Nefes Filmi Üzerinden Bir Ali Murat Güven Okuması
Film kısaca, 1993 yılında Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir dağ karakolunda muvazzaf 40 erden oluşan bir timi anlatıyor. İçinde yaşadıkları ruhsal atmosferi, çatışma sahneleriyle zenginleştirerek 90’lı yılların puslu havasını perdeye taşımaya çalışıyor. Teknik olarak çarpıcı, hareketli ve kaliteli sahneler taşıdığını söyleyebiliriz.
Nefes filmi, Uzak İhtimal’le birlikte Ekim ayına damgasını vuran ikinci Türk filmiydi. Reklamı televizyonlarda iyi yapıldı ki izleyici sayısında ciddi bir fazlalık vardı. Terör sorunu üzerine ülkemizde çekilmiş film sayısı az; dolayısıyla birçok insan gibi bende de soruna ışık tutabilecek bir film olabilir mi sorusu belirdi. Ayrılıkçı tutumları ayaklar altına alabilen bir “asker” filmi izleyebileceğimi umdum.
Yanılmışım. Filmin genel karakteri statükoya sadakati öğütlemekten başka bir şey yapmıyordu. Filmi izlerken notlar aldım, dikkatli bir gözle izlemeye çalıştım. Bilinçsiz ve içi boş bir tepki göstermek istemedim.
Ali Murat Güven’in filmle ilgili söyledikleri bende şok etkisi yarattı. Filmin ufak tefek teknik unsurdan oluşan hatalarını bir kenara koyarsak eksiksiz bir yapım olduğundan bahsediyor, kendi askerliğini de o dönemde yaptığını hatırlatarak, filmi izlerken duygularının kabardığını filan söylüyordu. Hatta bu film, “kirli savaşın yitik evlatlarına gecikmiş bir saygı gösterisi”ydi.
Baştan söyleyeyim, evet, film duyguları kabartmayı gayet iyi başarıyor. Zaten sırf bu amaçla yapıldığına da şüphem yok. Bunu çok sığ bir hamasetle yapmıyor olsa da, tek taraflı bir duygusallığı pompaladığı rahatça söylenebilir. Kürt meselesinin kökenine ilişkin tek bir şey söylenmiyor filmde; Kürt tarafına dair en ufak bir hikaye yok. Bir dağ karakolunu korumaya yeminli bir grup asker ve “cüretkar bir şekilde ayrılık provalarına başlayan” (ifade Güven’e ait) terör örgütünün saldırganlığı sadece.
Film, hikayesine meşruiyet kazandırmak üzere (ki bu statükonun 90 yıllık başvurduğu bir yöntem) dinî argümanları kullanmaktan çekinmiyor. Dindar bir çocuğun ağzından aktarılan şehadet konulu rivayetler, namaz ve Kur’an okuma sahnesi bunlardan birkaçı olarak sayılabilir. Ayrıca, emirlere sadakatte kusur etmeyen ve itaatkar bir profil çizen Kürt asker de, arzulanan vatandaş tipi olarak karşımıza çıkıyor.
Kamera, odalardan birinde asılı duran Osmanlı savaş figürüne birkaç sahnede yaklaşıyor. Yukarda bahsettiğimiz meşruiyet çabası bağlamında, yönetmenin sanki geleneğe yaslanmak gibi de bir niyeti var. Bunun yanında onlarca sahnede Atatürk resmi veya büstü net bir şekilde merkeze alınıyor. “Sizi izliyorum” özdeyişine gönderme mi yapılıyor acaba burada da? (Burada çok komik bulduğum bir durumu da belirteceğim. Nöbetçi asker karla kaplanmış Atatürk büstünü temizledikten sonra karşısında selam duruyor. Bunu filmde birkaç defa görüyoruz. Gerçekliği var mı bilmiyorum; belki de askeriyenin “ritüellerinden” biridir.)
Filmin son sahnesi şöyle: Çatışmadan yaralı kurtulan bir asker, arkadaşlarının cesetleri arasından geçerek karakoldan dışarı çıkıyor. Yıkılmış Atatürk büstüne doğru giderek, kaidesine geri taşımak üzere kucağına alıyor. Kaidenin önünde oturuyor ve büstün yüzünü gözünü siliyor. O anda kamera askeri tam karşıdan alıyor ve askerin arkasında kalan kaidenin üzerinde o meşhur söz parlıyor: “Ne mutlu Türk’üm diyene!”
Şimdi kim söyleyebilir bu filmin faşizan duyguları kabartmadığını? Ama Ali Murat Güven abimiz öyle düşünmüyor. İçine girdiği fazla duygusal havanın etkisiyle, yukarda bahsettiğim sahne hakkında bakın neler söylüyor: “Ve yönetmen Levent Semerci yıllarca kolay kolay unutulmayacak olan bu “dehşet hikâyesi”ne, Türk sinema tarihinde görülmüş en ürpertici silahlı çatışma sahnesiyle son noktayı koymakta… Öyle ki Mustafa Kemâl Paşa’nın kan ve toz içinde kalmış kırık büstünü tekrar kaidesine oturtmaya çalışan yaralı askerin görüntüsü, filmi izlediğim geçen cuma akşamından bu yana bir türlü gözlerimin önünden gitmiyor.”
Ben de söyleyeyim gözlerimin önünden ne gitmiyor sayın Güven; militarizmin ürettiği piskopat ruhun, uyuduğu için cezalandırmak üzere askerin eline tutuşturduğu el bombasının, onunla birlikte kurban ettiği 4 masum genç mesela. (Aynı, filmin başlarında yüzbaşının time seslenmesi gibi: Uyursanız, ölürsünüz!) Mesela, evinin bahçesinde parça parça olan Ceylan gitmiyor gözlerimin önünden. Ya da onlarca faili meçhul Kürt, YAŞ kararlarının süründürdüğü onlarca insan.
Evet, film insanı milliyetçi doruklarda gezdirmekte oldukça başarılı oluyor. Bu “kirli savaş”ın, insanına yabancılaşan sistemin bizzat kendi üretimi olduğuna dair bir şey söylemekten ise uzak. Hem, merak ediyorum; Mart 2008 gibi çekimleri biten bir filmin, böyle “hassas” bir dönemde sahneye çıkmış olması biraz tuhaf değil mi?
4 Yorum
























helal abi, çok güzel yazmışsın cidden.
Ne mutlu ”Ne mutlu Türk’üm diyene” demeyene!!!
Ali Murat Güven dahil bu Film eleştirisi için, dönüp Taraf Gazetesi’nde Hilal Kaplan’ın Diyanet İle Genelkurmay adlı yazısını okumak her şeyin yerli yerine oturması için katkı olacaktır.
müslüman, hasıraltı’nda bir şey bırakmaz!
Fragmanlarını izlediğimde filme dair bir milliyetçilik kokusu sezilmiyor değildi. Bundan yola çıkarak merak edip izlemeye değer görmemiştim. Bu eleştirilerin de filme çok yakıştığını düşünüyorum.
yazarın elleri her daim böyle kaliteli yazılara bulaşsın .
evet gerçekten boyle bir orumu biri yapmalı, yapmış olmalı diye içim içimi yerken şimdi rahatladım sinemayıda sonunda insanların vicdanından ve bazı anlamsız duygularınıkabartarak paraya donüştürmeği başarmışlar o konuda bravo ama biraz objektif olun oyle değilmi yarında bir gemide olenleri israili konu ederler ordanda para kazanırlar bunlar eee millet aç uyanık olmak lazım….