man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Ay: Şubat, 2011

Yola Revan Olmak Yazıldı Bize(Belgesel)

Daha evvel tekel işçileri direnişinin 51. gününü, işçilerin 51 gün içinde edindikleri tecrübenin 51. güne yansımasını, görüşlerini ve eleştirilerini “TEKEL 51″ adlı bir belgesel ile belgeleyen Ahmet Tonak, şimdi de Sine-Yol Kolektifi ile birlikte göçmen Kürt işçilerinin hikayesini belgeledi.

20 Şubat’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde gösterilen belgesel, iki bölüm şeklinde seyre sunuldu.

60 dakikalık ilk bölümde “Yola Düştük” adıyla göçmen kürt işçilerin zorlu yolculukları ve çalışma koşulları kaydedilmiş…

Belgeselin “Göçmen Kürt İşçiler”i işlediğini ilk okuduğumda, batıda çalışan Kürt inşaat işçileri ya da pazar ve hallerde çalışan hamalları görmeyi bekliyordum. Ancak belgesel “mevsimlik Kürt işçiler” ile ilgileniyordu..

“Yola Düştük” belgeseli, Türkiye’nin doğu kısmında, Irak’ın ise kuzeyinde kalan “bölge”den mevsimlik işçilerin alınarak, Karadeniz’deki fındık tarlalarına doğru yolculuklarını hikaye ediniyor.

1995/96′ya kadar Türkiye’deki tütün ve pamuk temiminin ciddi bir kısmı bu bölgeden ediniliyordu. Ancak tütün ekimin yasaklanması ile birlikte halk, büyük bir sefaletin içine düşürüldü. Bir kaç dönüm tarla sahibi olan aileler, tütün ekiminden gelen kazançlarıyla rahatlıkla geçimini sağlayabiliyorken, yasalarla kazançlı tarımdan yoksun bırakılıp, düşük bedeldeki tarım ürününe mahkum edildiler. Böylece ellerindeki birkaç dönüm tarla da işlevsiz hale getirildi.

Tütün ekiminin yoğun ve kazançlı olduğu dönemde, Karadeniz’den işçi almaya gelen çavuşlar, işçilere yüksek yevmiye ile birlikte yol ve yemek giderlerini karşılamayı teklif edermiş. Fakat daha sonra bölgedeki bu yoksunluktan faydalanan işverenler, yevmiyeyi düşürdükleri yetmiyormuş gibi, yol ve yemek giderlerini de işçilerin yevmiyelerinden kesmeye başlamış…

Tren ve minübüslerle başlayan bu göç mecarası, daha yolculuğun ilk saatlerinde eziyete dönüşüyor. Kavurucu sıcakta, susuz gerçekleşen yolculuk, yatacak yer bulamayarak koridorlarda dipdibe 24 saatle hissettiriyor pişmanlık ve çaresizliği… Yaş sınırı olmayan mevsimlik işçilerin, bir fındık tanesini avuçlayacak güce sahip olmaları yetiyor bu uzun yolculuğa çıkmaları için… Avuçlaya avuçlaya biriktirecekleri her çuval fındık, bir dilim ekmek olarak dönecek böylece…

Bir çoğuna kamera döndüğünde söylenecek şeyler hep aynı oluyor; “pis kürtler” diye başlayan hikayeleri, ardından kelimelerini alıyor onlardan. Bildikleri tek lisan hapsedilyor çene kemiklerinin arasına… .Tek kelime çıkmıyor ordan. Bir “ah”daki hırıltı dahi, onları ahırlara layık kılmaya yetiyor. Şekerlerini deterjanlı, salçalarını küflü alıyorlar, ödemelerinin karşılığında… Ağızlarından çıkan her bir sesi, hayvani bir dürtü olarak algılayıp, semer vurulası dayanıklı çöl hayvanlarına benzetiliyorlar… Acıkmıyor, susamıyor, hasta olmaz sanılıyorlar…

Bazen de başka, bambaşka bir öfke yansıyor kameralara… “Biz şartlarımızdan memnunuz” diyor bir kadın. “Hiç bir şikayetimiz yok.” Hiç bir medet ummuyor kameranın kadrajından. Sesinin dünyaya duyurulması umrunda değil. Nasıl olsa başka şekilde tıkanır o kulaklar. Nasıl olsa müebbet bir safelettir yaşadıkları.. Umarsız ve faydasız…

Teselli aranır… Böyle zamanlarda en iyi dost ‘doğa’dır. Deniz vesile kılınır, Karadeniz koşar imdatlarına… Bir aylık katlanılmaz çalışma süresi, Karadeniz’in coşkusu ve büyüleyiciliği ile katlanılabilir kılınır. Karadeniz’den vuran rüzgarın kokusu ve dalgaların sesi, televizyonlardan hissetmedikleri bir hayranlığa sebep olur. Boğazlarında düğümlenen ağıtların, türkülerin sözleri Karadeniz’in coşkusuyla bastırılır.

Bu dişlilerin arasında kayıp geçer zaman… Bir ay, binbir hasretle geçer… Sonra yalnızca acısı benzeyen, iğreti bir ışıktan yansıyan yüzlerce vesikalık kalır geride…

Gösterimin ikinci kısmında ise “Yola Düştük” ile kaydedilen, ancak ayrıca ele alınmayı hakeden “Köyümüzü Kaybettik” belgeseli sunuldu seyircilere. Yine yol hikayesi olan bu belgesel, yolculardan birinin, koruculuğu kabul etmeyen köylülerin akıbetini anlatması ile başlıyor. Sık sık yaşananların inanılmaz göründüğü halde, kendilerinin bütün bunları bizzat yaşadıklarına dikkat çekiyor… Ve sonra inanılmaz olayların yaşandığı bu köy giriyor kadraja. Kapkara bir köy… Meğer bağmış o karartılar… Yemyeşil üzüm bağları… Silahlarla taranmış taş duvarlar. Bu taramalar sırasında vucuduna çeşitli yaralar almış biri anlatıyor özlemin açtığı yaralarını… Yeşil Dicle’nin kıyısına sokulmuş bu köyden nasıl çıktıklarını anlatıyor. “Biz sanıldığı kadar kolay çıkmadık” diyor. Ödedikleri bedelleri, canları anlatıyor… “Korucu olmadık, silah almadık” diye de vurguluyor vücudunda kurşun izlerini taşırken… Yaşadıklarını, şahitliklerini dünya da bilsin istiyor.

Sonra bir diğer köylü doluyor kadraja, “yeryüzünde herşeyin bir sahibi var… bütün bunların, bize yaşatılanların da bir sahibi var” diyor.

Dünya duysun istiyor sesini… Dünya duyacak sanıyor…

BİR GÜN GÖZYAŞLARIMLA UYANDIRACAĞIM SENİ / VE BU ELBET SEVİNÇTEN OLACAK / SEVİNCİMİZDE HÜZÜN HEP VARDIR, ALINMA / SENİN YÜZÜN HER ZAMANKİNDEN DAHA SEN OLACAK!

Gölgelerin resmî geçidi perdede
Anahtar deliğinden baktığım kadar
Bir büyük rüyanın ufalan gerçeği
Koca koca sözlerden anladığım kadar

Tertemiz ve patlak ve de çırılçıplak
Kaldığım sensin şimdi yarım yamalak
Sevgilim, bu meydanlar gülden anlamadı
Doymadı gül rengi kana, şu bin yıllık sokak

Dişlerini geçirip etimize, koparıp da koparıp
Parçalanan e/k/mekli ağıtlarımızı savurup
Sesimin sen tenine demokrasi budayıp
Koydular yollara tozsuz sevgimizi

Kelle hesabına bir oyum varmış, isimsiz savaşımda
Ne anlar şu damardaki kıyamdan teorik analiz
Yüzümde patlayan seccadeden, toprağı öpüşümden
Kadim ağıtları duvarlara tekrar serpişimden
Ne anlar söyle, evrensel değerler
Ne anlar,
Kurbanımın başında gözyaşı döküşümden

Rüya ise rüya:
Bizim rüyamız!
Evimizden gelen, içimizden
Kendi dünyamızdan, kendi uykumuzdan
Uyanmak bizim, bizimdir mahmurluk
Ruhumuza abdest çarpıyorsa eğer
Bizimdir dirilmek
Yeniden çocukluk!

Elimde sen ol, bana kâfi
Bilirim anlamını aşkın, onların bilmediği
Anlam yeter bana, hem bir de sen
Bilirim,
Kendi gözyaşıdır her geminin, içinde çalkalandığı denizi
Sancılar gererek yelkenlere,
Umut rüzgârlarında yol alır her biri

acının rengi

İçimdeki acının rengi mavi değil küçüğüm…
Gülemem bu yüzden sana deniz deniz…
İçimdeki acının dili kendi dilim değil ki…
Kemiği var bunun…
Ne yana dönsem batıyor kalbime…

İçimdeki acıyı sokaktan topladım ben…
Cam kırıkları da kalmış üstünde…
Çocukların isli yanaklarını görmüş bu acı…
Nerden bilsin güneşi, ayı, yıldızı…
Günahın çukurunda misafir olmuş,
Telvesi bol kahveler içmiş,
Yangınlar çıkmış parmak uçlarından…
Nasıl dudaklarında köz olmasın!
Acıyı yazdığım her kağıt nasıl yanmasın!
Papatyaların sarısı nasıl kararmasın!
Bahçeler yerin dibine nasıl girmesin!
Pelit ağaçları nasıl ağırlamasın yırtıcı kuşları!
Ah…
Ah ki;
İçimdeki acının rengi mavi değil küçüğüm…
Bu yüzden gülemem sana kuşların sesinde…
Gökyüzüne yakışmaz bu yüzden tebessümüm…
Bulutlar yansa, dolunaydan kandil yapılsa,
Yine de dönmez bu karanlık aydınlığa…
Geceler üst üste biner de yine ulaşamazlar gökyüzüne…
Güneş omzuna alır da yıldızları yine görünmez mavilikler…
İçimdeki acının rengi gözlerin değil küçüğüm…
Gözlerin…
Gözlerin ki, en duru maviliği içinde taşır…
Dur! Çok hızlı koşma denizler sallanıyor!
Gözlerinin karası titretiyor arşı…
Acım gözlerinden taşacak!

şair tedirginliği

çatlar bir gün harf
uykuya düşer yol olur
süzülür kurşun renkli toprak
Berzah’ın gölgesine ad bulur

kaç yıl oldu bilmem
şairleri bile yaşamaya mahkûm ettiler
bak, yüzükoyun yatmış kelimeler
şu yarada duran şiir sızım
şu alnımdaki senin yazın

iyi ki diyorum Rüveydâ
ben ölüp gideceğim
zaman ardımdan bakacak
geriye bir şair tedirginliğim
bir de çocuk günlerim kalacak!

Nüzul ortamında / Bimmîlerin annesine

Ey Şeyh’ün nisa, ey Bimmilerin annesi.. öyle sanıyorum ki bu ibadî  kaleme alış sonucu heybeni bir yıl hafta içi her gün oruç tutmuş sevabı ile doldurdun. Bu ne güzel ticaret, bu ne hesaplı alışveriş, bu ne bol taksit imkanı!

Ey Şeyh’ün nisa, ey evdeki hesabı Bim’e her türlü uyan müjdeci, uyarıcı.. açtığın yolda, gösterdiğin Bim’e, durmadan müşteri olacağa benzer yolunu yolu bilen taife-i nisa.

Sen onları ellerindeki poşetlerden tanırsın. Bereketi taşırlar yuvalarına, kocalarına ve yavrularına. Bin tevekkül vardır gözlerinde ve de iktisat, iktisat sözlerinde!

Öyleleri de var ki avm’lere akın ederler, hoppalaaa, ‘hep bana, hep bana’ derler, tüketir, tükenir, kendilerini de çevreyi de heder ederler. Ateştir onların varacağı yer!

İhtiyaçtan fazlası alındığında, kredi kartlarından geçildiğinde, fütursuz faturalar adreslerine gönderildiğinde ve döküldüğünde hesap kitap ortaya, işte o gün müsriflerin sinelerini bir utançtır dağlayacak. ‘Kahretsin, para yetmiyor anasını satıyım!’ diye nankörlük edecek, edecek ve sonunda ettiklerini bulacaklar!

Kapitalistlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak. ‘İndirim, indirim’ diye kandırıyor ve kan emiyorlar. Biz onları cehennemin dibine indirilmiş görüyoruz. Şimdi vitrinlerin önlerinde, reklam panolarının ışığında oyalanıp dursunlar bakalım.

Hani, bir çocuk sana gelip şöyle demişti: ‘bana yardım et ey bimmilerin annesi!

Sokaklarda yaşayan çocukların feryadını Allah işitmiştir. Bana bırak onların hakkını çalıp keyif süren plaza beylerini, ekran zibidilerini, apoleti sahteleri! Biz gericilerden, şeriatçılardan, ayak takımından seni destekleyiciler çıkaracağız. Aydınlığı zalimlere nasip edecek değiliz ya.

Allah insanlara nimetlerin azamisini bahşeden değil mi? Hal böyle iken ellerinin altındakilere tüm emekleri karşılığı olarak asgari ücreti reva görüyorlar. Haykır suratlarına o patronların: bu ne berbat ölçü, bu ne adi bir tartı!

İnsanlar arasında öyleleri de var ki hak dedin mi yaprak gibi titrer, gelin gibi özenirler. ‘Rabbim, olur ki bir kulun hakkını yeriz, hesabını veremeyiz, sen bizi koru, sen bizi gözet’ diye dua ederler.

Allah rahmandır, rahimdir, her yakarışa kulak veren, icabet edendir.

2 / 112