Ay: Mayıs, 2010
Rotamız Şaşmaz Filistin
İHH için..
-
Avuçladık kardeşliğimizi
Sefer taslarına sıkıştırdık kaygılarımızı
Dört yanını zulüm kuşatmış
Bir ülkeye doğru
Çizdik meşakkatli rotamızı
Yükümüz Özgürlük
Rotamız şaşmaz Filistin!
.
Gemiler yürütüyoruz
İnsanlığın varlığını kanıt için
Ambargo bozduruyoruz
Zulmü evcilleştirmek niyetimiz
Değil, gökten f-16’lar gelse
Yükümüz özgürlük
Rotamız şaşmaz Filistin!
.
Düşman karşısında canlı set
Bedenleredir asıl yükümüz
Kapana kısılmış fare
Değil, can çekişen kardeşimiz
Ellerimiz kirli, kanlı, telaşlı
Taşlarla ufukta parlama
Zamanı artık, dirilişin
Rotamız şaşmaz Filistin!
.
Yükümüz İnsani Yardım
Rotamız Filistin..
kerâhat vakti
duy, bir âh kadar başkasın
uzaklar varlığına mahkûm
yokluğuna çarpar sesim
yankı olur suskun
sanki sen in’din
-yakın- bir mesafede
günün kerâhat vakti
öteki olur yüreğin
yürür bedevî
bilmem neden
ağlamaklıdır şiirim
akşamın bu son saati..
Çılgın Vuk ve Sorumluluk Bilinci
Bir varmış iki yokmuş. Bir, tam buluşma saatinde buluşma yerindeymiş ama iki gelmemiş işte! Bir, beklemiş, ha geldi ha gelecek, derken 15 dakika geçmiş, iki halen ortalıkta yokmuş. Canı sıkılan, yoksa başına bir şey mi geldi diye, abisini merak eden Bir, işi gücü bırakıp iki’nin evine gitmiş, zile basmış, kapıyı sekiz açmış:
- Teyze’cim iki evde mi?
- Az önce çıktı evladım, hayırdır?
- Hiiiç!.. Kendisiyle görülecek bir hesabım var da!
Hesapların üzerinde bir hesap varken, günü geldiğinde herkes yaptığının hesabını verecekken, adı Çılgın olan, hayvanlar alemine nam salan, haksızı haklayan ve hakkı tutup kaldıran tavuk, şu bizim Mezopotamyalı Vuk, bir adım öne çıkmış ve kararlı bir sesle:
- Söz bir Allah bir, bunu cümle alem bilmelidir, demiş!
Sözün namusunu korumayanlara nasihat üzerine nasihat eden fakat dinletemeyen, sözlü kültürden gelme Vuk, sesini yükseltince, dibinde toplandıkları ağacın yaprağından bir Salyangoz, lüp diye düşmüş ortaya:
- Uyy belim!.. Uyy belim, diye inleyip feryat etmiş!
Salyangoz’un bu halini gören hayvanlar, kendilerini tutamayıp gülmeye başlamışlar.
Vuk, hemen gülüşmelere bir son verin, dercesine bakmış etrafındakilere, sonra da sakar Salyangoz’a dönüp sormuş:
- İyi misin, bir şeyin yok ya..
- Hıh?.. Bi’ daha söyler misin, duyamadım, buradan çekmiyor, dur antenlerimi açayım!.. ah!. hah!.
- İyi misin dostum, tansiyonun mu düştü, dala karga mı kondu, tutunamayanlardan mısın, nedir, ne oldu..
- Yok ya hu, ben, ortam gerilmişti, yumuşasın diye şaka amaçlı atladım ama.. yaşlılık işte..
Olan biteni seyreden, memleketten yeni gelmiş Vanlı yavru Kedi, konuşması farklı, kendisi farklı bu ufak canlıyı çok sevmiş olacak, tutamamış kendini:
- Ayyy!.. demiş, yerim senin ballarını!
Bu laf Vuk’a çok komik gelmiş, gülmüş, gülmesi geçtikten sonra da kediciğe dönerek, şakacıktan:
- Van minut / bir dakka demiş, derste avlanmak yok!
Sorumluluk sahibi bir hayvan olan Vuk, çok okur, okuyup öğrendiklerini hayatına aktarır; çok gezer, gezdiği yerlerde gördüklerini de, bildiklerini de böyle sohbetlerde her vesileyle paylaşırmış ki başkalarına da faydası olsun.
“Yoksa bir hayvana yakışmaz sadece kendisini düşünmek. Malûm, hayvan toplumsal bir hayvandır! Yaşam, yardımlaşma ve dayanışma olmadan yürümez çünkü bütün canlılar esastan ve can-ı gönülden birbirine bağlıdır. Aslına uygun olmayan biçimde, bu bağları kopart sen, bak ne oluyor! Önce kendine, sonra çevrene zarar verirsin, sonra da yok olur gidersin!”
Vuk, sohbet halkasındaki hayvanlara göz gezdirdikten sonra sözlerini bağlamış:
- Bizi maceradan maceraya sürükleyen yazarımızdan yaptığım bu alıntıdan sonra, bir şiirle dersimizi bitirelim, ne dersiniz?.. Sesi güzel olan bir kardeşimiz şunu okur mu bize?
Karga atılıp şiir yazılı kağıdı kapmış:
- Ben okumak istiyorum, demiş, sesimizin çirkin olduğunu söylüyor insanlar, inanmayın, bunlar önyargı, aşın bunları, insanın zindanı, hayvanları da halkları da birbirine düşüren insanlar değil mi? Sanki bir albümümüzü mü almışlar, konuşuyorlar, anlamıyorlar, bir gak’ımıza bakıyorlar, oysa bu mu yani sadece!? Biz, insanlar hapşırdı mı diyor muyuz, ne kadar çirkinler! Yok kediler nankörmüş de, fareler murdarmış da.. hepimiz bu dünyaya bir vazife için gelmişiz, elimizden geleni yapıyoruz, oysa insanların bize saygısı yok. Birine kırk kez deli dersen deli olurmuş, bize de kırk bin kez çirkin dediler çirkin olduk, la havle velâ kuvvete!..
Kadir kıymet bilir Vuk, araya girip, tepesi atmış Kargayı sakinleştirmek, sinsi ayartıcının şerrinden korumak için bir Nas bir de Felâk okumuş! Bunun üzerine kendine gelen Karga da şiiri okumuş ve sonraki derste görüşmek üzere tüm hayvanlar, rızıklarının peşine, dağılmışlar güzelim yeryüzüne.
Hayvanlar
Kimisi suda yaşar.
Kimisi karada yaşar.
Kimi de gökte uçar.
Çeşit çeşit hayvanlar.
Kimisi çok sadıktır.
İnsana hizmet eder.
Bizim için işe gider.
Çeşit çeşit hayvanlar.
Evimizi bekçi gibi,
Bir köpektir bekleyen.
Usandım ben demeyen.
Çeşit çeşit hayvanlar.
Yediğimiz yemekte,
Vitaminler vermekte.
Bize hizmet etmekte,
Çeşit çeşit hayvanlar.
Et, süt ve yumurta,
Başta besinlerimiz.
Onlar yapar biz yeriz,
Çeşit çeşit hayvanlar.
Hayvanların hizmeti,
Fazladır insanlar.
Borçluyuz biz onlara,
Çeşit çeşit hayvanlar.
Ali F. Korucu
Kalem’in Şahitliği
Kalem bir bayram sevinci ile coştu, yazmak için sivrildi, kelama yürüdü. Soluk soluğa kaldı, vahyin önünde durdu, kıymetini müşahede etti:”Nun, Kaleme ve onun satır satır yazdıklarına and olsun.” Rabbinin huzurunda secdeye kapandı, ardından yola revan oldu. Hangi cihete yürüyeceği hususunda mütereddit Rabbine sığındı ve onun adıyla adım adım ilerledi, hamdetti yürüdü, şükretti yürüdü. Bu cümleye gelinceye kadar “ne”den bahsedeceğini bilmiyordu kalem. Bir parça şaşkındı. Biraz düşündü, derin bir nefes aldı ve kalem oğlunun hali pür melalini anlatmakta karar kıldı.
Mihneti ketmetmekten hayâ etti lakin bin bir çeşit fikir ve hissi ibraz etmenin muhal olduğunu da itiraf etti. Hararetle yazmayı boynunun borcu bildi ancak hangi kelimeyi intihap edeceğini bilemedi. Ağır bir yükü hissetti omuzlarında, kırılayazdı. İki damla mürekkep süzüldü gözünden. Sonra hemen toparlandı tüm hızıyla yazmaya devam etti.
Kalem, kurşun değildi. Her an hata yapılabilecek alelade, çalakalem karalanmış bir yazıya “alet” olamazdı. Başı sonu müphem bir kararsızlığa ve baştan savmışlığa tahammülü yoktu.
Tükenmez değildi. Her faninin o yüce kudret kalemiyle yazılmış bir zamanda mutlaka tükeneceğine iman etmişti. Tükenmezlik vasfını bir küfür addediyordu. Zira bu bir ilahlık iddiasının tezahürüydü zannınca. Modern telakkinin isminin yanına raptettiği bu meymenetsiz ismi her duyduğunda damarlarındaki mürekkep çekiliyordu evvela, sonra beynine hücum ediyordu.
Dolma kalem de değildi. Dolduruşa gelemezdi. Kendine müdahaleden hazzetmezdi. Kalitesizliğe, ise, kire bulanmadan helalinden temiz bir hayata talipti. Hakikat, katıksız mürekkebiyle emzirmişti onu ve artık mürekkebinin son damlasına kadar bu uğurda mücadele edecekti.
Kalem oğlu ne için yaşardı. Hakikatin şahidi olmak yahut koca bir hiç. Hemcinslerini düşündü. Medya patronlarının, ordunun, iktidarın, dünyadaki hâkim güçlerin gölgesinde Hakk’a küfredenleri düşündü. Satılmış kalemleri, hakkı haykırmaktan içtinap eden ödlek kalemleri. Neyin mücadelesini verdiğini bilmeyen, itikadının künhüne erememiş, sistemin borazanlığını yaptığının farkına bile varamayacak kertede şuursuz ve cahil kalemleri…
Kılıç olup harp etmek istedi. Hak ile batılı birbirine mezcetmek isteyenlerle kim mücadele edecekti? Post modern algının silikleştirme, bağlamından koparma, reddetmese bile ince bir eklektizmle aslının yerine yumuşatılmış, oradan buradan aşırılıp kendisine yama edilmiş sahte bir algıyı ikame etme politikalarından ürktü ilkin, sonra Rabbine güvendi. Bunu teşhir etmeye memur kaç kalem vardı?
Kılıç olup cenk etti kalem, dua olup yakardı, Bu yolda şehit olmayı diledi yahut hayatının son anına kadar hakkı yazan bir şahit. Acziyetini bildi hidayete talip oldu, dosdoğru yolu niyaz etti yürüdü. Onun yolunda yazmaktan büyük bir şeref ve izzet olmadığını ikrar ile yürüdü. Yazılması elzem yığınla mevzuu şimdilik üç noktanın en geniş şümulüne bıraktı. . .
Ömür
Zamanın içinde yürüyorum. Sabaha bir okyanus kıyısında uyanıyorum. Kahvaltımı Urfa’da yapıyorum. Geçmişten geleceğe uzanan bir gök taşıyorum kalemimde. Yürüyorum Emevi Camii’nin avlusunda peşi sıra Selahaddin…
Çocuklarım oluyor bir sosyal güvensizlik tenhasında. Bir
masada oturuyor ve kitap okuyorum, altını çizerek öğreniyorum hayatı. Alnım kırışıyor Kahire’de tasnif edilemez halde. Boca oluyor çehreme imkansız bir melodi eşliğinde el-Aksâ. Kocaman terlikleri olan bir dost ile karşılaşıyorum. Ah Petra! Sesim yankılanıyor derinliğinde yıldızlarının ve kızıl taşlarına çarpıyor mücevher gözyaşlarım. Ah Petra, kırılıyorum!
Gecenin kuru sessizliği Vadi Ram’da çözülüyor ve vaktin en dar yerinden bir çığlık kopuyor; sen ey Neretva! Gerdanında taşıdığın altın kolyedir güneş, dingin suyunda bir izdüşüm; Şemse… Serin iklimine başımı yaslıyorum usulca, sende buluyorum dipsiz acılarımın geride bırakılmışlığını; sen ki Meva…
Kanaya kanaya yudumluyorum Buna’nın kaygılı sularını ve işte akışına bırakıyorum tatlı yorgunluklarımı… Sonunda çarşılarında kayboluyorum Rukneddin’in, susuyorum, karşısında, suskun; her kimse… Kaybettiğim kelimeleri arıyorum ceplerimde… Ses düşüyor, anlam kırılıyor… Buyur ediyorum, ellerim ceplerimde, ellerim titrek, ellerim; tam sana göre, her kimse…
Yoruluyorum. Ardıma alıyorum Nemrut’u ve yaslanıyorum timülüs’e. Günbatımı doğuyor gözlerimde. Uzatıyorum ayaklarımı Tuna’ya ve diniyor ağrılarım. Tebessümüm yayılıyor Doğu Beyazıt’tan Beyrut’a. Ah Beyrut! Sebebim oluyor suskun sokakların, direncin Eylem’e bürünüyor. Gitmelere yakışıyorsun, gidiyorum! Beytüllahim’den gelen çağrıyı, Uhud’da dindiriyorum… Hira’ya çıkarıyorum yılgınlığımı, Hatice karşılıyor merhametle. Kızıl Nehri’in suları yarılıyor, Musa önde…
Bir ses ile uyanıyorum, telaşsız. Sabah yıldızını karşılıyor tepede, ellerinde papatya; Rukâl… Anılarda, dualarla… Arayışta güveni ve huzuru; mavi kelebeğin kanatlarında…
Kirpiklerimi ovuşturarak kalkıyorum. Hür bir tebessüm dokunuyor bakışlarıma… O anda duruyor zaman. Başı önünde toprağa can veriyor Belka…
Yazan : Kevser Çakır – Büşra Bulut
























