Ay: Temmuz, 2010
demleme zaman
bir tabut hezeyanı artığınca
dökülür söküklerinden tüm öfkelerim
gövdesi çıban, yersiz sürülmüş ekin tarlaları…
anlamı taşından ağır sokak aralarında
sekerken oluşur kalp buruklukları
göz yumulmuş akşamın, hazlanmış acılarından
içi dolup yılların, tüketir pişmanlıkları.
meydan okumak ne haddime
apaçık, yalın ayak hakikate
bir tepkime olarak kelebek etkisine
her sekeratı dondurur bir sekine.
BÜYÜYORUM…
Ben küçük bir tohumum.
Gün geçtikçe büyüyorum.
Sizlerin karşılaştığı gibi ben de zorluklarla karşılaşıyorum ama yılmıyorum. Başımı yeryüzüne çıkarmak için sabırsızlanıyorum.
“Bahçıvan amca beni neden bu kadar aşağılara gömdün?” diye soruyorum. Bahçıvan amcada ‘tık’ yok. “Ayşe beni neden her gün sulamıyorsun?” diyorum. Ayşe müzik dinliyor.
Dedelerim gibi zorluklara göğüs germeyi ne de çok istiyorum.
Ah! Bu arada kendimi tanıtayım:
Ben sarı bir papatyayım.
Sizden isteğim beni koparmamanızdır. Doğayı seviyorsanız eğer bizi dalımızda bırakın…
Neyse!
Yeryüzüne çıkmama iki gün kaldı. Sanki zaman durdu. Çok sevinçliyim.
Ben bunları düşünürken birden kendimi yeryüzünde buldum. Benden üç beş adım ötede bir baba kız duruyordu.
Kız beni fark edip koparmak isteyince babası: “Çiçek dalında güzeldir.”dedi.
Alkıııııııış!
Ama ertesi gün, neymiş efendim içine sinmemiş, kızı mutlu olsun yetermiş, beni yuvamdan ayırdılar. Ben artık kurutulmuş bir vazo çiçeğiyim…
Başımı sağa çeviriyorum, benimle aynı kaderi paylaştığını düşündüğüm bembeyaz bir güvercinle göz göze geliyorum.
Kafeste bir güvercin!..
Gözleri “Hoş geldin sarı!” der gibi bakıyor.
O anda güvercinin kesilmiş kanatlarını fark ediyorum.
Öyküsünü anlatmaya başlıyor:
“Bir gün özgürce uçarken benden beş altı metre aşağıda küçük bir kız ve babası duruyordu. Kız beni fark etti ve yakalamak istedi.
Ama babası: “Bırak kızım özgür kalsın.”dedi.
Ben de sevindim tabi.
Ertesi gün aynı yerden geçerken bir halka ortasında biraz yem vardı. Ben de yemek için alçalınca tuzağa düştüm.
Ayşe sevinçle el çırpıyor, ben ise babasının ellerinden kurtulmak için çabalıyordum. Babası Ayşe’ye “Kızım bu iş böyle olmayacak.” dedi ve kanatlarımı kesti.
Ben de gördüğün gibi bu kafese mahkûm oldum.”
Böyle böyle ben ve güvercin yıllarca dertleştik…
Durun gitmeyin!
Şair Sunay Akın’ın kasetinde dinlediğim bir hikayeyi anlatayım size öyle gidin!
Almanya Frankfurt Hayvanat Bahçesi’nde bir kafesin önünde “Dünyanın En Vahşi Canlısı” yazmaktadır.
İnsanların merak dolu bakışları kafesi taradığında gördükleri bir adet boy aynasıdır.
Dünyanın en vahşi hayvanını tanıdınız mı?
Gerçekten de en vahşi canlı aslan, kaplan, ayı değil…
Minicik bir sözle bile karşımızdakinin kalbini kıran biziz.
Hayvanlara acımasızca davranan biziz.
Birbirini yalnızca öldürmek için öldüren, biziz.
Biz neyiz, kimiz?
Biz insanız…
İnsan…
Evrenin en akıllı ve en vahşi yaratığı…
let it be the letter
Dear Sara (and nearly dear Ayşenur!)
I decided to show my English because you (and your translator Ayşenur) think(s) that I kill this language. No, not! Languages are innocent and one language is one person and I believe that when you kill a innocent person it means you killed the humanity, I don’t know that ı can explain! I’m not a murderer!
I’m talking to you Sara, Listen to me Ayşenur: My English is İndividual, not spastic but poetic and a little bit ethic and sometimes asymmetric but neither psychologic nor problematic! My language includes my body language and my body is peripatetic because of this queerness, my sentences seems to be drunk! Alcoholic beverage is forbidden by religion (and I’m not losing my religion, I’m sorry R.E.M: Life is bigger, It’s bigger than you, And you are not me, The lengths that I will go to, The distance in your eyes, Oh no I’ve said too much, I set it up, That’s me in the corner, That’s me in the spotlight.. I thought that I heard you laughing!!)
You think English, I think Turkish is flexible for me, behave respectfully Madam (Bovary!)
Thinking is feeling the words and words is creating the worlds. My words together are not the words in the dictionary and eyeglass! Please lease this idea for tease!
Yours sincerely since 30.07.2010, mab
Kağıthane /İstanbul/ Türkiye
Yağarken yağmur Üsküdar’a..
Üsküdar sokaklarına usulca yağmur çiseliyor. Hayaller unutulan toprağa düşüyor damla damla.. Taşlarla bezeli sokakların isimleri siliniyor levhalardan. Her sokak birbirine benziyor, her sokak aynılaşıyor gözlerde.. Adımlar kaybolan umutlarını isimsiz/kayıp sokaklarda arıyor ümitsizce..
Simsiyah bulutların gölgesinde bir katrelik değeri olan her şey hükmünü yitiriyor. Zaman bir başka dökülüyor kaldırımlara. Akıyor durmadan umutlar, birikiyor köşe başlarında.. Adımlar fark edemiyor, çukurda biriken umutları ezip geçiyor apansızca. Yalnızlaşıyor sokaklar hızlı adımların ardından.. Kalakalıyor yapayalnız, yerde çamurlu üç beş ayak izi ve bir de unutulan umutlarla..
Gök açmış bohçasını sergiliyor hünerini ısrarla, ahdin yeni damlalarını.. Hayat sözleşmesine dökülen imzanın mürekkebini.. Yanaklara konuveren unutulmadın öpücüğünü.. Görmeyen gözlere dokunan umut damlasını.. Esaret altında sızlayan ve çorak gönüllere sunulan yeni bir hayatı..
Üsküdar sokakları rahmeti soluyor topraktan.. “Sırası mıydı şimdi?” sorusu yankılanıyor koca bir binanın saçakları altındaki sığınak bedenin dudaklarından.. Az ilerde söylenenlerden bihaber, sıra kimin acaba diye düşünüyor karacaahmet.. Toprağın altındakiler duyuramıyorlar seslerini ötelere.. Bir damla düşüyor kabrin üzerine. Bir gül başını kaldırıyor topraktan..
Umut dağıtıyor kara bulutlar yüreklerdeki ateşlere.. Ateşler küle dönüyor bir daha yanmamak adına. Küller rüzgarın kucağına sığınıyor sessizce. Savruluyor dallara iliştirilen hayaller, küllere karışıyor.. Şerrin damarlarında bir hayır dolaşıyor, kimse inanmıyor.. Soluklar kesiliyor karanlık kaldırımlarda..
Kulaklar.. Sağırlaşıyor kulaklar, duymak bir meziyet şimdi bu sokaklarda, sanki daha önce değilmiş gibi.. Gözler bir sonraki uyarıya kadar görmüyor, sanki önce görüyormuş gibi.. Diller lâl oluyor kelimeler yüreklere sığınıyor, nefesler.. “Hû” diyor nefesler.. O’nu zikrediyor.. Kendilerinden geçiyor.. Sonra bir ayete takılıyor yürekler, fark etmeden: “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”
Üsküdar sokaklarında gün batıyor.. Adımlar aradıklarını buluyor tanıdık sokaklarda.. Yağmur olanca mütevaziliğiyle yine çalıyor toprağın kapısını.. Yürekler ahdini yeniliyor sırılsıklam.. Ümitler filizleniyor gönüllerde.. Hasret yerini vuslata bırakıyor.. Bir müjde bekliyor yürekler.. Aradıkları müjdenin yanı başlarında, şah damarı yakınlığında olduğundan habersizce.. Bekliyorlar.. Ara(la)mıyorlar.. Oysa: “Yaratıcıları onlara küsmemiş ve darılmamıştı” bundan daha büyük müjde mi vardı? Bundan daha büyük umut mu vardı?
























