Ay: Ocak, 2011
yazamadıklarım!
yoruldum kanamaktan..
kanayışlarımı s/aklamaktan..
hayallerime takıldığım her tökezleyişte,
sivri taşların izi çıktı, avuç içimde..
avuç içimde izlerle beraber birikti şiirler,
yazamadım..
vaktim olmadı..
kendimle saklambaç oynarken,
akıp durdu zaman..
farketmedim..
annem çağırmasaydı pencereden,
yemek hazır olmasaydı o akşam..
camiye gitmeseydi yan sokaktaki ihtiyar..
yaralarım vardı gösterecek..
anlatacaklarım vardı, tekrar tekrar…
Şeftali Ağacım
Şeftali Ağacım
Fidan iken büyüyüp ağaç olmuş ta meyve verecek
Bahar bu kadar yakın mıydı?
…
Fısıldadı kulağıma kimse duymadı
“Yukarıya bak Güneş tepede
Dua vakti şimdi sende etsene”
…
Bir Güneşe baktım sonra da ona
O an farkettim baharın izlerini
Gözümün önünde şeftali çiçekleri
Sevgili Günlük (19.01.2011)
Zahire bakıldığında dört sene gençleşmiş olmam gerekirken, aksine dört sene yaşlandığımı hissediyorum be günlük.
Hani şu çocuk var ya, ilk virüs programını yazan, her virüs kapan bilgisayarla birlikte onun da kemikleri sızlıyor olsa gerek.
İşte sen ey çocuk…
Nice insanların bilgisayarlarına izinsizce girip onların bilgilerini küçük bir virüse yem etmek modası hep senin başının altından çıktı. “Sebep olan yapan gibidir” sırrınca bu kadar insanın hakkı ‘geleceği kesin olan’ o günde senden sorulmayacak mı sanırsın?
Ne diyeceksin?
“Şeyy.. Ama.. Ben sadece anneme -anneler günü veya doğum günü- hediyesi yapmak istemiştim” mi diyeceksin? Sorarım sana. Sen de her çocuk gibi bir çiçek alsaydın, bir resim çiziverseydin ya yavrucum ya da kahvaltısını hazırlasaydın o gün olmaz mıydı? Olur du. Bal gibi de olurdu. Hem annen mutlu olurdu, hem de o zamandan ta bu zamana, bu zamandan taa kıyamete kadar gelmiş ve gelecek tüm insanlar mutlu olurdu.
Tamam hadi sen bu virüsü yazdın. Bilgisayardan bilgisayara doğru olan yolculuğuna başlattın. Annen de alanında başarılı bir bilgisayar programcısı olarak antivirüs programını yazıp mağdurlara sattı, köşeyi döndü, zengin oldu.
Eee noldu? Ne kaldı bu çarpma işleminden geriye. Hani paralar, hani lüks hayat. Elde var bir parça kefen. Yutan eleman sıfır, tüm servetti yuttu. Püskürten eleman toprak, onu içeri almadı, geri püskürttü. Bunları farkettin ama geç oldu dimi çocuk, beyaz kumaşı çoktan avucuna sıkıştırmışlardı.
İşte çocuk.
Ölümcül bir virüsten nasibini alan ben, son dört yılımı bir virüsün elleriyle kısayoldan (!)* gayba yollamak üzereyim. Dört yıl önceye, üniversiteye yeni geldiğim zamanlara geri dönmüş olacağım böylece.
Ama şunu farkettim ki çocuk, iyi dinle.
Kiramen Katibin meleklerinin yazması, anlarının ebedi olmasını isteyen insanoğluna silinmesi imkansız olan Levh-i Mahfuz ve bu hayat yazılarının, fotoğraflarının, kayıtlarının muhafaza edilip saklanmasında iş gören Hafıziyyet hakikati tam da bu insanların ruhuna hitab ediyor. Bilgisayarındakiler seni terkedip gitse de ebedisi var üzülme dedirtiyor.
Çünkü;
İnsanı en iyi Rabbi biliyor.
*Hafıza kartındaki, flash diskteki, harici bellekteki tüm dosyaları kısayola çevirip içine ulaşmana izin vermeyen bir virüstür kendileri. Aman dikkat!…
(NOT: İlk virüsün bu şekilde yazıldığını duymuştum yıllar önce. Ama biraz önce yaptığım araştırmalara göre bu şekilde değil de bir lise öğrencisinin arkadaşlarına şaka yapmak için yazdığını öğrendim. Ben yine de o hayali çocuğa nefretimi sunmuş oldum, rahatladım. )
BARAKA/ Sözsüz Sorgu (Belgesel)

Milyonlarca insan aynı anda soluk alıp veriyor. Fakat ne soluğun ve ne de gökyüzünün rengi aynı kalabiliyor.
Baraka, soluk alıp verişin çeşitli görünümlerini ve özündeki ayniliği sunuyor görselliğiyle. Sözlerini esirgeyip, sesleriyle anlatıyor hayatı ve derdini. Böylece insanın kendi iç dünyasını kendi sözleriyle anlamasını sağlıyor. Özün üzerine inşa edilmiş yeni/çağdaş kimlikleri gösterirken, kelimeleri vermeden sorgulatıyor. Zihin ve benliğin üzerindeki örtüyü aralayarak geçmişi hatırlatıyor. Fakat bununla geçmişi kutsamış olmayıp, yalnızca izletiyor. Tercih yine ben’e kalıyor.
Belgesel tabiattan düne, insandan bugüne geçişleriyle kutsal kitabın sorgulatan kıssa ve üslubunu anımsatıyor. Yine kelimeleri kendimiz buluyoruz. İlerleme fikrinin yıkıcılığı ve gerçekdışılığını ıspatlıyor bununla.
Tabiatı kıskanıyor, insana acıyor ve makinelere kızıyoruz belgeselle. Katili arıyor gözler ve görülüyor ki, en aşağılanmış ve acınacak durumda olan yine o/insan. Huzuru bulduran tabiat görüntülerinin her biri, hareket halindeki fotoğraflar olarak elimizde duruyor. Kamera insana döndüğündeyse önce karınca sürüsü gibi görüyoruz, ardından kirli bir dürbünle yaklaşıyoruz ona. Ve işte boğan, terleten, çaresiz bırakan keşmekeş…
Metropol sahneleri Charlie Chaplin’in derdini paylaşıyor. Seri üretim halindeki canlıları, yaşamı ve yalnızlığı izliyoruz civciv fabrikaları ve kapsül evlerle. Fıtratın benimsemediği bir yaşamın sonucu olarak görüyoruz bunu. Ekolojik ifsadın dibine vurmuş gibi geliyor. Ancak henüz vurmamış olması daha da korkutuyor.
İzleyiciyi dünyaya gezintiye çıkarıyor yönetmen Ron Fricke. Bunun için 6 kıta ve 24 ülkeye gidiyor. İnsanlığın evrensel dilini izletiyor bu farklı toprak ve toplumlarda. İnsanın kendinin ötesine geçmesini ve böylece ötekini tanırken ayniliğini keşfetmesini sağlıyor. Gezdirdiği toplumlardaki üstün yaratıcı fikrinin evrenselliğini görmemek mümkün olmuyor. Her inanç kendine bir pay çıkarıyor yaratılmış olandan.
Yönetmen insan serüveninin şu ana kadarki özetini yapıyor bununla. Michael Stearns’ın müzikleriyle de kendini benzersiz kılıyor diğer belgesellerden. Ve bir başyapıt daha algı ve gerçekliğimizi alt üst ediyor böylece…
yoksul
ve şimdi ben, gidilmeye gidilmeye
üstü tutmuş yosun
bir yolda,
tıpkı kalpler gibi zikretmekten O’ nu yoksun…























