Heidi, Kır At ve Çakır Baba…
Çocukluk anılarıma dair bir anı yazısı yazmaya koyulmanın bu denli zor olacağını pek düşünmemiştim. Doğrusu insanın yaşadığı onca hatıra içinden bir bölümünü seçmesi oldukça zormuş. Hatıralarım “beni seç!” diyerek seslenirken, hepsinin cazip ama bir o kadar da sıradan olduğunu fark etmem pek fazla vaktimi almadı doğrusu. En nihayetinde kulak verdim hatıralarımın bir bölümünün çağrısına… Ne var ki anlatacaklarımın da çok olağandışı ve orijinal olacağını iddia edemiyorum.
Güzel ve durağan bir çocukluk geçirmiş biri olarak çok fazla sıra dışı olayla karşılaşmadım küçükken. Ama yaz tatilleri benim çocukluğum için her daim hatırlanası olmuştu. Canik Dağları’nın tepesine yerleşmiş ve bir Karadeniz köyü olan eski ismi Vazanatta’da, yeni ismi Taşoluk’ta geçerdi yazlarım. Doğaya dokunmanın en güzel adıydı Canik… Evimiz “Düzağız”daydı. Akrabalarımızın çoğu ise “Bakacak”ta oturuyordu.
Bu mevkiler yüksek tepelerin sırtlarıydı. Bulunduğumuz yerden biz denizi görürdük ama deniz bizi göremezdi. Çünkü biz kartal yuvası yüksekliğinde dağların üzerindeydik. Deniz ise çoğu kez sisin ve dumanın gerisinde, uzun ve mavi bir ova olarak uzanırdı kilometrelerce ötede… Orada toprakla haşır neşir olmanın tadına varır, çocukluğun getirdiği enerjimizi atların ve ineklerin peşinde harcardık. Adım başı pınarlarla, çeşmelerle, su gözleriyle çevrili bir köydü. Aklımda kalan mevki isimlerinden Taflan Pınarı, İn Pınarı, Koca Pınar… Ve ulu ağaçlar kuşatmıştı köyün dört bir yanını… Bu ağaçlara ilişkin ilk hikayeyi babamdan duymuştum…
Bir gün babam, annem ve babaannem ile birlikte köy mezarlığına gitmiştik. Dönüşte ulu bir ağacın etrafına çaputlar, bezler ve ipler bağlandığını görmüştüm. Bir anlam veremeyerek babama bunları neden astıklarını sorduğumda, babam tebessümle “onun kendi şahsına ait özel bir türbe olduğunu söyledi”. Ben tam olarak ne olduğunu anlamamıştım sonra “köy ahalisi burada Uzun Hasan Evliyası diye muhterem bir zatın yattığına inanıyor” dedi. “Kim olduğunu biliyor musun” diye de sordu. Ben bilmediğimi ifade edince, buradaki halkın da bunu bilmediğini ekleyerek anlatmaya koyuldu; “Uzun Hasan denilen şahıs aslında Akkoyunlular Hükümdarı olan Uzun Hasan’dır. Mezarının bu bölgede olduğu sanılıyor. İnsanlar hükümdar olan bu zatı evliya zannedip onun için burayı kutsal görüyorlar. Örneğin çaput bağlamak, eski Şaman Kültürü’nden İslam Kültürü’ne transfer edilmiş olan bir düşüncedir” dedi. Bunun üzerine babama kızan babaannem evliyanın ne büyük keramet sahibi olduğunu ispatlamak istercesine anlatmaya başladı. Babaannemden öğrendiğime göre, babam çocukken kekemeymiş. Buna çok üzülen babaannem bir gün babamı Uzun Hasan Evliyası’na götürmüş burada dua edip, henüz çocuk olan babamı uyutmuş. Dediğine göre babam kekemeliği uyandığında geçmiş. Babam ise bu tür hurafelere pirim vermediği için “ annem duayı fazla kaçırmış kekemelik gitmiş, gevezelik gelmiş” diyordu. Babaannem de telaşla “tövbe de oğlum çarpılırsın” diyerek kızıyordu. Gariptir dağlarda saygın kişiler adına ulu ağaçlar takdim edilmiş. Sonradan anlamıştım ki, şehirdeki türbelerin iz düşümü dağlardaki görkemli ağaçlardı…
Babaannem annem bahçeye gittiği zamanlarda ikinci bir anne rolü üstlenirdi. Köyde usul olduğu üzere, köy ağzını taklit ederek ona “ana” derdik. Babaannem, Çakır Baba diye çağırdığımız büyük dededen izinsiz ve gizlice darı (mısır) bahçesine girip süt darı toplardı. Akşam kaynar suda pişirilen darıları ben, kardeşlerim ve yeğenlerim sadece koçanları kalıncaya kadar iştahla yerdik. Çakır Baba da dedemin babası idi. İki katlı olan köy evimizin üst katında dedemin kardeşi ile birlikte kalırdı. Biraz huysuz da olsa tatlı biri olan Çakır Baba, evin sağ tarafında bulunan serentinin (ambar) hemen önünde duran ağaç kütüklerinden yapılmış bir iskemlede saatlerce oturur ve oyunlarımıza karışırdı. Herkesten evvel kalkar, önce atı tımar eder, ahırdaki dana yaprağı yemiş mi bakar sonra tavukları boşlar ve onları yemlerdi. Zayıf ince yüzü, bembeyaz sakallarının arasında masmavi/ çakır gözleri vardı. Neredeyse bütün Karadenizliler gibi çok küfürbaz olduğu ama hacı olduktan sonra bırakmaya çalıştığını söylerlerdi. Sportif olduğuna inandığım Çakır Baba, bazan bizi kovalarken bu düşüncemin doğruluğuna işaret etmiş oluyordu.
Yine bir gün evin hemen önündeki dut ağacına sallanmak için kolan (örgü ip) asmıştık. Tabii ev ahalisinin çoğu fındık bahçesindeydi. Fındık sezonu başladığı için evde sadece babaannem ve yengem vardı. Onlar da fındık işçilerine- köyde kullanılan ifadesi bana tuhaf gelmiş olmasına rağmen “amale”- götürülmek üzere yemek hazırlıyorlardı. Çakır Baba da her zamanki gibi serentinin orada oturuyordu. Sonrasında bizim ne ile sallandığımız fark etmiş olacak, gelip bizim salıncak ipi olarak kullandığımız kolanı ağaçtan kurtarıp almıştı. Kolan köyde herkes için önemliydi. Hey (sırt sepeti) taşırken kullanılır, bahçelerde biriktirilen odunlar kolan sayesinde taşınır, kimi zaman ata yular yapılır, bazan hayvanlar için toplanan otları sarmak için işe yarardı. Ve görünen oydu ki, Çakır Baba’mın en son kullanılmasını düşündüğü yer salıncak kurmak için olanıydı. Biz çocuklar üzgün bir şekilde somurturken, o yepyeni kolanı alıp at için darı yaprağı toplamaya gitmişti.
Ayrıca büyükdedem askerde seyislik yapmış biriydi. Seyis olduğu için olsa gerek, atlara çok fazla değer verirdi. Hatta babamın şöyle bir anısını da dinlemiştim konuyla alakalı; babam küçükken bizim gibi yaz tatillerini geçirmek üzere köye gelir ve atın çobanlığını yaparmış. Çakır Baba babamın her dönüşünde atı soruyormuş. Bir gün yine sormuş; “at gelebiliyor mu?” Babam da kendisini hiç sormayan dedesine, dayanamayıp şöyle demiş; “dede at geliyor da ben gelemiyorum.”
Çocukluğumda köyde hemen hemen herkesin atı vardı. Dağlık arazideki bahçelere uzanan yollar henüz yapılmamıştı. Keskin yamaçlarda bulunan fındık bahçelerine araba ile ulaşım mümkün olmadığı için de her evin en az bir atı olurdu. Atlarla ilgili pek çok hikaye duyuyordum bu yüzden… Bizim de kır atımız vardı… Don Kişot’un atı Rosinenta’yı çağrıştıran ama asla bir sütçü beygiri olmayan, benim zihnimde daha ziyade Köroğlu’nun kır atına yakın bir yer tutan sevimli ve uysal bir hayvandı. Babamın neredeyse çocukluğundan itibaren oradaydı. Ve o sıralar yirmi yedi yaşında olduğunu söylüyorlardı. Yani oldukça yaşlıydı… Dokuz yaşındaydım. İstanbul’a döndük, Temmuz ayının son demleriydi. Çakır Baba vefat etmişti, ondan birkaç gün sonra da kır atın öldüğü haberini almıştım.
Oysa ben Heidi’nin dedesini sevdiği gibi severdim Çakır Baba’yı ve Heidi’nin dağlarda hoplaya zıplaya giden keçisini sevmesi gibi severdim, bizim yorgun kır atı… Heidi’nin hayatını yaşadığımı hissederdim köye her gidişimde. Köy benim için hem benim çocukluğum, hem babamın çocukluğu, hem de Çakır Baba’mın yaşamıydı. Bu haliyle bütün bir geçmişi kartpostal edasıyla temaşa ettiriyordu zihnimde. Köy yaşamı benim için neredeyse tüm aile fertlerinin tarihçesine tanık olmaktı; değişmeyen coğrafyasıyla, iklimiyle hatta kültürüyle. Bunun için severdim/severim köyü, dağları; birkaç yılda birkaç kere değişen şehre inat…
Kevser ÇAKIR
6 Yorum
























unutulmaz bir kardeşliğin anılarından biri, bir mektupta okumuştum bu şiiri ilkin. artık mektup da kalmadı gibi ya :(
Çocukluğumuz
Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi
Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus
Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata
Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asya’da, Afrika’da, geçmişte gelecekte
Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü
Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman
Ali olmaktan bir sedef her çocukta
Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık
Fetihlerde bayram yapardık
İslam bir sevinçti kaplardı içimizi
Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık
Bedir’i, Hayber’i, Mekke’yi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık
Mekke’nin derin kuyulardan iniltisi gelirdi
Kediler mangalın altında uyurdu
Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı
İnanmış adamların övüncüyle
Sabırla beklerdik geceleri
Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi
Sezai KARAKOÇ
Binmiş gelirdi Ali bir kırata
Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından…
…Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman…
Kır bir at, bir kahraman herkesin hayatında olması gereken olsa gerek…
birkaç yılda birkaç defa değişen şehre inat…
sen ne güzel hediyelerle geliyorsun!
bu gerçekten uzun bana.
sen özlemimi ı(/a)lıştıracak bir şeyler veriyorsun bana!
dindirmiyor bahsettiğin gibi de..
dinlendiriyor işte.
mustafa akar diyor ya:
“birkaç bin gece uzunluğunda acımasız özlemler edindim kendime”
öyle
yazını çok beğendim canım. ikimizin anılarıda vardı keşke onlardan da birazcık bahsetseydin güzel olurdu tabiki…
Teşekkür ederim yazının beğenilmesine sevindim. Ama Sebahat Çakır, benim bildiğim Sebehat Yengem mi diye sormadan edemeyeceğim? :)