man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Ay: Kasım, 2010

Yaz(may)an iyi..

“Yazarken, hayatta olmadığım kadar özgürüm. “Gerçek” olanın yükünden kurtulmuş bir halde özgürüm. Yazı hiçbir sınır tanımıyor çünkü.”Filiz ÖZDEM

Yazı yazmak yukarıdaki cümleyi yazmak kadar basit olmasa gerek. Özgürleşmek kelimesinin kökü olan ‘öz’ünü ortaya koyan için ağır bir yük hatta.. Özünü feda etmedikçe özgürleşemeyeceğini bilen için ise bir imtihan.. Gerçek olanın verdiği dinmez bir  ıstırabın gölgesi  altında özgürlük.. İşte insanı rahatlatan aslında gerçeğin verdiği özgürlük ve sınırlılık..

Yazı yazan için hayat bir araç olmalıdır. Araçtan kopup amaca yönelen insan, nasıl olurda gerçeğin yükünden kurtulduğu yanlışına düşer?.. Sınırlılığını iliklerine kadar hissettiği alana dahil olmuş insan, nasıl olur da sınırsız olduğunu hisseder.. Hayy olandan ayrılıp nasıl hayali hakikatleştirir kurduğu bir ütopyada..

Yazarken ateşlenmeli,ürpermeli,titremeli insan.. Yüreğine yazdığı cümleleri kağıda dökerken kendini serbest sanmamalı. Hesabını vereceği her zerrenin ağırlığı altına tâ yüreğinde giriveren insan, nasıl olur da kendisini başıboş sanma yanılgısına düşerek yazabilir.  Kendisi yazmadan kendisinin her an yazıldığını bilen insan, hiç mi terlemez yazarken..

Yazmak ve yazan.. Fail hareketlensin, harfler saçılsın etrafa.. Baş ve son karışsın bir kelimede ve üzeri örtülen cümlelere yelken açılsın, Müddessirce..:

Ey kalbinin derinliklerinde kelimelere anlam yükleyen ve onlara bürünmüş olan yaz(may)an iyi ,

Kalk ve yaz..

Sonra tekrardan “Yaz”, bu kez seni ve kelimeleri Yaratanı “an”arak, hatırlayarak..

Ama “az” da olsa “yan”dıktan sonra başla bu işe, kelimelerini ve yüreğini temizle her şeyden önce..

Sonra “Ya” Allah de ve “naz”lanma, dök artık cümlelerini, dökül, korkma..

Sonra  tarifsizce kaybetmemek adına, O’ndan aldığın ışığı “zan”na konu etmeden “ay” gibi yansıt ışıksız gönüllere..

Ey yazan iyi, tüm cümleler birleşse yeter mi gücü Bir ve Tek olanın söylediğine.. O zaman kendini serbest hissetme yazarken..

Ve artık yazdıklarını çok görme ve sabret O’nun adına/için..

Umutsuzluğa düşme..Beynini kemiren düşünceleri sıralamanın tam zamanı şimdi, topla heybeni ve O’nun için yaz yazabildiklerini..  Yazarken bir şeyler yaptım havasına girme.. Yazmak yazdıran olmadan olmaz.. Sen ki yazmazsın yazarsın, yazarsın yazmazsın.. Onun için sabret, her şey O’na değil mi?

Ve son olarak unutma, sen başıboş değilsin ve hiçbir zaman kendini sınırsız hissedemezsin.. Bugün yok olacak şeyler yazıyor olabilirsin, ama unutma ki yok olmayacak şekilde yazdıklarınla birlikte yazılıyorsun.. Onun için adayıver kelimelerini/kendini kağıtlara..

İstanbul sevsin bizi…

Bir İstanbul düşlüyorum…
İstanbul’da denize nazır mütevazı bir bank…
Necip Fazıl’ın dizeleri olsun tozların arasında…
“hasreti denizlerin,
denizler kadar derin..”
Denize çekilen hasretim dinsin o dizelerde…
Derinliğine dalıp gideyim..
Elimde de şiir kitabı olsun en afilisinden..
Teşbihler hayran bıraksın beni kendine..
Cinaslar yansısın gözlerime…
Dayanamayıp sesli okuyum şiiri…
Omzuma dokunsun bir dostun eli..
Gelsin otursun yanıma…
Oku desin,
Desin ki, hadi..!
Martılar uçuşsun boğazımda, yutkunduğum zaman sarılsınlar..
Vapur geçsin o an önümüzden,
El sallasın sarı saçlı bir çocuk…
Elinde bebeği olsun..
Denize düşürmesin..
Annesi tutsun…
Tebessüm etsin dostum,
Gözünde hafiften yaş da olsun…
Dondurmacı geçsin önümüzden, canımız çeksin…
Güneş cömert olsun o gün..
Biraz da cimri…
Gölgelere kaptırmasın yerini…
Ve rüzgar…
Sessizliğimize eşlik etsin..
Sırf göğe bırakmak için, balon alalım,
Kırmızı olsun rengi…
Ardından okunsun ezân-ı Muhammedî…
Hemen yanı başımızda küçük bir camii…
Şadırvanı olsun, ve huzur veren serinliği…
Beyazıttaki kuşlara atalım en güzel yemi…
Gülsün yüzümüze İstanbul koklayan güller…
Ve kitap kokan eller…
Sayfa sayfa kaybolalım…
Tabure bulup oturalım…
Fethedilen bu eşsiz şehre fetih suresi okuyalım…
Gökyüzü dinlesin sesimizi,
Karşı kaldırımda oturan ihtiyar dinlensin…
İstanbul sevsin bizi…

ÖZ-MEK-DEF 2030

Tencere + Kapak = Mutluluk

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berberlikten istifa edip güzellik salonu açar iken. Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Ninem düştü beşikten (eee 60 yaşında kadın hala beşikte yatarsa düşer tabi. Beşikte o kadar tıngır mıngır ses çıkarıp düşeceğini haber vermişte anlamamışlar ya neyse.) , dedem koştu peşinden (ah dedeciiim, içindeki bebek ruhu daha büyümemiş olan bu ninenin peşinden kıyamete kadar anlatılacak tüm masallarda koşarsın sen benden söylemesi.). Nine ağlayadursun, dede avutadursun, biz de onları güldürmek için masalımızı anlataduralım.

Bir mutfak dolabının üst rafında kara gün dostu, misafir geldiğinde ortaya çıkmak üzere ‘hazır ol’ da bekleyen tencereler, tabaklar çanaklar, çatallar bıçaklar varmış. Eve uzun süredir misafir gelmediğinden oturmaktan sıkılan yemek takımının nadide parçaları saklambaç oynamaya karar vermişler. “O piti piti…” saymışlar ve tencere ebe olmuş. Dolabın köşesine gidip arkasını dönmüş, başlamış saymaya.

1.. 2.. 3…

Dolabın kapağı açılmış, içeri giren ışığa bir çift de el eşlik etmiş.

13.. 14.. 15…

Dışarı ilk çıkanlar yemek tabakları olmuş. Cam kenarında masanın üzerindeki yerlerini almışlar.

25.. 26.. 27…

Teker teker atlamışlar çatal ve kaşıklar beş parmağın arasına.

37.. 38.. 39…

Bardaklar sürahinin etrafına toplanmışlar ağızlarını açarak.

49.. 50.. 51…

Tencere saymaya devam ederken çok sıcaklamış ve kapağını çıkarıp yanına koymuş. Saymaya devam etmiş.

61.. 62.. 63…

O-la-maaz. O el gelip tencere dışında dolapta kalan son nesneyi de almış.

73.. 74.. 75…

Kapak kendini tezgahtaki dumanı tüten yemeğin üstünde bulmuş. Ev hanımı yemekle konuşuyormuş bir yandan. “Bu da sana kapak olsun!”

85.. 86.. 87…

Çatallar ve kaşıklar kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlar bu olay karşısında. Çünkü tencere daha önce kapağından hiç ayrılmamış.

97.. 98.. 99…

Zil çalmış ve yemeklerle birlikte yemek takımı da görücüye çıkmak üzere misafir odasındaki masaya doğru yol almış. Ve tabi kapakta.

100.

“Önüm, arkam, sağım, solum sobe…”

Tencere arkasını dönmüş. O da ne? Kimse yokmuş. En önemlisi de yanından hiç ayırmadığı kapağı yokmuş. Kapağı olmadan bir hiçmiş o. İçinde pişirilen yemeği nasıl ilk andaki gibi sıcacık muhafaza edermiş tek başına? Ya da yabancı maddelerin içine girip yemeğin tadını bozmasını nasıl önleyebilirmiş? Hayır, kapağı olmadan yapamazmış. Oyunu bırakmış, ilk önce kapağını aramaya koyulmuş. Dolabın üst rafından şööyle bir aşağıya bakınmış. Mutfakta masanın üstünde fazla olan çatal kaşıklardan başka tanıdık bir eşya görememiş. Onlara seslenip sormuş kapağının yerini. İçeride olduğunu söylemişler onlarda.

İçi rahatlamış biraz, en azından nerede olduğunu biliyormuş artık. O an aklına bir şey gelmişçesine durmuş, yüzünde daha önce görülmeyen bir ifade varmış. Ve atmış kendini dolaptan aşağıya. Başka tencerelere yar yapamazmış kapağını. Havada uçan tencereyi görünce çatallar ve kaşıklar ağızları açık, ne yapacaklarını şaşırmışlar, öylece bakakalmışlar.

O sırada bizim hanım içeride yemek servisine başlayacakmış. Kapağı kaldırmış yavaşça. Herkes kapağa bakıyormuş altında ne sakladığını merak edercesine. Ve o sırada mutfakta büyük bir gürültü kopmuş.

Çıınnnn… ınnn… nnnn…

Kapak bu sesi tanımış tabi. Ve hanımının şaşkınlığını fırsat bilerek kaymış ellerinin arasından.

Tencere yuvarlanarak daha önceleri kapağıyla birlikte katettiği yolları bu sefer tek başına gidiyormuş. Kapak ta yer çekimine bırakmış kendini, aşağıya doğru iniyormuş.

Tencere yuvarlanıyormuş, kapak düşüyormuş.

Tencere yuvarlanıyormuş, kapak düşüyormuş.

Tencere salona girmiş ve hanımın ayaklarının dibine gelince frene basmış. Biraz daha çınladıktan sonra nihayet durmuş. Ve aşağıya doğru inişe geçen kapak, tam da onun üstüne gelip konmuş.

Elhasıl:

Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş…

ZOR EVLAT

Günlerdir şaşkınım. Hiç böyle davranmazdı. Neyi var bilmiyorum. Salonda oturduğu yerden kakmıyor ve saatlerce okuyor. Diğer alışkanlıkları da değişti. Sebze ağırlıklı yemeye gayret ediyor. Dışarıdan en sevdiği yemekleri ısmarlıyorum. Yüzüne bakmıyor. Henüz yaşı on iki. Bu yaşta bu şekilde davranırsa ilerisini tahmin bile edemiyorum. Geçen gün verdiğim çikolatayı bile geri çevirdi. Bu çocuk nasıl mutlu olacak bilmiyorum. Okuldan eve geliyor. Biraz dinlendikten sonra dersine çalışmaya başlıyor. Akranları ekran başındayken onu ders başında görünce dayanamıyorum. Asosyal olacak diye endişeleniyorum. Hem ertesi gün okula gittiğinde arkadaşlarıyla ödev konuşacak değil ya. Paylaşacak bir şey bulamayınca arkadaşsız da kalacak. Bilgisayarda oyun oynamayı da bıraktı. Buna çok kızmıyorum. Oyunu kaybettiği zaman çok üzülüyor, okula gidemeyecek kadar hasta oluyordu. Evde hepimiz etkileniyorduk. Sadece oyunu bırakmakla kalsa iyiydi. Facebook da kullanmıyor artık. İşte bunu anlayamıyorum. Bir hesabı olsun diye çok uğraştık. Arkadaş edinmesi için elimizden geleni yaptık. O ne yaptı? Bütün emeklerimizi boşa çıkardı. Geçen gün komşu anlatıyordu. Kızı ne güzel iletiler, videolar paylaşıyormuş. Paylaştığı her şey çok beğeniliyormuş. Bu kadar takdir edilmek ne güzel. Komşum da haklı tabii. İnsan övünmez mi böyle evlatla? İçim sızladı. Bizimki sadece okuyor. Hesabını kapattığı için ne kadar okuduğunu da paylaşmıyor. Kimse bilmeyecekse ne okuduğunun, ne yaptığının önemi var mı? Babasıyla konuştuk. Bir uzmana götürmeyi düşünüyoruz. Sözünü etmişken babası da gelmiş eve. Dürttü beni az önce. Yemek olarak ne söylesek diyor. İşte böyle facebook, yemekten sonra görüşüz. Daha sana anlatacaklarım var. Bu arada hayatım seni çooook seviyorum.

3 / 1123