man
hediye
hediye2
hediye3
hediye4
hediye5
hediye6
hediye7
hediye8
hediye9
hediye10
hediye12
hediye11
hanzala

Ay: Ağustos, 2009

EMMOĞLU NERDESİN, YEMEK YAPTIK, SENİ BEKLİYORUZ..”-2

Efendiiim, nerede kalmıştık. Öncelikle kardeşim M.Ali’nin yattığı yerden başlıyayım. Aslan yattığı yerden belli olur ya o açıdan. Tek kişilik bazada ya da en iyi ihtimalle çekyatta yattığını filan düşünüyorsunuz haliyle. Ama farklı diyorum farklı, bu ev çok farklı. Adam yerde yatıyor. Odaya girdiğiniz anda yer yatağıyla karşılaşıyorsunuz. Hepimizin, genelde bazaların üzerinde kullandığı yatak minderini benim canım kardeşim direkt olarak yerde kullanıyor. Buradaki önemli ayrıntı ne peki? Yatağın altındaki nereden bulup buluşturduğunu hala bilmediğim sunta. Nemden ve betondan korunmak için tabi. Yatağın büyüklüğüyle aynı büyüklükte değil ve öylece yatağın ucundan görünüyor ya, ben o görüntüye vurgunum işte:) yatağın kenarlarına minderler döşenmiş. Duvardan alımını almasın diye.(alımını almak:) tahmin edeceğiniz üzere yatakta sadece yorgan yok. Önce yorganın altındaki battaniye, yünlü yünlü böyle,ıyy.. onun üstünde yorgan,onun üstünde bir örtü daha,sonra bir örtü, bir çadır. Üşümesin diye. Tamam abartıyor olabilirim ama siz abartmıyorum gibi düşünün:)    

Girişte yatak var dedik. Girdiğinizde solda giysi dolabı, dolabın hemen karşısında da kitaplık var. Odanın köşesinde de çalışma masası. O çalışma masası sayfalara sığmaz emin olun. Ama ben özetin özetini vereceğim şimdi size.

Bir kere, masaya oturduğunuz anda sevindirik olursunuz, bu kesin. Bir sürü renkli keçeli kalem vardır masada. M.Ali’nin sevdiği enleri sıralasanız herhalde en üst sıralarda kırtasiye malzemeleri gelir, onların başında da keçeli renkli kalemler:) kolay alıntı yapabilsin diye heralde. Masanın üzeri Filistin puşisiyle(bunun poşu olduğunu da iddia edenler çoktur) örtülmüş. Masanın sol kenarına monte edilmiş( bu monte edilmek kelimesi de canımı sıkmaya başladı birisi şuna Türkçe bir karşılık bulsun) masa lambası vardır. Kırmızıdır. Bir dilek ağacından farksızdır. Üzerine bir sürü gereksiz şey asılmıştır. Görülesidir. Lambanın ışığı masaya vurur hoş bir loşluk olur, yazmaya heveslendirir insanı. Masaya oturunca karşınızda üç raftan oluşan mini kitaplık vardır. Kitapların önlerine dizilmiş not kâğıtları, fotoğraflar, Yusuf Kot’un çizdiği karikatürün büyütülüp pvclenmiş hali, ayraçlar, golf topu(bu topla alakalı ilginç duygular yaşıyorum. Mesela onun benim olmasını istiyorum ama ordan alırsam ve eve getirirsem orda durduğu gibi durmayacağını düşünüyorum ve vazgeçiyorum. Ama bu her gittiğimde ve onu her gördüğümde oluyor. Aramızda çok farklı bir ilişki var yani. Golf topu olmasına rağmen bu evde hiç de iğreti durmaması beni daha da şaşırtıyor..bilemiyorum:), battal boy kurşun kalem(aksesuar ama rahat durmadım yazıyor mu diye denedim,yazıyor), ve bilumum kırtasiye malzemeleri, o masanın başında saatlerce oturmanıza sebep olabilir. Üç raflı mini kitaplığın üstünde M.Ali’nin babasının fotoğrafı, annesinin eteğinin altına saklanmaya çalışan afacan bir çocuğun fotoğrafı, M.Ali’nin dört-beş yaşlarında bir çocukla çekilmiş bir fotoğrafı ve bir duvar saati(duvara asılı değil ama) vardır. Bu üç fotoğraf da siyah beyazdırlar. Özellikle böyle yapılmışlardır. Eskiye öykünmek belki. (öykünmek, imgelem, olgusal, yetke, biçem; bütün bunlar benim çok severek(!) kullandığım kelimelerdir, M.Ali bilir:) Masanın çekmecelerinin olması gereken yerlerde boşluklar var. Çekmeceler çıkarılmış. Bu boşluklara boş saman kâğıtları konmuş. Benim canım kardeşim saman kâğıdının o sıcaklığını öyle iyi biliyor ki evde “sürüsüne bereket” saman kâğıdı var. Harcamaktan korkmadan, hata yapmaktan çekinmeden ve silgi arama stresi yaşamadan alabildiğine yazabilesiniz diye vardır bu kâğıtlar. Bir de -artık nereden getirdiyse bilmem- hiç bitmiyorlar. Aslında daha ne ayrıntılar var da belki sıkarım sizi diye anlat(a)mıyorum. Yazıya gelen tepkilere göre üçüncüsünü çekebilirim, pardon yazabilirim. Size kalmış:) Evet masanın sol tarafına doğru baktığımızda girişteki öksüz koltuğun kardeşiyle karşılaşırsınız. Biraz içiniz rahatlar. En azından kardeşi var diye düşünürsünüz. M.Ali ders çalışırken bu koltuğa oturur. Bu koltuk girişteki kardeşine nazaran(nazaran nazariyesi) daha fazla kullanılmaktadır. Bunun üzerinde de sunta vardır. Arkanıza yaslandığınız zaman bu suntayı koltuğun iki koluna oturtur, masa gibi kullanırsınız. M.Ali de bu şekilde çalışır derslerine. Sanki masayı “yazmak” dışında başka bir eylem için kullanmayı zul saymaktadır. Koltuğun hemen solunda üzerinde gizemli bir örtü bulunan büyük bir koli görürsünüz. Bu örtüyü hiç kaldırmadım. Sanki kaldırsam bu odanın büyüsü bozulacak gibi hissediyorum. Ama o kolinin içerisinde çok kitap var biliyorum. (seni gidi seniii, çok okuyup âlim olacaan deemiii) Bu gizemli kolinin hemen karşısında odanın girişinde solda kalan elbise dolabı vardır ki, ben bundan bahsedip kirli çamaşırları dökmek istemiyorum. İnsaflı olmak, bir de politik olmak lazım. Sonra kalemin altında kalmak var. Ava giderken avlanmak var. Ama yine de tişörtlerden bahsetmeliyim. O kırışık,o deterjan kokusuyla elbise dolabı kokusunun birbirine girdiği tişörtler. Yahu arkadaş o kadar “mogaz” tişörtünü nereden buldun? Evin sponsoru mudur nedir:) Her gittiğimde o tişörtten giyiyorum. E zaten haftanın üç günü ordayım. Artık kendi evimde yatarken başka tişört giyemez oldum. Kendimi bazen tüpçü gibi hissediyorum. Bu nasıl bir imtihanmış ya rabbim ya. Tamam anladık mütevazi bir ev,ama bu kadar da olmaz ki:) Yani sen git bütün gün avukatların arasında resmi kıyafetlerle dolaş dolaş, en gözde markalarla haşır neşir ol (peh peh!), sonra gel burada böyle bir muamele gör. Hele o pijama yerine geçer diye çok ümit ettiğim ama olmasının ihtimal dahilinde bile olamayacağı,ama vazgeçemediğim,giydiğim ilk dakikada allahım ne yapıyorum ben dediğim ama sonra sonra kanıksadığım şortu görmeniz lazım. Allahım bu ne sefilliktir, bu ne serkeşlik ne salmışlık ne berduşluktur. Alışmadık şeyde durmak istemeyen şey misali bunun da her an çıkmak ister gibi bir hali var. Ama çıkmıyor da işin garibi. Rengi solmuş desem rengi solmuş olanlara hakaret olur. Hani bekletseniz yıllarca, onlarca kimyasal tepkimeye sokup çıkarsanız o rengi tutturamazsınız. Bazı yerleri delinmiş ama bu özellikle yapılmamış, kullanıla kullanıla o hale gelmiş. Ama hala da kullanılıyor işte. Anlayacağınız bu şortla da aramızda özel bir ilişki var.( hatta kendisinin özel bir adı da var, ama burada zikredip mahrem konulara girmeyelim:) saklayacağım zaten onu,harcatmam kimselere.(bir gün elbet bu ev boşaltılacaktır, ama bu şort ilelebet payidar kalacaktır.:)

Neyse efendim, elbise dolabının yanından devam edelim. bu elbise dolabının yan tarafına asılmış bir belge vardır. Çok önemli bir belgedir bu. AGD’nin yazı etkinliklerine katıldığından dolayı tebrik edilmiştir M.Ali kardeşimiz. Ama biraz çakma bir belgedir. Zira AGD’nin “yaz etkinlikleri” için düzenlettiği temsili belgeyi, “yaz” kelimesine “ı” harfini ekleyerek “yazı etkinlikleri” haline getirmiştir. Boşluk kısmına da “Mehmet ali başaran” yazınca mis gibi bir başarı belgesi olmuştur tahmin edeceğiniz üzere. Bu fikir o an kendisinden çıkmıştı. Çift okumayı okumuyor ki adam, yaşıyor:)

Odadan çıktığınız anda hemen sağınızda buzdolabı ile karşılaşırsınız. Girişi anlatırken bahsetmeliydim belki ama tam olarak girişe aidiyeti de yok zaten. Yani buzdolabını nereye sığdırsak diye düşünmüşler ve bu boşluğu içerideki anlatmadığım odadan çalarak kullanılır hale getirmişler. Gömme dolap gibi düşünün. Buzdolabın içerisini anlatmaya gerek yok ama şu ayrıntıyı vermem lazım. Raflar gazete ile kaplanmış:) titizliğe hassaslığa bakın. Yine bu faydalı eşyanın üzeri de gazete ile kaplanmış. Gazetenin üzerinde de aylardır orada duran sek süt paketi var ki ben bunun manevi derinliğini anlayamadığımdan hakkında çok fazla soru sormuyorum. Kendi halimde bazen tefekküre daldığım oluyor ama fazla da derine inmiyorum. Maazallah aklım karışır. Yani düşünsenize bir süt paketi neden oraya konulur, hadi konuldu neden alınıp dolaba konulmaz, hadi konulmadı neden çöpe atılmaz, hadi atılmadı neden insanları kendisine anlamsızca anlamlar yüklemeye kışkırtır. Bunlar benim şimdilik aklıma takılan basit sorular. Biraz derine inince daha kötü oluyorum:)   Buzdolabının kapağına ise düğün davetiyelerinden mini rende aletine kadar bir sürü şey asılmış.(mini rende aleti:) Aklıma gelenler çok ama yazacak zaman yok.

Evet arkadaşlar, bu odanın kısa hikayesi böyle. Şimdi kalan son odaya girmek üzereyiz. O son oda ki, gelmiş geçmiş en iyi mülki amir olacak adamın kaldığı mütevazı oda. Hasan Hüsnü’nün odası. Soyadı veremiyoruz. Adı çıkar maazallah. Ya da bu odayı şimdilik bekletmeye alalım. Belki başka bir zaman başka bir yazıda anlatırız orasını da. Hele Hasan’ı anlatmak üzerime vebaldir zaten.

 

Eledim eeleediiim…..:)

Geciken Ev Ödevi Ve Üç Çay+Bi Simit’lik Yolculuk

I

Deniz kıyısının hemen yanında, küçük bir pansiyonda ikinci günüydü. Vakit gece yarısını geçerken, pansiyonun bahçesindeki masalardan birine kurulmuş ve kalem kağıdı önüne sermişti. Tatilde olması sorumluluklarından kaçmasına izin vermiyordu. Ne olursa olsundu, başkanın yazıların gecikmesinden hoşlanmadığını bilecek kadar onu tanıyordu. Öğle vaktinde geçirdiği güneş yanması olmasaydı, yazı ikindi vaktinde bitmiş olurdu. Daha fazla gecikmek istemedi. Defterin boş sayfalarından birini rastgele açarak kaleme uzandı. Kafasının üzerinde asılı mor ışıklı sinek katletme aletinden gelen düzensiz ama devamlı çıtlama seslerini duymamaya çalışarak yazmaya başladı. “Kelimeler” dedi. “Akıp gidin. Beni fazla uğraştırmayın, olur mu?”

II

Sabah namazı için yataktan fırladım. Saat beşe geliyordu. Bende tatlı bir heyecan vardı. En geç yarım saat sonra babamla evden çıkmalı ve , Avcılar’daki metrobüs durağına yetişmeliydim. Yediye çeyrek kala Haydarpaşa’da olmam gerekiyordu ki bu, normal şartlar altında iki-iki buçuk saatlik bir yolu yaklaşık bir saatte almak demekti.

Her şey acele oldu. Hazırlanmam, metrobüs durağına gitmem, karşıya geçmem; bunların hepsi bir çırpıda gerçekleşti. İnanır mısınız, Haydarpaşa garına ayak bastığımda saat altı buçuktu. Dolayısıyla randevuya ilk gelme şerefine nail oluyordum.

Beni sabah namazının akabinde yollara düşüren neydi diye soracaksınız. İnanın, başkan o saatte fizana çağırsa giderdim onu söyleyeyim. Ama o da amaçsız iş yapacak değil ya, kutlu mübarek bir yolculuk adına sözleşmiştik. Çağın şahitlerinden, beyaz sakallı güzel insan Atasoy Müftüoğlu Eskişehir’de bizi bekliyordu. Haftalardır ertelenen ve canımıza su kestiren bu yolculuk mevzusu, Allah’ın izniyle yarım saat sonra gerçekliğe kavuşacaktı. Bir isimde haftalarca ısrar etmek garip görülebilirdi fakat Eskişehir’e gitmekle bunun ne denli yerinde bir ısrar olduğunu fark edecektik.

Benden sonra gara sırasıyla Ahmet ve Mehmet Ali abiler, Kevser abla ve Emine Nur teşrif ettiler. Saat yediye yaklaşıyor olmasına rağmen yedi kişi eksikti. Telefonlara sarıldık, endişe, telaş, heyecan; hasılı saat yediyi on geçerken Fatma abla ve Betül’ün gelmesiyle ekibin tüm üyeleri Haydarpaşa garında toplanmış oldu. Evet, herkesin heyecanı gözbebeklerinden fışkırıyordu.

Ekip tamamlandı ya, dolayısıyla artık trenin hemen gelmesini dileyebilirdik. Heyecan katsayımızı fazla artırmadan geldi neyse ki. Trene girişimiz çılgınca oldu. 12 manyağı vagonda bağır çağır gören yolcular, tuhaf bakışlarla bizi süzüyorlardı; sabah sabah bu enerjiyi nerden aldığımıza şaşırmış olmalıydılar. [O sırada yirmi beş yaşlarında elemanlardan birinin fısıltıyla homurdandığını duydum. “Sanki Amerika’ya gidiyorlar” diyordu. Adama döndüm, “Atasoy Müftüoğlu’na gidiyoruz, ne sandın şapşal” dedim. Adamın dumur olmuş sıfatına bir de kahkaha çarparak yerimize doğru yürüdük.]

Vagonun arka bölümü sanki özellikle Alıntılar Defteri talebelerine ayrılmıştı. Bu durum –zırt pırt sensörüne yakalandığımız otomatik kapıyı saymazsak- bize rahat hareket etme noktasında yolculuk sonuna kadar yardımcı oldu.

Oturduk ve ilk etapta ablalarımızın kendi paralarıyla aldığı (kendi elleriyle yaptığı demek isterdim) poğaça ve açmaları mideye indirdik. İçki satılıyor olmasaydı, tren restoranı da kahvaltı yapılabilecek şirin bir yerdi. “Ne bu şimdi TCDD’nin treninde?” demekten kendimizi alamadık tabi. (Sonra bunun saçma bir soru olduğunu da fark ettik) Yine de, kahvaltıdan çok daha ötesi vardı o üç buçuk saatte. Ekibin üyeleri, belki ilk defa bu kadar uzun süre hep bir araya gelmeyi başarmıştı; dolayısıla ortaya tadına doyulmaz muhabbetler çıktı. Önceki gün aldığımız çiçeği burnunda ses kayıt cihazımız da bu muhabbetleri belleğine alarak “kelimelerimizi” ölümsüz kılmış oluyordu.

Yolculuğun sonuna geldiğimizde saat 11’e yaklaşıyordu. İndik ve hayatlarında ilk defa Eskişehir treni görmüş şaşkınlar gibi trenin önünde onlarca poz fotoğraf çektirdik.

Düşünüyorum da Eskişehir güzel şehirmiş. Tramvayı çok şirindi mesela. Alçak binalar, temiz yollar, yeşillikler. Eskişehir bende “F tipi” ile özdeşleştiğinden bunların varlığından habersizdim. Atasoy abinin yazıhanesinin bulunduğu Yasin Çarşısı’na yürürken şehre göz atma fırsatı bulduk; gayet hoştu yani.

Abimizin yanına ikramsız girilmeyeceğini düşündüğümüzden, Kerem ve ben meyve almaya gönüllü olduk. Olduk olmasına da arkadaş, bu nasıl bir memleketti ki bir tane manav yoktu! Saptığımız onca manavsız sokaktan sonra (yalnız Tansaş denilen sütü bozuk markette bulmuş idik ki, Kerem’in “Efesleri dizmişler abi, hiç şansımız yok” deyince çıkmak zorunda kaldık.) kalkış noktamızdan yüzlerce metre öteye gittiğimizi fark ederek meyve yememe pahasına geri dönmeyi göze aldık. Neyse ki yakınlarda bulduğumuz bir pastaneden pasta aldık. (Böylelikle Atasoy abinin “Meyve bulamıyorlarsa pasta yesinler” esprisine maruz kalacaktık) Yaklaşık bir saattir içimde fırtınalar koparan, beni benden alan, zihnimi kemir kemir kemiren o soruyu daha fazla içimde tutamadım ve pastanedeki adama sordum: “Abi” dedim. “Bu şehirde insanlar meyve yemezler mi ya?”
(“E bu mu şimdi o soru” demeyiniz sakın sevgili okur. Bize iki kilo meyve yüzünden sokaklarını arşınlatan bu şehre şekva dolu bir şiir bile yazmak isterdim, o derece sinirlendim yani.)

Neyse, beş dakika sonra, çarşının yüksek katlarını, dar koridorlarını geçerek Atasoy abinin yanına varmış oluyorduk. Onu çok fazla tanımayan birisi, dünyanın farklı bölgelerinden gelen insanlarla şu küçük, kuytu yazıhanede görüşüyor olmasına çokça şaşırabilir, belki anlamsız bulabilirdi. Bence en önemlisi, boş durmama adına her gün yazıhanesine gelip çalışmalarını burada yürüten 67 yaşındaki bu adamın, tembelliği, miskinliği ve tüketimi bir hayat tarzı haline getiren insanlar için, suratlarına çarpılası bir örnek teşkil ediyor oluşuydu. Odasının ücra yahut küçük olması neyi değiştirebilirdi? Düşünsenize, ta İstanbullardan çıkıp Eskişehir’e sırf onun ağzına bakmaya gelmiştik.

İçeri girdik. Defter ekibi koltuklara kurulmuştu. Bizi gördükleri gibi gülmeye başladılar. [“Size meyve yedirme uğruna ayaklarıma kara sular indi alçaklar” diyerekten elimdeki poşeti sertçe sehpanın üzerine vurdum. “Kusura bakmayın Atasoy abi çıldırdık ya!”] Kısa bir hoşbeşten sonra, boş koltuk kalmadığı için yere bir örtü sererek üzerine oturduk. Şimdi tam “garip” kalmıştık işte.

Odada nostaljik bir hava vardı. Karşılıklı iki ahşap masa, sürme camlı bir kitaplık ve eski süet koltuklar. Nostaljik olduğu kadar mütevazı bir görünüm de sergiliyordu.

Herkes tekrar yerini aldıktan sonra Atasoy Müftüoğlu konuşmaya başladı. Ne hoş adamdı! Heybetli vücudu, bembeyaz sakalı –fazla düzgün bir kesimi vardı- ve dikkatle, nezaketle açılıp kapanan dudaklarıyla tam bir beyefendiydi. Hele “Efendim” diye seslenişi yok muydu, her söyleyişinde birbirimize bakıp tebessüm ediyorduk.

O konuştukça zihnimin yelpazeleri genişliyordu. Görünüşte çok farkında olmadığım ama fıtratımın şiddetle arzuladığı şeyleri dillendiriyordu besbelli; bu yüzden ağzım açık vaziyette onu dinliyordum. Son zamanlarda bana ciddi biçimde sıkıntı veren “mücadele metodunun işleyiş biçiminin nasıl olması gerektiği” konusunda önemli şeyler söyledi. Mutaassıplığın, cemaatçi ve daha genel anlamda mezhepçi bir fanatizmin zihnimizi prangalamasının doğuracağı hastalıklı durumdan, gelenek ve modernite arasındaki sıkışmışlığımızdan bahsetti. Özellikle gelenek konusunda önceki yazılarında ve konuşmalarında sıkça vurguladığı “nostaljik bir özlem” içersine girmememiz gerektiği konusu üzerinde ısrarla duruyordu.

Ben hitabeti kuvvetli olan insanlara imrenirim. (Rabbimin bir gün bana da bu kabiliyeti vermesini diliyorum) Atasoy abi tam iki buçuk saat yorulmadan, sıkılmadan, takılmadan; başlangıçtaki coşkusunu zerre kaybetmeden konuştu. O konuştu biz dinledik, biz dinledik o konuştu. Konuşma nihayete erdiğinde hepimiz heyecanı kuşanmış bir haldeydik.

Atasoy abi odanın uç kısmında yere dizdiği kitaplardan “birer” tane alabileceğimizi söyledi. Bunu ilk etapta duymadığımdan az daha üç kitap alma gibi bir öküzlükte bulunuyordum. Uyarılar üzerine Alberto Manguel’in Kelimeler Şehri kitabını seçerek diğer iki kitabı –tıpış tıpış- yerine bıraktım.

İkinci oturumda, Müslüman kadının İslami faaliyet içindeki konumundan bahsettik. Yine, geleneğin baskısına karşılık mutedil bir yolun izlenebileceğine vurgu yaptı Atasoy Müftüoğlu. Bu konu, yani kız-erkek beraberce bir faaliyet alanının paylaşımı konusu, toplantılarımızda netleştirmeye en çok zorlandığımız konuydu. Bu mevzuyu abartıya kaçmaksızın gündemimizde tutmamız, bizi gevşeklikten alıkoyacaktır Allah’ın izniyle.

Bizden sonra ziyarete gelecek başka bir ekip daha bulunduğundan izin istedik. Saat üç buçuk gibiydi. Elimde bulunan Firak kitabını imzalattım. Memnuniyetlerimizi dile getirerek oradan ayrıldık.

Namazı kıldıktan sonra yakında bir kahvaltı salonuna girerek güzel bir kahvaltı yaptık. Saatlerdir ağzımıza doğru dürüst bir şey sokmamıştık. Kahvaltı gezinin en güzel kısımlarından biri oldu. Kabul edelim ki, en güzel masa Ammar-Kerem-M.Ali üçlüsünün masasıydı.

Dönüş yolu ise günün en hararetli, en heyecanlı dakikalarını içine alacaktı. Günboyu yaşanan muhabbetleri tahlil etme imkanı bulduk. İşin komik tarafı, bir tartışma programındaymışız gibi konuşmaya başlayan kişinin ses kayıt cihazını hemen kapmaya çalışması oluyordu. Hatta kayıt cihazını eline alan kimilerinin “sesinin değiştiği” bile oluyordu. 

Hasılı, “heybemizi” çokça doldurarak dönmüş olduk Eskişehir’den. Şiir gibi bir adamla tanıştık ya, o da yeterdi hani. Tren Söğütlüçeşme’ye gelince ekibin yarısı treni boşalttı. Bu ziyaretleri devam ettirmemizin gerekliliği konusunda anlaşarak vedalaştık. Bir sonraki durağımız Mengüşoğlu’nun Bursa’sı olabilirdi mesela.

Yasin Çarşısı’nın Çaycısının Not Defteri

143 numaradan geliyorum. Atasoy Müftüoğlu’nun yazıhanesinden. 13 çayı az önce götürdüm. Çayları bırakırken bana yine “efendim” diye seslendi. Yahu utandırıyor adamı. Sen gelmişsin kaç yaşına, 20 yaşındaki adama efendim diye sesleniyorsun! Çok severim bu yüzden Atasoy abiyi. Yaşın küçük olsa da seni adam yerine koyuyor. Çok efendi, kibar, nazik bir insan.

Bir de yanına gelenler var. Her gün onlarca kişi o küçücük yazıhaneye girip çıkıyor. Ne konuşuyorlar, ne anlatıyor belli değil. Mesela bugün gelenler.. yahu iki saatlik görüşme için sen çık İstanbul’dan buraya gel. Bunun adı “manyaklık” değil mi şimdi? Ne işiniz var demezler mi adama? Tamam, iyi hoş adam da, İran’dan bile ziyarete gelen var yahu. 

Misafirlere üçüncü çaylarını verdiğime göre hemen yukarı çıkmama gerek yok. Bu son çayları zaten. İyi bir yöntem Atasoy abi adına; her gelen sınırsız çay içseydi adamın hesabı katmer katmer olurdu. Mütevazı adamın ikramı da mütevazı: üç çay bi de simit.

III

Eleman, yazıyı sonlandırdı ve defteri kapattı. 6 günlük tatilini bitirerek İstanbul’a döndü. Aradan geçen bir ay boyunca sahil kenarında yazdıkları defterinin arasında kaldı. Uyuşukluğu, bu bir ay başkandan ses çıkmamış olmasına bağlanabilirdi. Sonunda dayanamadı, dizüstü bilgisayarının karşısına geçerek yazıyı temize geçirdi.

Son noktayı Ramazan’ın beşinci gecesi koymuş oldu.

*Köşeli parantez içersine yazılan kısımlar anlayacağınız üzere tarafımdan kurgulanmıştır. Bahsi geçen kişi, kurum ve kuruluşların hiçbir gerçekliği bulunmamaktadır. Böyle bi şeyi niye denediğimi soracak olursanız, sormayın bilmiyorum.

EMMOĞLU NERDESİN, YEMEK YAPTIK, SENİ BEKLİYORUZ..”

Her gittiğimde mutlu olduğum bir öğrenci evinin hikayesidir.

Klasik öğrenci evlerini bilirsiniz. İki, üç, dört ve hatta daha fazla öğrencinin bilmem hangi vesilelerle bir araya gelip üniversite hayatlarını geçirdikleri evlerdir bunlar. Farklı karakterler, farklı davranışlar, anlayışlar, kültürler bir araya gelmiştir ve herkesin birbirine tahammül etmesi gerekir. Bu zordur. Bir erkek olarak bakıldığında bu zorlukları aşmak daha da zordur. Mesela tuvaleti nasıl görmek istiyorsan öyle bırakırsın ama bıraktığın gibi bulamadığında sinirlerin tepene çıkar. Kimin yaptığından ziyade neden yaptığına hatta nasıl yaptığına dair derin tefekkürlere dalarsın. Bu olay her başına geldiğinde o derin tefekkürlere dalıp dalıp çıkarsın. Ama atsan atamaz satsan satamaz bir durumdasındır, sırf bu yüzden evini değiştirmeye kalkmak çok mülteci bir hayal olarak kala kalır. Bu, işin en vahim de olsa yegâne tarafı değildir elbet. Kiranın ödenmesi, faturaların ödenmesi, yemek ve sair giderlerin hesabının tutulması bir yana temizlik nöbetindeki anlaşmazlıklar, yemek yapma sırası ve ne yapılacağı (genelde menemendir bu, ama çok büyütülür:) her zaman sorundur. Tabi bu sorunlar muhabbet ortamının olduğu evlerde yumuşak geçişlerle atlatılır. Her zaman bir toparlayıcı birisi vardır. Aslında buna toparlayıcı değil de kendini feda eden desek daha yerinde olur. Eğer bir öğrenci evinde bu “abi kavga çıkmasın” tarzında yaşayan güzel insan tipi olmasa o ev çekilmez olur. Lanet acayip bir şey olur yani. Her eve lazımdır o türden insanlar.

Tek kişilik öğrenci evleri vardır bir de. Eğer tek kişi kalıyorsa onun adı öğrenci evi değildir aslında. O başka bir şeydir. Aradığınız samimiyeti bulamadığınız, her an kalkmak istediğiniz, sanki misafirliğe gitmiş gibi bir halin üzerinize sindiği bir yerdir. Her şey yerli yerindedir ve hepsinin üstünde dokunulmazlık jelâtini vardır. Ev sahibinin “sahipliğini” sonuna kadar hissedersiniz.

Ya da birden fazla kişinin kaldığı ama birbirlerinden bihaber oldukları öğrenci evleri vardır. Buradakilerin bir araya nasıl geldiği de muammadır. (Benim için hala muamma olduğundan bir şey söyleyemeyeceğim:) Bunlar ilk örnekten daha nalet yerlerdir. Buralarda öğrenci evi değil adeta pansiyon havası solursunuz. Hiçbir birlikteliğin olamadığı, ortak yapılan işin sadece aynı eve girip çıkmak olduğu, kendinizi her daim yabancı hissettiğiniz mekânlardır bu tür evler. Belki de öğrenci evi dağınıklığının zirve yaptığı yerlerdir. “Ben ne yapıyorum burada hemen çıkayım da rahat bir nefes alayım, yabancılaştım iyice kendime de, öğrenciliğe de, hayata da” diyebilme ihtimalinizin yüksek olduğu gidilmeyesice yerlerdir kısacası. Gidince kalınamayan, kalınca rahat edilemeyen, insanı gurbette gurbete düşüren yerlerdir:) Bu tür evlerde hele bir de sigara içiliyorsa oradan acilen uzaklaşılması gerekir. Allah muhafaza kalmak zorunda mı kaldınız; ertesi gün insan içine çıkmayın, evinize gidin duş alın elbiselerinizi değiştirin, en son tövbe istiğfar edip yeni bir sayfa açın hayatınızda. Evet evet abartmıyorum bunları yapın:)

Unutun!

Unutun bütün yazılanları. Çünkü şimdi yukarıda anlatılanların alakasının olmadığı bir yere gidiyoruz sizinle. Burası İstanbul’un Mecidiyeköy’ünde, Mecidiyeköy’ün aşağılarında bir yer. İzzetpaşa durağında indiğinizde cep telefonu marifetiyle tarifi yapılır. Yokuş inersiniz. İnerken ayrı çıkarken ayrı yorulursunuz.( Bu kadar ayrı yorulmaları yaşadığınız yere haftada en az üç dört kez gidiyorsanız düşünün muhabbeti artık.) Aşağı kapıdaki zil çalışmadığından yine cep telefonunu kullanarak ve evdeki “cep telefonu” kullanan birisine telefon açarak aşağıda olduğunuzu bildirirsiniz. Anahtar genelde gazeteye sarılarak atılır. Ayağınızla futbol tabiriyle “stop etmeye” çalışırsınız. Başarılı olduğunuzda aptal bir sevinç yaşarsınız. (Süresi kısadır bu sevincin anlamsız olduğundan:) Neyse efendim dizlerinizi kırarsınız gayet alçakta olan kilidi açarsınız. Zaten buradan başlar kendinizi evinizde hissetme hali. Ağır ağır çıkarsınız merdivenlerden. Ben, bunu fazla yapamadım şimdiye kadar, ama siz yapın. Soluyun eski apartman kokusunu. Kapı önlerindeki dağınık ayakkabılar kapının ardındaki yaşamla ilgili istemeden de olsa fikir versin size. Sadece ayakkabı kalabalığı mı? Hayır tabi ki. Mesela, o boşluğun israf olacağından korkmak mı dersiniz, artık ne derseniz deyin oraya her şey bırakılmış olabilir. Kullanılmayan ama kışın kullanılacak olan soba, sulanmaya layık görülmeyen ve hayattan ümidini kesmiş çiçek,bitki vs., eski usul bidonda kurulmuş ve bekletilmeye alınmış turşu(lar), muhtemelen sokakta halı yıkamak için kullanılan bahçe hortumu, çocuk bisikleti, sebzelik, odun veya kömür torbaları, bir kere bile kullanılmamış olan ayakkabılık, duvara asılmış bebek arabası, karton yumurta kutuları ve eskimiş-tozlanmış kapı önü paspası. Bunları tefekkür ederek beşinci kata ulaşırsınız. Kapı mevsim yazsa açık olur. Kışsa zaten anahtarınız vardır, açar girersiniz. İçerde yaşayanlardan önce içeriyi anlatmak daha iyi olacak. Kapıdan girer girmez hemen sağda masa üstü ocakla karşılaşırsınız. Dış kapıyla bitişik durumda bir masanın üstünde eski gazeteler(genelde taraf gazetesi) ve onun üstünde bu ocak. Klasik öğrenci evlerindeki ocaklara benzemez, birikmiş yağ kalıntıları, kir pas yoktur. Olması gerektiği kadar temizdir yani. Anne temizliği de aramayın; “etik olmaz”:) Bu güzel evde halıfleks kullanılmaktadır. Bu aralar artık moda daha çok parkeden yana bilirsiniz. Bu anlamda modern dünyanın bu evde canı çok sıkılır diyebilirim. Ama ev tam bir Amerikan tarzı:) Saçmalama dediğini duyar gibiyim M.Ali kardeşim. Ama hiç kızma! Mutfak girişle bitişik durumda olduğundan ve ben girişi giriş olarak değil de salon olarak kabul ettiğimden böyle anlattım. Öyle ya Amerikalılar salonlarıyla mutfaklarını beraber kullanıyorlar. Neyse efendim, girince mutfakla karşılaşmak iştahınızı açıyor zaten. Mutfağı da biraz anlatmak lazım. Bir tezgâh. Tezgâhın üstünde bir adet bulaşık dizgeci.(bu isim tamamen istişare sonucu bulunmuştur:) Tezgâhın altında öyle dolap falan yok. Tezgâhın hemen altına montelenmiş korniş ve bu kornişe takılı; bire iki boyutunda, kahverengiye çalan, parlak, perdeden bozma örtü ve bunun arkasında ne olsa beğenirsiniz; ayakkabılık ve elektrik süpürgesi.
Peki evde kap-kacak diye tabir edilen tabak çanak nereye konuluyor dersiniz? Tabi ki tezgâhın hemen karşısında, duvara montelenmiş raflara. Bu raflar ki bana Anadolu’daki evleri hatırlatır. Eve girip de şöyle bir tezgâha göz attığınızda eğer Anadolu evlerini anımsamıyorsanız Anadolu’yu unutmaya başlamışsınız demektir. Aman dikkat edin. Kopmayın bu kadar oralardan. Efendim kapıdan girdiğinizde tam karşınızda bir ayna vardır. “Eve girdin, hemen rahatlama, kendine bir çeki düzen ver, sonra otur oturacaksan” kabilinden. Aynanın hemen altında alakasını bir türlü kuramadığım bir şekilde(ayraç anısı adlı mailde tüm bunları görebilirsiniz) baharat kavanozları vardır. Dikkat edin kavanoz diyorum, plastik kutu değil yani. Hangi öğrenci evinde üşenilmeyip baharatlar kavanozlara konulur ki. Bu baharatların üzerinde bulunduğu iki katlı cam sehpa da evlere şenliktir. Benim için de ayrı bir sevinç kaynağı olmuştur bu sehpanın birinci katı. Çünkü bir “çocuğun” hoşuna gidebilecek bir şeyler kesinlikle olur bu katta. M.Ali’nin çantasından da eksik etmediği yulaflı bisküvi, kremalı bisküvi, burçak, kırmızı kaplı bimden alınma gevrek. Çayla beraber “götürülmek” üzere bunlardan biri kesinlikle bulunur. Bulunmadığı zamanlarda bir eksiklik var demektir. Bakınca cancanlı bir bisküvi paketi görürseniz içinizi anlam veremediğiniz bir sevinç kaplar. Hani cebinizde paranız olur da kafanız rahattır ya, onun gibi bir şey işte. Bu arada bu sehpanın üzerinde sehpa örtüsü vardır filan diye düşünüyorsanız resmen yanılıyorsunuz. Çünkü “taraf” burada da tarafını belli etmiş ve iç sayfalarıyla başköşede yerini almıştır. Sehpanın hemen solunda bir oda kapısıyla karşılaşırsınız. Bu oda, tek kişilik bir yatak ve hemen kapının arkasında basit kurulum bez bir dolaptan müteşekkildir. Sonraları girişte bulunan otuz yedi ekran televizyon da sehpasıyla birlikte bu odaya taşınmıştır. Evet evet yanlış duymadınız, bir televizyon var bu evde:) Ama durun, hemen heveslenmeyin. Çünkü söz konusu televizyon( son model plazmalara, efenim, elsidilere “nazaran” cep telefonu kategorisine de sokulabilir:) çalışmaz. Ama çalışmadığından değil çalıştırılmadığından. Gereksiz bir mahlûk olduğundan mütevellit değer verilmez kendisine. Gündelik kullanılmaz, “şöyle bir eve gideyim de televizyonun karşısına geçip pinti pinti zaman geçireyim”lik bir hali yoktur. Zaten bu verilmeyen değerden dolayı küsmüş girişte iken içerdeki odaya taşınmıştır. Peki neden hala bu evdeki mevcudiyetini muhafaza ve müdafaa etmektedir? Sidi ve dividi oynatıcıyla mündemiç olduğundan.(mündemiç: iç içe geçmiş, beraber anlamında:) Bazen izlenmesi gereken filmler büyük bir tevekkül ve tevazuyla bu televizyonda izlenir.

Küçük odanın kapısı ile M.Ali’nin odası arasındaki kiriş duvarına dayalı bir koltuk vardır. Tek bir koltuk. Belli ki bir koltuk takımının kalan son ferdi. Evdeki yerini korumaya çalışıyor. Alakasız ve yalnız bir hali var. Genelde kendisinin üzerine değil de karşısındaki çek yata oturulur. Acil durumlar için vardır. Sonra kadim bir hali de vardır. Yani eskimeyen, samimiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş bir hal. Hakkında çokca cümle kurulması gereken bir eşya da, ben beceremiyorum işte.

Veeeee. M.Ali’nin odasında sıra. Odaya girmeden önce biraz soluklanın. Hemen girmeyin bence. Her santimetrekaresine ayrı bir değer verdiğim bir oda bu. Hemen koymam içeriye sizi. Sabırsızlandırırım. Yorarım, kızdırırım, “gir artık şu odaya” dedirtirim. Öyle yağma yok. Önce üç ihlâs bir Fatiha, okunmuş tesbih, pirinç tanesi, dilek taşı ve benzeri ekipmanı hazır etmeniz lazım. Sonra bir kuple şeyhin himmeti, stajyer şeyhin duası, keramet ehli mektep mensuplarının rızası da unutulmamalı tabi. Hımm, anlıyorum, tamam tamam duydum sesinizi. Artık girelim şu odaya bence de…

Sanal Alem Çok Alem!

Başlıktan da anlaşılacağı gibi yazımız sanal alem üzerine olacaktır. İnternet kullanımının arttığı günümüzde internet yayıncılığını, süreli yayınlardan dergilerle karşılaştırmaya çalışacağız. Daha sonra dergilerde varolan eleştiri mekanizması ile sanal alem üzerinden yürütülen yorum-eleştiri ağını incelemeye çalışacağız.

İnternet öncesinde süreli yayınlar günümüzde olduğundan daha fazla rağbet görmekteydi. Günlük gazeteler daha ziyade güncel haberlerle alakalı iken, gündeme dair söz söyleyen dergiler ise kültürel konulara da ağırlık veriyordu (günümüzde de böyle). Bu tür dergiler fikir ve kültür hayatının sürdürülmesine büyük katkı sağlamaktaydı. Bu yayınlar deneme, makale, inceleme, araştırma, eleştiri vb. yazılardan ve belirli konulara yönelik derlemelerden beslenmekteydi. Ayrıca süreli yayınlar okuyucuya hitabeden medya iletişim araçlarının başında geliyordu. Fakat süreli yayınlarda eleştiri mekanizması günümüzde sanal alemde olduğundan farklı işliyordu. Örneğin dergilerdeki yazılarla ilgili düşünceler ve yorumların yayımlanması, sayfa sayısının yetersiz olması gibi bir takım teknik imkansızlıklardan dolayı mümkün olmuyordu. Fakat bu durum, dergilerde eleştiri mekanizmasının varolmadığı anlamına da gelmiyordu. Eleştirinin yerinde olmasına dikkat edilmesi ve üslubuna itibar edilmesi, bu eleştiriyi- dergi yayıncılığının çizgisine uygunluğu esas alınarak- bir sonraki sayıda yazı olarak yayınlatmaktaydı.

Büşra Bulut ve hediye çılgınlığı

Buyrun bakalım..
(renkler ilginç bi şekilde cırtlak çıktı size de öyle geliyor mu?)

büşra bulut

2 / 112