Ay: Haziran, 2010
iyilik etmek; iyiliğe iyilik etmektir..
Bir sorunun cevabıdır iyilik… Öylesine ağızdan çıkıveren bir sorunun. Bir hal hatır merakının cevabıdır…
Bana yapılan iyilikler benim verdiğim yanıtlarda beliriveriyor. Ben iyiyim diyorum ya iyilik yapanı sormak gereksiz…
Çünkü ben iyiyim diyebiliyorsam, dedirten; kendimi iyi diye biliyorsam bana iyiliği bildiren, iyiliği veren sonsuz iyilik sahibidir. Eğer iyi insanlarla karşılaşıyorsam, İyi insanlarla birlikteysem, Biri için iyi diye biliyorsam, İyi olmaya çalışıyorsam İyi diye biliniyorsam, Bana en büyük iyiliği yapan O’dur…
İyilikleri kötülüklerden ayrı tutabiliyorsam yine bir iyilik neticesindendir. Bana ayırt etme yeteneği veren O’dur. O’nun ihsanı öyledir ki kendisiyle beraber olmanın da anahtarını vermiştir.
“O sakınan ve daima iyilik yapan kimselerle beraberdir.” (Nahl 128)
Bir de beraberliğe ulaşmam zor olmasın diye hayırsızdan hayırlıya geçişimi hicret eylemiş, pişmanlıklarıma tövbeyi ve ardından affolunmayı müjdelemiştir. O ki benim kötü bildiklerimi bile benim iyiliğim için vermiştir…
Ve… Bugün bana sorulan “nasılsın?” sorusunun anlamı daha farklı. Çünkü halimi soranlara, beni hatırlatıp da benim isminin önüne iyi sıfatını konduracağım kişilerin vefasını kalplere yerleştiren O’ndan başkası değildir. Benim yanıtımda bana yapılan bu kadar iyiliğe karşı bir nevi minnet borcu. “İyiyim, çok şükür” İyi oldurana, dilime iyi kelimesini dolayana binlerce şükür…
Sorunun başka türlüsü de bir gün benim dışımda herkese sorulacak. O zaman bir kelime daha eklenecek soruya..Aynı zamanda zaman kipi değişecek sorunun. Yeni soru “nasıl bilirdiniz?” olacak. Sorunun muhatabı olamayacağım. Cevabın sahibi hatta şahidi bile olamayacağım…
Geçmişte kalacağımın, bu cevaptan sonra artık hiçbir cümlenin öznesi olamayacağımın ilk kanıtı, ilk belirtisi bu soru…
İyi bilinenlerden olmak duasıyla. ..
AMİN
ölüm kanat!
Arabalar geçiyor yanımdan, zamanla yarışabileceğini zanneden, alabildiğine mağrur ve hızlı arabalar.
İskeledeki gemiler binenleri karşılarken inenleri yolcu ediyor her zamanki gibi.
kulağında sarı küpeleri, yüzünde güneş yanığı lekeleriyle, ablam bu gün de çiçeklerini satabilse..
Yine yürüyorum, yine sahildeyim ve yine hızlıyım, acelem var!
‘Acelem var yetişmeliyim hayata, acelem var şu iş bu gün de ertelenmese.
Geç kalma Sema, aman geç kalma! Koş, koş, koş! Yetişeceksin elbet ‘doğduğun’ yere.’
Kanat çırpıyorum akıp giden zamana, düşünmeden, hüsranla
Akıp gidiyor gökyüzü ayaklarımın altından
Anlayamıyorum, sokaktaki adımlar önce yürekleri arşınlar
Kanat çırpıyorum, yeni çıkmışım kozamdan, ömrüm bir gün!
Dur’akta otobüs bekleyen insanlara aldırmadan, beklemeden hayatı, yürüyorum boyumdan büyük adımlarla..
Etrafımda onlarca kelebek, bu gün ne kadar çok kelebek gördüm Allah’ım!
Bu gün, renkleri de mi yok bunların? Bir dertleri, bir gayretleri var; pervasızca dönüp durmak değil besbelli
…
..
.
-“Sen elbette öleceksin, onlar da elbette öleceklerdir (zümer/30)-
Şunlara bak!
Bak ki, böcek değil kuş değil
Belki kozalarından yeni çıkmışlar
Kendilerine biçilen o kısacık ömürde, verilen görevi yerine getirme gayretindeler
İnsan gibi ‘yükseklere’ çıkma dertleri de yok, sorumluluklarının bilincindeler.
- “Siz ey imana ermiş olanlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, O’na daha yakın olmaya çalışın ve Allah yolunda gayret gösterin ki mutluluğa erişebilesiniz.(maide 35)-
Ve dahi bu gün fazlasını yapıyorlar;
Dünya hayatının bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğu cafelerin camlarına, hızlarıyla türlü mahlukâta meydan okuyan arabalara konup, “hey!” diyorlar, “bana bakın! bana bakın ve düşünün akıp giden zamanı. Kısacık bir ömrüm var ama dert değil! Bana verilen görevi hakkıyla yerine getirebilmek için kanat çırpıyorum.
Peki ya sen!
Ey mağrur insan, hiç akletmez misin, düşünmez misin akıp giden zamanı?
Ölüm gelmez mi aklına!? Neye yaşıyorsun Allah aşkına, nereye koşuyorsun böyle fütursuzca!”
…
‘Sema! ömründe kaç kere kanat çırptın? Sayabildin mi ölümün adımlarını? Sayacak kadar hatırlayabildin mi? Hep yetişebilmek, zamanı yakalayabilmek için koşuşturan adımların, ölüme gitti mi hiç? Sahi sen ölü de görmedin, kaçmadın da ölümden ama adam akıllı düşünmedin!”
-“Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile..”(nisa/78)-
Hayata kanat çırparken bana ölümü hatırlatan Rabbim’in ayetleri bu kez gözlerimin önünde feveran ediyor.
Küçük kıyametlerini hatırlayamayan, hayatın içinde kaybolan bizleri süzüyorlar
Yolun ortasında durup, durdurup akıp giden zamanı, onları izliyorum sessizce
Akıp giden su değil, bir gün, koca bir ömür demek bu!
-”.. Ey Rabbim! Benim velim sensin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!” (yusuf/101)-
Çılgın Vuk ve Deniz Anası
Bir varmış, bir yokmuş. İyi günde ve kötü günde, varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta, demem o ki her şartta doğaya sadık, saygıda kusur etmeyen, sevgide indirime gitmeyen kahraman Tavuk, nam-ı diğer Çılgın Vuk odasında çayını yudumluyor, gazetesine göz atıyorken birden irkilmiş.
Manşetten verilen bir haberden yükselen feryatlar diğergam Vuk’un yüreğinde yankılanmış:
‘Analık Hakkımı Helal Etmiyorum!’
‘Trabzon açıklarında basın açıklaması yapan De-fol (Denizlerin Farkında Ol) Derneği Başkanı Deniz Anası açtı ağzını yumdu gözünü! Dün, sabahın ilk ışıklarıyla kameralar karşısına geçen Başkan, tarihi açıklamalarda bulundu. Karadeniz’deki kirliliğin artık katlanılmaz bir boyuta ulaştığını, insanların bu vurdumduymazlığından bıkıp usandıklarını belirten Anası, ‘Deniz insanların çöp kutusu değil, burada milyonlarca balık yaşıyor, az adam olun, ne bu yahu!’ dedi.
Ellerindeki dökümanları göstererek vicdansızlığın istatistik bilgilerini kamuoyu ile paylaşan Anası, ‘Durum asla kabul edilebilir değil, nerde bu devlet, nerde bu millet, yoksa gereken neyse yapılır!’ şeklinde konuştu.
Anası, bir basın mensubunun sorusu üzerine, sivil itaatsizlik kararı aldıklarını, avlanmamak, insanlara yem olmamak için ellerinden geleni yapacaklarını belirtti. Bu ayın sonunda Sinop Açıklarında gerçekleşecek Defol’un Olagan Genel Kurul Toplantısı’nda ‘Denizlerin Son Durumu’nun konuşulacağını dile getiren Başkan ‘bütün balıklar gelsin, dünyanın bütün mustazaf balıkları, bir olsun’ çağrısında bulundu.’
Haberi okur okumaz hazırlıklara koyulan Vuk, seminer notlarını, defterini, kalem kutusunu, üç beş hikaye kitabını ve yedek çoraplarını heybesine attığı gibi Beykoz’un yolunu tutmuş. Çılgın Vuk’u, burda, balıkçı barınağında, böyle acil durumlar için sakladığı takası ‘Özdalgakıran 1’ beklemekteymiş.
Vira Bismillah diyerek denize açılan kaptan Vuk, ha babam de babam kürek çekmiş, çekmiş çekmiş.. Günler haftalar geçmiş ve nihayet bizimki Sinop Açıklarına varmış.
Toplantının yapılacağı yerde bir duba, dubaya dikili bir beyaz bayrak, bayrakta büyük bir T harfi, harfin altında da aşağıyı işaret eden bir ok varmış.
Gözünü budaktan sakınmaz Vuk
- Hah, işte geldim, şöyle bir yere demir atayım, demiş.
Öyle de yapmış. Demir atmış ki, o da ne! Demir Doinkkk diye güvenlik görevlisi bir Köpek Balığının kafasına gelmesin mi!
Kimmiş bu gelen diye su yüzüne çıkan Köpek Balığı ile Vuk göz göze gelmişler! İşte şimdi yandım, diye geçirmiş içinden bizim sakar tavuk; Allah’ım sen şu Köpek Balığı’na mukayyet ol diye dua etmiş.
Başı biraz acıyan köpek balığı:
- Denizin ortasında bir taka, takanın içinde bir tavuk! Gel de çık işin içinden! Biri bana burda neler olduğunu söyleyebilir mi acaba, diye şaşım şaşım sormuş.
Saldırmayıp soru soran bir hayvandan zarar gelmeyeceğini iyi bilen Vuk, duasının anında kabul edildiğini anlayıp, sevinçle konuşmaya başlamış:
- Selamun aleyküm! Toplantı için taa İstanbul’dan geldim. O yorgunlukta seni görseydim kafana demir atmazdım! Sen de takdir edersin ki aklı başından hiçbir tavuk köpek balığına böyle bir muamelede bulunmayı aklından geçirmez! Hele de denizde! Yanlışlıkla oldu. Hakkını helal et! Çok acımadı inşallah, hı?
- Aleyküm selam. Tamam, büyütmeye gerek yok fakat sen iyi misin! Toplantıya nasıl katılmayı düşünüyorsun? Yani nasıl olur; sen bir tavuksun, toplantı suyun 15 metre altında, saatlerce sürecek, neyine güvenerek buraya kadar geldin anlamadım!
- Önce Allah’a, sonra da, yazarıma güvendim elbet. Bak gör neler olacak!
(Teşekkür ederim Vuk! Güvenini boşa çıkarmayacağım inşallah.
O halde şöyle yapalım: takanın ortasında bir bölme var, kapağı kaldır, içinde sana göre dikilmiş bir dalgıç elbisesi bulacaksın, onu giy. Paletler var, ayağına; oksijen tüpü var, sırtına geçir. Kullanma kılavuzu gibi olan o karton ise her şeyi şekille gösteriyor. Ona uygun olarak tak takıştır. Güvenlik görevlisi arkadaş seni toplantı salonuna kadar getirecek. Şimdi denize dalabilirsin!)
Sözü işitip en güzeline uyan kahramanımız denilenleri yaptığında kendine arka sıralarda bir yer bulmuş, oturmuştu. Salon tıklım tıklımdı. Açılış konuşmasını yapmak üzere Deniz Anası kürsüye geldi.
“Değerli Köpek Balığı, saygı değer Yunus, pek sevimli sempatik Hamsi, sevgili Mezgit, Çinekop, Palamut, Tirsi, Zargana, İstavrit, Kalkan, Kefal, Barbon, Morina, İskorpit, Eşkina, Levrek, Çıpura, Lüfer, Torik, Kofana ve türünü temsilen aramızda bulunan tüm balık kardeşlerim, hoş geldiniz efendim!..”
Baloncuk.. baloncuk.. baloncuk.. baloncuk.. baloncuk.. (alkışlar!)
“Su altı canlıları olarak yaşam alanlarımız olan denizler, nehirler ve hatta göller insanların hor kullanımı sonucu yaşanılır olmaktan çıkmak üzeredir. İnsanoğlu kendisine nimet olarak sunulan bu alanlara karşı da nankörce bir tutum içindedir. Petrol, yağ atıkları, erozyon yoluyla toprak buraya akmakta, çöpler buralara atılmakta..”
Konuşması esnasında salona bakan Deniz Anası, söylenenleri dikkatle dinleyen, yer yer notlar alan, arada bir kalemini açmak için kalkıp çöp kutusuna giden, parmak kaldıran ve dahası kaldırdığı parmağını sallayan uluslar arası kahramanımız çılgın Vuk’u tanımış ve bir anda sözü ona getirmiş:
“Sevgili misafirler, şu an pek muhterem bir konuğumuz var, salonun en arka sırasında oturuyor.. Üstat Vuk.. Hoş geldiniz, şeref verdiniz efendim..
Havada, karada su ve yer altında, nerde olursa olsun, haksızlık karşısında sessiz kalmayan, hayvanların medar-ı iftiharı sizi, büyük şair Akif’in dizeleri ile kürsüye davet ediyorum, teşrif ediniz lütfen..”
Bu kadar övgü karşısında yüzü kızaran, kıpırtısız bir halde başını öne eğmiş mahcup Vuk, iki çift kelam etmek zorunda hissetmiş kendini. O sahneye gelirken, Deniz Anası da bir dörtlük okumuş:
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim
Adam aldırma da geç git diyemem aldırırım
Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım”
Kürsüde iki şaşkın gibi karşılaşan Deniz Anası ile Çılgın Vuk, el sıkışmışlar. Yakıcı özelliğinden asla taviz vermeyen Deniz Anası istemeden de olsa Vuk’un canını yakmış! O kadar ki, herkesin merakla beklediği konuşmada bizimkinin ilk sözü bir nida olmuş:
“Yandım Anam! Ah! Allah’ın selamı, rahmeti bereketi siz deniz altında yaşayan kardeşlerimin üzerine olsun!
İnsanlara şaştığımı her yerde olduğu gibi burda da söylemek istiyorum. İnsan kadar kurallar koyan ve fakat onları kendi elleriyle çiğneyen, insan kadar bilen ama bildiğine sırt çeviren, insan kadar söz söyleyen ve fakat sözüne riayet etmeyen bir canlı daha yoktur!
Bana denizlerin neden kirlendiğini soruyorlar! Diyorum ki eskiden iyilik yapılır ve denize atılırdı! İyiliğin olduğu yerde ferahlık, temizlik, besin ve oksijen vardır, hayat vardır! Oysa bu zamanda ne kadar da az iyilik yapıyor insan, yapsa da onu denize atmıyor, tv’lerde, gazetelerde, herkesin gözünün önünde reklam yapıyor. Eskiden bir elin verdiğini öteki el görmezdi, şimdi elalem görmedikten sonra iyilik yapmanın ne anlamı var ki diye düşünür oldu insanlar.
Ah şu insanlar! Masallarına evvel zaman içinde başlarlar da kendi ‘ahir zaman’larından anlatmazlar çocuklarına! Zamana kötülük hakim oldu, karada ve denizde bozulmaların, yaşam alanlarının büyük oranda daralmasının sebebi bu!
İnsanlara düşen görev iyi olmak ve iyi edip eylemek, iyiliği eyleme geçirmek! Asla ve asla iyilikten taviz vermemek, dünyayı yaşanır kılan bu ışığın sönmesine müsaade etmemektir. İyilik yap denize at, Balık bilmezse Halik bilir demişler, iyi demişler!”
Konuşmasının sonunda on yüz bin baloncuk alkış alan vaiz Vuk, tevazu ile selamladığı balıkların, bakışların arasından geçip Takapark’ta kendisini bekleyen aracına, Özdalgakıran 1’e çıkmış. Yeni maceralara atılmak için küreklere asılmış, Karadeniz’in dalgalı sularında bata çıka ilerlerken bir yandan da o çok sevdiği türküyü mırıldanıyormuş:
“Sen ne güzel bulursun, gezsen Anadolu’yu, dertlerden kurtulursun, gezsen Anadolu’yu / Billur ırmakları var, buzdan kaynakları var, ne hoş toprakları var, gezsen Anadolu’yu”
Ateşböcekleri Mezarlığı
Çatışma ortamında, çocuklar adam doğar.
Tevfik zeyyad
2.dünya savaşına bugüne kadar Hollywood perspektifiyle bakmaktan kurtulamamış olmamız sıkıntı verici. Oysaki dünyanın onlarca bölgesinde yaşanan türlü türlü acılar vardı o dönemde. Özellikle faşist yönetimlerin yansıtılan korkunç çehrelerini bir tarafa koymak ve bu ülke halklarının da maruz kaldıkları devasa sancıları hatırlamak vicdani bir sorumluluk bizim için.
Ateşböcekleri Mezarlığı işte tam da böylesine uzakta bırakılmış bir hikâyeyi gündemimize taşıyor. Bu sayede “Aa, Japonya’da da insanlar savaşı yaşamış” diyebiliyoruz. Kendi adıma söyleyeyim, savaşı Japonya’nın tarafından ilk kez izledim. Yaşananlar Avrupa’nın göbeğindekilerden daha az hüzünlü değildi.

Film esasen Kiyuki Nosaka adlı Japon vatandaşın otobiyografisinden uyarlanmış. Yönetmen İsao Tahakata’nın elinde ufak tefek değişikliğe uğrayan metin 1988 yılında anime olarak çekilmiş. Japonya’nın Kobe kentine yapılan hava bombardımanı sırasında yaşanan bir aile dramını anlatıyor. Bombardımanda annesini kaybeden ve donanmadaki babasından haber alamayan iki kardeş, 14 yaşındaki ağabey Seita ve 4 yaşındaki Setsuko’nun hayata tutunmak için giriştikleri maceraları konu edinen film, ikilinin arasındaki sevgi ve bağlılığı anlattığı sahneleriyle kalpleri yumuşacık yapıyor. Açlığın, sefaletin ve ölümün kol gezdiği Japonya’da Seita, kardeşi Setsuko’nun sorumluluğunu üstleniyor ve ona ağabeylikten öte anne ve baba gibi davranıyor. Yanında kaldıkları teyzesiyle yine kıtlıktan dolayı anlaşamayınca oradan ayrılıyor ve dere kenarına kurulmuş sığınakta yaşamaya çalışıyorlar. Mağarada çocukların uykularına eşlik eden ve ertesi gün hayata veda eden ateşböcekleri de filmin ana temasına gönderme yapan metaforlar hükmünde. Setsuko ölen böcekleri toplu halde toprağa gömerken çocukça bir saflıkla “Ateşböcekleri ne çabuk ölüyor, insanlar gibi..” diyor. Savaş boyunca toplu halde gömülen insanların içler acısı hali düşünülünce sahne daha bir anlam kazanıyor. Mezarlığa dönüşen Japonya kentleri için manidar bir mecaz bu.

Sevimli anime çizimlerinin yanında kalbinizi sıkıştıran çok güçlü bir dram izleyeceksiniz. Film sonlandığındaysa gözyaşı dökmemek elde değil. Ateşböcekleri Mezarlığı vicdanımızı harekete geçirmesi adına izlenesi bir (çizgi)film. Ayrıca, savaşın hiç bitmediği bu dünyada Filistin, Irak ve Doğu Türkistan’da yaşananları hatırlatması bakımından da çokça anlamlı.
nûn
sen gidince
isminin baş harfine dokundum
elimde nûn, uyudum, uyudum..
aralanınca gözlerim satırlarda
içlenmiş mektuplara resmini sordum
en sarp mısralara çıkıp
mülteci uykuların kanadından
seni seyrettim bulutların safından
sen gidince
kelimelerim döküldü toprağa
mahmûr bir masalın gözyaşları
adını yıkadı Rahman’ın adıyla
uyandım
başucumda siyahî bir nûn
duaların nöbet tutuyor sınırlarımda
yüzüğüme and olsun!

























