man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Ay: Mart, 2011

Kutsal Oda

 
O, benim oğlum… Oğlum… İşte herşey bu… Gülümsüyor, ‘Anne!’ diyor…
 
Hayır, diyemiyor… Demeye çalışıyor… Susuyorum… Daha fazla acı çekmesin diye… Konuşmanın bir zorunluluk olduğunu düşünmesin diye… Görmenin olduğu gibi…
 
Gözlerimi kapasam, gayr-i ihtiyari bir ara muhakkak açılacak… Uyandığımı anladığım an, açılmış olacak. Açıldıktan sonra anlamış olacağım uyandığımı…
 
Ama O anlamayacak… Ama O, yine de daha iyi bilecek uyku ile uyanıklık arasındaki farkı… O, bu ayrımı karanlıkla yapmıyor… Karanlık, onun için bir karanlık değil ki… Yalnızca bir karartı…
 
Oğlum susuyor… Gözlerini açmıyor… Açsa da farketmiyor…
 
“Anne” demek istiyor… Başını dizlerime koyuyor… Gözleri kapalı… Uykuya açıyor şimdi onları… Öyle sanıyorum, dizlerim ıslanıyor… Karartı akıyor dizkapaklarıma… “Anne” demek istiyor… “Anne!..”
 
Anlamı sözcüklere has kılanlara lanet ediyorum… Bu nasıl bir gereksinimdir?.. Göz yaşı mı? Neden? Oğlumun elleriyle dokunması yetiyor onu tanımaya… Neden göz yaşı? Onu anlamak neden saniyeler alsın? Neden kelimelerle vakit kaybetsin ki? Sadece bir an… Bilmiyor…”Anne, ağlıyor musun?” demiyor… Dokunuyor… Kaynağını biliyor…
 
Sözcükler, ışık… Çok mu gerekli?.. O, bunları biliyor… Tanıdığı yaşamı, onlarsız yaşanabilir kılacak kadar tanıyor onları…
 
Oğlum, yaşıyor… İşte benim oğlum…
 

“Kırılmayan Oyuncak: 3,5 TL”

İzlemek bir lezzet… Seyreylemek, bir şeylerin var olduğuna şahitlik etmek ayrı bir mutluluk veriyor insana. Tüm kaygılardan uzak, sadece izlemek ve bir şeyleri vesile ederek, her an her şeyi oluş sürecinin iklimine taşımakta olan ve yokluktan varlığa çıkaran Yaratıcıyı hatırlamak…

Otobüs yolculuklarım, genelde araya pencere girmesine rağmen, dışarıyla en çok irtibat kuruduğum mekânlar olmuştur. Otobüs içerisinde, koltuklarına kurulmuş ya da ayakta durduğunu fark edemeyecek kadar dünyalık kaygıların ağırlığı altında kalmış, kimi yüzlerin asık, kimilerinin kaygılı ve kimilerininse hüzünlü haline tanık olmaktansa, varlığın o eşsiz korosuna dâhil olmak… Bu bana daha anlamlı gelmiştir her zaman.

İşte o anlardan birinde, bir mağazada yer alan yukarıdaki yazı dikkatimi çekti: “Kırılmayan oyuncak 3.5 TL…” Oyuncakları yakından görme şansım yoktu ve ilk aklıma gelen şey, “ne güzel kırılmayan oyuncak yapmışlar” cümlesi olmuştu. Aslında kırılmayan oyuncak fikri gerçekten de orijinal bir fikirdi. Fakat muhtemelen o fiyata kırılmayan bir oyuncak olması da imkânsızdı. İmkânsız da olsa, var olan bu iddia üzerine düşünce dünyamdaki yolculuğa devam ediyordum. Tâ ki bir yerlerden akıp giden bu fikirlerimi sorgulayan bir ses işitene kadar. İrkildim birden… Kırılmayan oyuncak fikrinden hoşlanmayan bu ses, kırılan oyuncak üzerine düşünmemi istiyordu.

Çocukluğumda aynel yakin bir durumda müşahede ettiğim kırılan oyuncak ve etkileri üzerine birçok fikir fırlıyordu zihnimin köşelerinden. Kendimi bu düşüncelerin akışına bırakmıştım:

“Öncelikle, oyuncakların kırılmasıyla birlikte hayata en çok bağlandığınız noktanın kırılmasına şahit oluyordunuz. Yani küçücük zihninizin büyükçe bir dünyayı algılaması ancak kırılan oyuncaklarla gerçekleşebiliyordu. Suçluluk psikolojisiyle ilk kez o an tanışmış oluyordunuz. İlk gözyaşlarını bir bilinçlenme vesilesiyle o günlerde döküyordunuz. İlk korkularınıza, ilk heyecanlarınıza kısaca tüm ilklerinize kapı aralıyordu kırılan oyuncak. Düşünce dünyanızı, sizin zannettiğiniz nice şeyin bir gün elinizden kayıp gideceği fikrine alıştırıyordu.

Büyüdükçe oyuncaklarınız farklılaşıyordu. Dünyayı bir oyun oynaş yeri sanıyordunuz. Küçücük zihniniz büyüdükçe, kırılan oyuncak fikrinden uzaklaşıyordu. Kırılmayacak, sonlanmayacak, hiç bitmeyecek bir dünyada yaşadığınızı düşlüyordunuz. Büyüdükçe kendinizden uzaklaşıyordunuz. İlklerinize aşina olup, hiçbir sorumluluk hissetmiyordunuz yaşadıklarınızdan. Öyle ki kırılan dünyanın kırılmaması gereken kalplerini kırmaya başlıyordunuz. Ve bunu hiç umursamıyordunuz.

Belki daha nice şeyin ellerinizde kırıldığını ilk defa fark ediyordunuz. Yaşamın bu acı yönüyle ilk defa karşılaşmanız sizde daha derin yaralar açıyordu. Kalbinizin kırılmasıyla birlikte o büyülü dünyanın rüyasından uyanıyordunuz.”

Bu düşünce fırtınası ineceğim durağa kadar devam ederken, kırılmayan oyuncak fikrinin bir delilik olduğuna kanaat getirmiştim. Ve insanı düşündüğünü söyleyen her temel düşünce sisteminin, insana kırılmayan oyuncak vaat ettikçe, insanı kendisinden, varlığından ve hakikatinden uzaklaştırmaktan başka bir sonuç elde edemeyeceğini bir kez daha anlamış oldum:

“İnsanı modern dünyanın oyuncaklarıyla ne kadar oyalarlarsa oyalasınlar, bir gün bu oyuncakların kırıldığına hep birlikte şahit olacağız… Tüm üretimlerinin kısır döngüye girdiğini aç bir şekilde etrafa saldırdıklarında göreceğiz. Hatta görüyoruz da… Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmayandır. Uyanık olmalı ve yeni nesillere kırılan oyuncak metaforu üzerinden hayatın gerçeklerini anlatmalıyız/ yaşatmalıyız. Aksi halde teknolojinin eline sorgusuz sualsiz emanet ettiğimiz kardeşlerimizin/çocuklarımızın kırılgan bir hayat algısına sahip olmasını bekleyemeyiz. Mükemmeliyetçi bir nesil yetiştirmiş oluruz… Evet, şu an belki de en büyük tehlike bu olsa gerek…”

Kırılmayan oyuncaklara sahip mükemmeliyetçi bir nesil… Ne kadar da acı kokuyordu bu cümle… Kalbimi kırmıştı… Bunu düşünmek bile istememiştim, şimdilik…

Çıkarsız

Ellerim, ellerim semada kalsın bu gece.

Değerim bilinmesin, gözyaşım silinmesin.

Ne çıkar!

Melekler kanat kanat konuşlansın evimde.

Kayıtsız kalsın insanlar sevdama, davama

Ne çıkar!

Yüreğim hıçkırarak içli içli ağlasın!

Yetmez mi? İsimlerin en güzeli dilimde

Varsın küssün hayat! Alem bana sırt çevirsin

Ne çıkar!

Sönsün artık lambalar, ay çekilsin semadan,

Gökyüzü boşalsın, dökülsün bir bir yıldızlar

Ve bu gece odama rahmet yağsın nur dolsun!

Kalemim boncuk boncuk tespih olsun elimde

Dert, keder dağlar gibi sıralansa önümde.

Ne çıkar! Kalbim ilmek ilmek düğümlense,

Ne çıkar!

Ellerim, ellerim semada kalsın bu gece.

çocuk denecek yaşta…

Elleri titriyor Hümeyra’nın… İsmi doğduğu günden beri bir muamma… Kızıl çiçek diyor, annesi… en kan yerinden… En kanayan yerinden öpüyor annesi, geçiyor… Ölümü sevdiğini söylüyor bir gün… Bir gün kanım deli akıyor, hissediyorum diyor… Bir gün hayal kuruyor, bir gün hayallerine sandal yapıyor, sık sık onlara yüzme öğretiyor… Çünkü kendisi çok iyi biliyor. Üç aylıkken yaşadığı Anamur serüvenini abisiyle ablası hala kıskanıyor… Ta eskiye dayanan bu deniz dostluğu sık sık ağlamasına sebep oluyor… Eskiden denizmiş denilen Konya’nın nadir yeşilliklerinden birinde şarkı söylüyor… Çoğu zaman kendi uyduruyor… Hep “sevdim” diye başlıyor bu şarkılar… Anlaşılan elindeki zikirmatikle çok “vedud” çekiyor… Kalbi çatlayacak Hümeyra’nın elleri titriyor…

İlkokula anneannesinin diktiği çiçekli jilesi ile başlıyor… Ağlıyor… Bu yüzdendir ki öğretmeninin aklında Hümeyra’nın yeşil gözleri kalıyor… Çünkü onun gözleri ağlayınca ve güneşe çıkınca yeşil oluyor… Öğretmeni bir gün ödev veriyor… Şiir yazılacak… “Ben şiir yazamam ki” diyor, ama illa yazılacak… Ödevini annesine yaptırıyor… “hayatı seviyorum” başlıklı bir şiir yazıyor annesi… Okul dergisinde yayımlanıyor. Altında Hümeyra’nın ismi geçen ilk şiirin gerçek yazarı annesi oluyor…

Yıllar sonra bir ağustos sabahına annesinin çığlığı ile uyanıyor Hümeyra… Nefesi kesiliyor… Annesi yere çökmüş… İsmine tezat bir yerde… “babam” diye diye dizlerine vuruyor annesi…  “Sema!” diye sesleniyor babası annesine:  “ölüm Allah’ın emri…”

Ölümle ilk o an tanışıyor. Anlıyor biricik dedesi sılaya dönmüş… Anlıyor denizi tükenmiş… Gözlerinde büyüyemeyeceği birisi oluyor hayatında, ilk defa… Dizlerine yatıp da şiirler dinleyemeyeceği biri… Gözlerinde şiirleşen hayatı sevemeyeceği…

Henüz oniki yaşında, dedesinin yokluğunu yaşayan bahçeli evin asmalarına bakan pencerede, gözleri yaşlı, kalanlara okuyor ilk şiirini…

“çocukluğum penceresini açar mı, taş atsam?”

Ve Hümeyra kalemle sırdaş…  Bir ölümden bin şiir doğuyor… Sancılı…

Çocukluk en sevdiği yanı… İnsanlara, gökyüzüne, mevsimlere, sokaklara en çok çocukluğu yakıştırıyor… İhtiyarlamadan toprakla tanışmak istiyor… Yağmurlu bir ilkbaharda… İkindinin kızıllığında… Babasının okuduğu ayetlerin fonunda… Çocuk denecek yaşta…

temalar

sahinbizesiirleryazsin.wordpress.com

mervehayatigonlunceboyasin. wordpress.com

cicekbahcelerindedolasansema.wordpress.com

ahmetesselamdiyarindasukrueksikbirakmasinaman. wordpress.com

gitgidesevinirsinzeynep. wordpress.com

ammarisadervishandhewillbealways. wordpress.com

eminenurkerametliksinavlarindanbutekalmasindiye. wordpress.com

humeyraduzyaziyazsinamabayirasagi. wordpress.com

mustafaatalayileelele. wordpress.com

nebiyeyiguzelliklerbekleyedursunammavelakinodurmasin. wordpress.com

beykozdadaglardenizeparalelmikevserkardesim. wordpress.com

busrabulutukitaplardanalikoyanlaralanetolsun. wordpress.com

budunyadabirgaripbirselmangibiol. wordpress.com

sevvalsevokumayıenguzelyazmayıal. wordpress.com

zeynepezginsanatlararasigeçisyapaduramadurmayazciz. wordpress.com

neyesemyaramiyorcunkutubametinvar. wordpress.com

fatihdincbolgesindenbirturkuiledevamedelim. wordpress.com

birsanatbicimiolarakdua-fatmaturanornegiuzerinden. wordpress.com

zubeyricoksevmekicinheybemizdekiyediyuzsebep. wordpress.com

adıseymanurdanteslimiyetdiniislam. wordpress.com

inanmakallahavedahavedahaicindenkonusanseda. wordpress.com

ucubiraradazamanlariniozluyorumbirsenbirisen. wordpress.com

filizsessizkardeslik. wordpress.com

abisimansurolaningetirisiimanolur. wordpress.com

dedinmiaysenurkorkmazhaydi. wordpress.com

2 / 112