı açsam ayet çıkmayacak
basit sığlığın ürünü üçbeş fiyakalı cümle
beni bile tatmin etmeyecek kadar süslü
ne suyun dökülmesi çare,
ne baş etinin yenilmesi.
bu yazı böyle bitmemeliydi.. ama nafile, bitti..
Zambak ve Kırmızı
- Başlamadan önce bir hatırlatış: ”humeyraduzyaziyazsinamabayirasagi.wordpress.com” :)) söz dinleyen bir talebe olarak düz yazı ile karşınızdayım değerli öğretmenlerim, sevgili arkadaşlarım.. :) -
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Kırmızı’nın gözleri o sabahı ağırlarken hiç yorulmamıştı. Aynaya baktığında saçlarının şeklini beğendi. Özensizce topladığında hep daha güzel olurdu. Mutfağa yürürken bu aralar zayıfladığını düşündü. Topuğundaki yara henüz kapanmamıştı ve ara ara sızlıyordu. Geçen hafta bitirdiği kitaptan aklında kalan bir cümleyi mırıldandı. “Ağaçların sıhhatine bile imrenerek yürürdüm.”
Kahvaltı yapmayı sevmiyordu. Bir bardak portakal suyu içti. Bir-iki ceviz, bir avuç üzüm kurusu… Ihlamur kaynatmıştı ablası. Rengi nar gibiydi. Dedesinin salatalık topladıktan sonraki tozlu elleri gibi kokuyordu. Bir bardak da ıhlamur…
Dışarı çıktı. Rüzgarın yakıcılığı ve yaz hayalleri kurdurtan o enfes güneş… “Hele bir yaz gelsin…” dedi içinden… Pelit ağaçlarının altında yazacağım en güzel şiirimi… Halk kütüphanesinin terasına çıkacağım ve saatlerce Nurullah Genç okuyacağım… Elmalı soda alıp pipetle içeceğim… Biraz da çilekli dondurma… Yok yok en iyisi çay, yazın da güzel, kışın da..
Yürüdü. Karşısına bardakta mısır yiyen üç tane çocuk çıktı. Acıkmıştı. Üzerinde hafif acılı sos ile ne de güzel olurdu. Yürüdü. Önünden sırtında bavul taşıyan yaşlı birisi geçti. Yüksek sesle şarkı söylüyordu. Bugün onun bayramı olmalıydı. Onun da önünden biri geçti. Herkes yürüyordu. Kimsenin topuğu sızlamıyor muydu?
Burnuna güneşli ter kokuları geldi, kalabalığa sokulduğunda… Mekke gibi kokuyordu. Tavaf gibi… Say gibi… Kalabalık her yerde aynı kokardı. Yaşlı teyzelerin başörtüleri hep nemli olurdu. En çok onlar ağlardı, çünkü. En çok onlar…
Alaaddin’in merdivenlerini çıktı ve sağdaki çay bahçesine oturdu. Nane-limon istedi. Zambak’ı da karşısındaydı. Gözlerini seyrede seyrede yudumladı bardağını. Zambak’ın o gün neşesi yerindeydi. Konuşmaya başladığında güneş bulutların arasından çıkıyordu. Sustuğunda hava gölgeleniyordu. Anlatıyordu. Anlatsın. Hiç susmasın. Güneş hiç gitmesin. Bulutlar…
Zambak, Kırmızı mutlu olsun diye o kadar çok anlattı ki, çayı soğumuştu. Son yudumunda yüzünü buruşturdu. Kalkma vaktiydi artık. “Bırak ben öderim.” “Hayır, saçmalama ben!” “Ama geçenkini sen ısmarlamıştın” “Hatırlamıyorum, ben” “Unutmadım…”
Rampalı’nın en alt katında aldılar soluğu… Hüner kitapevi…
-Hadi seç bir kitap, sana kutlu doğum hediyem olsun!
-Sana mesnevi şerhi alayım mı?
-Bu kitabın kapağındaki kız sana benziyor!
-Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi okumuş muydun?
-…
-…
Kitapçıdan çıktıklarında Zambak’ın elinde bir kitap, Kırmızı’nın elinde bir kitap vardı.
Ama Kırmızı’nın elindeki Zambak’ın, Zambak’ın elindeki Kırmızı’nındı.
Bir daha birlikte hayal kurmak için buluştuklarında emaneti iade edeceklerdi.
O zamana kadar altı çizilecekti can alıcı cümlelerin, satır aralarına notlar düşülecekti, gözyaşı bırakılacaktı hasret demlerinde. Yol ayrımında birbirlerine ayraç uzatırken söz verdiler, sonsuzcasına…
“Nefesin, soluğun olsun bu ayraç… Her kaldığın yerde beni hatırla!”
























