Ay: Eylül, 2010
hayali müebbete yazmak
Neye inanarak çıkıldı yola, kimse anlamadı. Çaresizlik, kendisiyle birlikte umudu barındırdığı için üzerinde pek durmadılar. Mademki kimse açlıktan ölmedi, mademki bu şehir içine ala ala dolduramadı kendini, bize de barınacak bir yer, midemize girecek iki lokma ekmek çıkar muhakkak, diye düşündüler. Şimdilik fazlasında gözleri yoktu zaten. Bunca zahmete katlanarak, bunca riski göze alarak çoluğu çocuğu, evi barkı sırtlandılar.
Sanayinin gelişmiş olduğu bir kentte kimse ortada kalmazdı. Büyük bir şehrin sanayi bölgesine, şehrin dışına, fabrikalar arasına kurulmuş bir mezraya yerleştiler. Çamuru, kokusu, susuzluğu, pisliği ile mezradaki halkın yaşam tarzının köydekinden pek değişik olmadığını gördüler. Mezradakilerin büyük bir kısmı zaten onlar gibi göç etmiş kimselerdi. Köy ile gördükleri büyük şehir arasındaki en önemli fark, büyük fabrikalar ve gökyüzünün daha uzak olmasıydı. En büyük benzerlik ise aynı sefaletin sürüyor olmasıydı. Baba, bir fabrikada işe girmişti. Girdiği ilk gün bir iş arkadaşının ağır şekilde yaralandığını görmüş, önce endişelenmiş ve sonra bunu iş arkadaşının dikkatsizliğine vererek kendini rahatlatmıştı. Ancak iş şartları gerçekten ağırdı. Yaz-kış, yüksek dereceli ateşlerde eritilmiş çelik döküyorlardı. Bu yüzden anne ve çocuklar, hep boğazlarında bir düğüm olduğu halde, babalarının akşam eve gelmesini bekliyorlardı. Babalarını kaybetme ve gurbette bir başlarına kalma korkusu çocukluklarını dolduruyordu.
Zaman, içinin nasıl dolduğuna bakmazsızın ilerliyordu. Bu arada aileye yeni minik fertler katılıyor ve sağ olanlar da büyüyordu. Ailenin ilk bir kaç çocukları kızdı. Her biri, evlerine yakın mesafede kurulan küçük atölyelerde işe giriyor, ailenin geçimine katkı sağlıyorlardı. En büyük ve en dış dünyaları bu atölyelerdi. En güzel ilişkiler, eğitim ve kariyer bu atölyenin sınırları içindeydi. Hayallerini de bu atölye ve ev arasındaki mesafe uzunluğunda kurabiliyorlardı. Tanıdıkları en yabancı erkekler ve gönüllerini dolduranlar yalnızca amcaoğulları olmuştu. Başka talipler de çıkıyordu fakat gurbetin verdiği yalnızlık, aileleri birbirlerine daha da bağlamış ve amcaoğulları ile baş göz edilmeleri aileleri tarafından da makul görülmüştü.
Büyüdükleri şehrin merkezineyse ilk olarak, büyük kızları Aslı nişanlandığında gitmişlerdi. Daha yolculuk sırasında şaşkınlıkları başlamış, bu duygu daha sonra sıkılganlıkla sürmüştü. Şehir merkezinde teyzeleri oturuyordu. Teyzeleri onları birkaç gün için ağırlamak ve o mezradan sıkıldıklarını düşünerek, gezintiye çıkarmak için yanına çağırmıştı. Kızlar gördükleri karşısında hayran kalmış, fakat bir süre sonra kendi görünümlerinden utanıp sıkıldıklarından, belli etmeseler de hemen oradan ayrılmak istemişlerdi.
Aslının nişanlısı Cemil, bir süre önce memleketten İstanbul’a çalışmaya gitmiş, bir ara amcasını ve ailesini ziyaret etmek için civar şehirlerden birinde olan bu mezraya gelmişti. Aslı’yı da o zaman görmüştü. İstanbul’da yaşıyor olduğundan Aslı’nın da içinde ona karşı hoş duygular belirmişti. Cemil’in ona haber yollaması uzun sürmedi. Aslı, İstanbul’a gidecek olmaktan dolayı bu teklifi reddetmemişti. Şehirilerinin merkezi bile başını döndürmüşken, ondan daha büyük olan İstanbul’u hayal etmekte güçlük çekiyordu.
Aslı ve Cemil bir süre sonra evlenmiş, evliliklerinin üzerinden birkaç yıl geçmiş olduğu halde çocuk sahibi olamamışlardı. Aslı, bahsedilen İstanbul ile hiç karşılaşamadı. Oturdukları semt, köylerinden ve göç ettikleri mezradan farksızdı. Annesininkinden başka bir hayatı yaşamak için Cemil’e varmıştı. Fakat onun da hayatı annesininki ile aynı olup, dünyasını yerle bir etmişti.
Cemil, babası gibi ağır ve güvenliği olmayan işlerde çalışıyordu. Eve yorgun ve gergin geliyordu. Çocuk sahibi olamamanın verdiği söylenti ve sıkıntılar da cabasıydı. Aslı, hayallerinin yıkılmasıyla kendini toplaması zor olmadı. Cemil’in bu haline alışıyordu. Yine de bu gerginlikle birlikte küçük mevzuların, büyük tartışmalara dönüşmesi kaçınılmaz olmuştu. Ve beklemediği bir anda sevdiği adamdan ilk tokadı yedi. Tartışmanın bu boyuta gelmesi uzun bir sürenin sonunda olmuştu. Ancak bu ilkten sonra yitirilen değer, şiddetin sürdürülmesini kolaylaştırmıştı.
Diğer kardeşlerin hayatları da bundan pek farklı gelişmedi. Aslı düşününce, kendisinin çocuk sahibi olamamasının aslında içten içe sevinilecek bir durum olduğunu farketti. Neticede aynı anneden 8 çocuk dünyaya geldiği halde, bu anneyle birlikte onları var eden kökleri, hiç birine kendininkinden farklı bir yaşam biçemedi. Ve gerçekliğine şahit olduğu tek gelecek örnekliği işte bu sefalet oldu.
Sevda Türküsü
yukarıya, dillere..
mesken tut beni teskin et
kuşun göğe konması gerek
tabiatın istişare kararı var
uymalısın bana varmalısın yâr
câmidir hep toplanmayı bekler
seslensen bana ezan eder
yaradana şükranla beni uygula
kendinden gelecek armağanla!
mesken tut beni teskin et
sahildir dalgalara minnet
Sükût-ı Hayal
Bir bahar..
Sonun getirdiği bir bahar..
Sonların bir başlangıcı vardır belki, ama bu baharın ilki çoktan gömülmüştü toprağa.
Başka bir bahar aramak ve tüm kırıklıkları oraya taşımak..
Ne kadar da zordu, üstelik bir de o kırıkları birleştirmek..
Hayal gibi..
İnsan hayallerin ortasında bir gerçek..Her an kırılmaya müsait hayatın kırılan bir gerçeği.. Galiba kırılmadan, bir gerçek/hakikat olduğunu anlamıyor insan. Tecrübe etmesi ve uykusundan uyanması gerekiyor pembe hayallerinin.
Pembe hayaller..
Ne kadar masumca, ne kadar umut dolu, ne mutluluklara gebe, ne sevgiler taşıyor bünyesinde. Neden pembedir ki hayaller, ulaşılması güç olduğundan mı, yoksa bir pamuk kadar güçsüz olduğundan mı? Hayallere bir renk verebilseydik, acaba hangi rengi onlara layık görürdük? Neden bizim hayallerimize başkaları bir renk atfetmişti ki?
Hayaller..
“Hayy olanın muhayyilemize tecellisi” demiştim hayal hakkında.. Bilmiyorum ne kadar isabetliydim bu tespitimde.. Şunu fark etmiştim, hayalle ne kadar iç içe olursak o kadar gerçeğe yaklaşıyoruz. Hayal dünyasına bağlandığımız kadar, gerçekler dünyasına da yaklaşıyoruz ve bağlanıyoruz. Bunu fark edemiyoruz hemencecik. Fark ettiğimizde ise sükût-ı hayale uğruyoruz. Hayal kırıklığına yani..
Hayal kırıklığı..
Ne kadar da kırılganız demiştik ya. Gerçeklerin bir gün bu kırıklıklarla beraber geleceğini hiç tahmin/hayal etmez insan. Çizdiğimiz hayallerin bir gün yüreğimizde kırıklıklar bırakarak çekip gittiğine şahit olana kadar düşünmez bile.
Hayal kırıklığı hakkında sözlükler; “şiddetli arzulanan bir şeyin gerçekleşmemesi yüzünden duyulan üzüntü” veya “bir insanın beklentilerinin boşa çıkması halinde ortaya çıkan bir duygudur” diye bahsederler.
Hayal kırılınca sözler gibi duygular da sükûta erer. Beden ve hal-hareketler bir anlığına durur. Gözler gerçeklere şahit kılınır, kulaklar yüreğin feryadını işitir, dil lâl olur.. Her şey sükûta erer. Hayaller gibi..
Bir adım sonrasında, göz pınarları yanan hayallerin üzerine yaşlar bırakır. Diller “ah keşke”lerin meskeni olur. Hakikat aynîleşir yüreklere.
Hayal dünyasında yaşayan insan “sağırlıktan, dilsizlikten, körlükten” sükût-ı hayal ile çıkar.. Belki arkasında, ağıtlar yakacağı mutlu yarınlarla dolu pembe hayaller bırakır. Ama önünde kendi rengini vereceği hakikatin yüküyle hemhal olur. Kendince, iradesiyle, benim diyebildikleriyle..
Bütün bu yazılanları yok sayalım ve tekrar soralım, Hayal kurmalı mı insan?
Cevap evetse,
Unutmayın ki, her kurulan hayalin “kırılacağı/(sizden) ç/alacağı” ve sizi gerçeklerle karşılaştıracağı bir an muhakkak vardır. İşte o an hayallerinizle birlikte siz de kırılmayın. Kendinizi hayalinizle aynılaştırmayın. Hayalleşmeyin, kırılmayın..
“ Ya cevap hayırsa..” diyeceğini biliyorum ey okur.. O durumda yapabileceğim tek şey, hakikati görünceye kadar son bulamayacak olan bir yazının/yaşamın arkasına çaresizce üç nokta koymak olacaktır. Aynen şimdiki gibi; …
ahir zaman
olur da bir gün takvimine girip
ileri çekebilirsem kelimeleri ve zamanı
sabahın fecrine mağrur
nisanlar soluyacağım ellerinden
olur da bir gün
uyanırsam dünyaya
gözlerim hüzünler toplayacak
mavi eylüllerden..
sana, şiirler yazacağım
dertlerimin tenhasına
o zaman sormayacağım yüreğim!
bu kadar yara mıydın sen
bu kadar dertli
bu kadar keder
o zaman sormayacağım
kaç yanın çocuk senin
kaç yanın kader
Güzel Bir Gün Vardı Hatıralarda Yaşayan
Üsküdar’a doğru bir yolculuk… Yeni insanlarla tanışacak olmanın heyecanı…
Öğle namazını aynı safta kıldığım Nebiye…
Ve Sema’nın zamanlaması harika olan telefonu… Tam camiden çıkacakken…
Sahile doğru yürürken dört kişilik bir grubu gözlerimin arayışı…
Ve tebessümle bana bakan simay-ı Sema…
Gün boyunca devam edecek tanışmanın giriş kısmı…
15B… Ve otobüste yanımıza gelen Nebiye… Fark ediyorum ki camideki kız…
“Grip oldum garip oldum” diyor, hoşuma gidiyor. Grip olması değil, halet-i ruhiyesini ifade edişi…
İniyoruz ve mekâna yolculuk yürüyerek devam ediyor. Görüyorlar ki arabaların önüne atlayan başka Sema’lar da varmış.
Merve’nin methede ede bitiremediği Çikolata&Kahve’nin camından bakmakla yetinip Mümine’nin peşinden Kahve Rengi’ne gidiyoruz…
Bir süre sonra Merve ve Zeynep Betül merdivenin girişinden başlarını uzatıyor. Organizatör Merve olay mahalline bir saat geç geliyor. Kınıyoruz. Kınadık. Kın…
Şimdi sahnede konuşmasıyla çevresinde bir şeylerin kırılıp döküldüğü Tuba…
Konuşuyor, Betül o güzelim vanilyalı milkşeyki masaya içiriyor. “afiyet olsun masa” diyor Sema. Resmini çiziyor daha sonra Tuba…
İçtiğimiz kahvelerin kıvamına gelen bir muhabbet ortamı…
Bir süre sonra yaramazlardan birinin deniz havası alma fikri…
Ve elimizde böreklerle Çınaraltı… Yola düşen Mümine’yi otobüs durağında beslememiz…
Bir masaya oturup yedi çay isteniyor. Aç olan insan güruhu beklemeden böreklere dalıyor.
Çaylar geliyor. Ama Sema su istiyor. Ona gelecek olan bardaktaki çay bu duruma üzülüyor ve kendini tepsiye bırakıveriyor. İkinci defa havada peçeteler uçuşuyor.
Tuba ortama dahil olunca hemen işinin başına geçiyor. Bir bakış ve Merve’nin çatalının yarısı börekte yarısı elinde… “Tuba yine mi..!” bakışı da gözlerde…
Bu arada Zeynep Betül yanına kimi alırsa ikili muhabbetlere medar oluyor. Bunun sebebi dikdörtgen masalar olup, yuvarlak masalara özlem duyuluyor.
Başka şeylere zarar vermeden sahile iniliyor. ‘An’lar karelere sığdırılıp hapsediliyor fotoğraf makinelerine ama en çok ta yüreklere.
Sema her anı şipşaklıyor gazeteci edasıyla. Zira Merve’den ulaşamıyormuş fotoğraflar kimseye.
Gelip çatıyor firak vakti. Tanıştığımıza memnun oluyoruz bi süre. Ve durağa doğru yol alıyoruz.
Ve akşam telefonlarımıza gelen gıpta mesajı… Geride kalanların maceralarının devamı… Çikolata&Kahve’de hepimizin yerine lezzetleri görmüşler, istemişler, yemişler. Evlerine gidenler de “Hani bize, hani bize” demişler.
GÜNÜN ÖZETİ:
- Zeynep Betül, Zeynep’e ve Betül’e “Diğerlerinin ismini unuturum ama sizinkini asla.” demiş.
- Merve’nin geç kalmasının sebebi Ev Hanımlığı Fakültesi’ndeki uygulamalı buzdolabı temizliği dersiymiş.
- Tuba’nın çizdiği resim sonucunda kursa gidip Zeynep’e (yani bana) hocalık yapmasına karar verilmiş.
- Mümine, yaramazları Kahve Rengi ile tanıştıran kişilik olmuş. İyi ki de olmuş.
- Nebiye, ayrılırken mekâna ‘Şehrengiz’ dergisini hediye etmiş.
- Betül’ün önünden kırılacak şeyleri uzaklaştırma kampanyası başlatılmış.
- Tuba, Merve’ye Sema’dan aslında hiç bahsetmemiş. Onun anlattığı sema, gökyüzüymüş.
- Zeynep, herkesle tanıştığına memnun olmuş.
Sonuç: Güzel bir yaramazlıktı.
Arkadaşlar, elçiye yoktur zeval. Kalemim gözlerimin elçisi… Gözlemlerimden ve gün içinde sarf edilen cümlelerden esinlenerek oluşturuldu bu yazı. Bilginize…























