Ay: Temmuz, 2009
Bölüm 1: PAMUK ŞEYH VE UÇAN AYAKKABILAR
Bir varmış, bir yokmuş…
Herkesin tanıdığı ve tekrar tanıtma gibi bir yanlışa düşmeye gerek duymadığımız Alıntılar Defteri kahramanlarımız, cahilliğe karşı yaptıkları cihatta kazanan taraf olmak için sürekli çabalıyorlarmış. Elbette bu savaşta muzaffer olmak çok çalışma isteyen bir iş olduğu için kahramanlarımız da kalemlerini kılıçtan keskin tutmaya azmeden insancıklarmış…
Neyse efendim; bizimkiler boş durmamak, Allah rızasını kazanmak için ilimin kapısını çalmaya karar vermişler. İlim, kahramanlarımızı çok uzak ülkelerden birinde yaşayan Atasoy Müftüoğlu adında namı dört bir yanı sarmış yaşlı bir bilgeye yönlendirmiş; ‘Mehmed Ali Abi’ lakaplı başkanları ve kutsal kaynakların bazılarında kardeşi diye rivayet edilen ‘Ahmed Abi’ lakaplı eş başkanları bu teklife teşekkür etmiş ve ekibi tren istasyonunda toparlamaya karar vermişler. Kısa zaman sonra biletler hazırlanmış, tren istasyonunda beklemeye başlanmış. Şeyh ve müridleri tüm endamlarıyla erkenden istasyondaysalar da, her zamanki gibi Fatıma Hanım ve dolayısıyla da masum mu masum Zeynep son dakikalara kadar orada değilken, Şeyh’in kerameti alameti olsa gerek, geç gelme konusunda pek mahir olan Fatıma Hanım tam zamanında istasyona ulaşınca herkes rahatlayarak biletleri alıp trene binmiş. Yalnız bir gariplik varmış ki; Oku İşleri Müdürü Büşra Hanım’ın (yıllar sonra ortaya çıkan ve şu an edebiyat müzesinde saklanan) anlık defterlerinden birine göre biletlerde bir keramet varmış. O.İ.M olayı şu cümleler ile özetliyor: “Anlam veremediğimiz bir şeyler olmuş. Biletler bazı mübarek isimlerle değiştirilmiş. Mümine Çakır gibi… Hepimiz başta korksak da, şimdi bunun başka bir keramet olduğuna inanıyoruz. Bu yalnız olmadığımızı gösterir; burada, trende bizden başkaları da var… Şeyhimiz onları hissediyor.” İşte böyle birtakım esrarengiz hadiseler olmuş sevgili okuyucular. Tabii bu işte bir keramet olduğu için Şeyhimiz ve müritlerimiz yola devam etmişler. Yolculuk yıllar değil, haftalar değil , günler değil, tamı tamına dört saate yakın(!) sürmüş. Yanlış duymadınız dört saat! (Üç de olabilir.)
Yolculuktan bahseden kitabelerden birinde şöyle bir anlatım geçiyor: “Uzun ve keyifli bir yoldu… Mavi gökyüzünün altına güneşlenircesine serilmiş, mücevherlerini takıp takıştırmış yeşil bahçelerden, ihtiyar olduğu kadar heybetli dağların yanına örümcek ağı gibi örülmüş, efkarlı demir yolundan (hızlı expresse rağmen) ağır ağır yol alan, ürkek taylara benzeyen bir avuç gezgindik. Çayları köpüklü bardakta içip, kahveyi de köpüklü seven, dağların nispet edercesine yer yer gizlediği, yer yer karşımıza çıkardığı manzaralara, derelere, çaylara hayranlıkla bakan birer defter sayfasıydık hayat dediğimiz alıntılar defterinde…”
Kahramanlarımız böyle güzelliklerin içinden, sırtlarında zaman yüklü heybeleriyle geçip giderken güzel sohbetlere dalmışlar. Müritlerden Kerem ve Zübeyr Efendilerin bilgi paylaşımları sürerken; şeyhimiz, varisi Fatma Hanımın seçilmiş kişi olduğuna delalet eden kerametleri anlatmaya başlamış: Fatma Hanım Hazretlerinin kaybolan cep telefonunun, düştüğü sokak kenarında nasıl başka bir boyut tarafından nurlandırıldığını ve nasıl bir mücahidin gözüne çarp(tırıl)ıp sahibine mucizevi bir şekilde geri getirildiğini anlatan şeyhimiz fark etmese de herkesin gözlerini yaşartmış. Öyle ki kahramanlarımız bu mucizeye on üzerinden on puan verip, Fatma Hanım Hazretlerinin müstakbel şeyh olacağına inanıp, ona tabii olmaya söz vermişler.
Böyle güzel muhabbetler devam ederken, trenimiz Eskişehir garına gelmiş ve kahramanlarımız Gri Sakallı Bilge Atasoy Müftüoğlu’nun şatosuna doğru yola koyulmuşlar. Eskişehir meydanına çok yakın olan mütevazı şatoya kısa zamanda varmışlar. Son anda elleri boş olarak gittikleri akıllarına gelmiş ve oy birliğiyle aralarından en hızlı iki kişiyi (Ammar ve Kerem Efendiler) kasabaya meyve almaya göndermişler ve geri kalan üyelerimiz bilgenin şatosuna ayak basmışlar. Bilgemiz oldukça kibar ve hoş bir şekilde karşılamış kahramanlarımızı ve her birine oturacak yer vermiş. Konuşmaya başlamadan önce diğer gezginlerin gelmesini beklemeyi teklif etmiş ama uzun bir zaman geçtikten sonra bilgilerini paylaşmaya başlamış. Konuşmasında çok gizli, önemli noktalara değinmiş; kahramanlarımızın yapmaları gerekenlerle ilgili öneriler ve küçük ipuçları vermeye başlamış. Bu arada öykümüzün diğer iki kahramanı hala ortada yokmuş. Meğer kahramanlarımız meyve bulamamışlar, bulamadıklarıyla da kalmamış yolu kaybetmişler. Daha önceden tedbir alıp gittikleri yolu kaybetmemek için geçtikleri yerlere ekmek kırıntısı dökmüşler. Ama onlar geri dönene kadar börtü böcek tüm kırıntıları yemiş, bitirmiş. Kahramanlarımız da bu yüzden uzun süre yol aramakla vakit kaybetmişler. Neyse ki Şeyh’in nuru yollarını aydınlatmış ve “meyve yoksa pasta alın” diye esrarengiz bir ses kulaklarına fısıldamış, onlar bu gizem dolu olay karşısında söylenileni yapmışlar… Nihayet efendim, yolu bulup şatoyu bulmuşlar. Gri Sakallı Bilge, onlara nükteli sualler yönelttikten sonra konuşma kaldığı yerden devam etmiş. Neler konuştuklarına gelince; işte bu büyük bir muamma… Konuşma çok özel olduğundan ötürü sır gibi saklanmakta. Zaten öğrensek de anlatacaklarımız başlı başına bir kitap oluşturacağı için o kısımları ileri tuşuna basarak sarıyoruz.
Konuşma sonrasında, kahramanlarımızın kendilerine çok yararlı olan ve çok hoşlarına giden birkaç saat geçirdiklerini biliyoruz. Atasoy Müftüoğlu, her birine hediye olarak yüce kitaplar vermiş ve kahramanlarımızı güler yüzle uğurlamış. Dönüş yolunda yemek yiyerek pillerini tazeleyen yiğit ve yiğidelerimiz, meşakkatli yolları keyifle aşıp tren garına gelmişler ve Eskişehir’e veda edip kalkmak üzere olan trene binmişler. Dönüş yolculuğunda Mehmed Ali Abi ve Ahmed Abi, Zübeyr Abiye yazdıkları ‘Zübeyr İçin’ isimli şarkıyı tüm trene, şeyhe ve müritlerine dokunaklı bir şekilde söylemişler. Zeynep Hanım olayı şöyle anlatıyor: “ Orda olmanız gerekirdi. Trende herkes gözyaşlarına boğulmuştu. Sevinen tek kişi ise mendil satıcısıydı… ” Ağlama faslı atlatıldıktan ve etraf durulduktan sonra, Kübra Hanımı oldukça kızdıran Sayın Başaran özür dilemeye kalkmış ama özür dilerken Kübra Hanımın üzerine bir matara suyu kazara döküp, sinir seviyesini ikiye katlamış. Neyse ki insanları çabuk affedebilen Kübra Hanım, Mehmed Ali Abiyi affetmiş. Yolculuğun geri kalanında şeyhimiz Kevser Hazretlerinin şehitlik planları, mezar taşına yazılacak yazı (Mezar taşı yazısı: “Kevser olmasaydı Özgür Açılım olurdu, Kevser’i soranlar bilsinler ki O bir Şeyhti ama ölümlüydü, bu yüzden şimdi Kevser yok ama Özgür Açılım var!” ) konuşulmuş, bilgenin sözleri uzun uzun değerlendirilmiş, şefkat nazarının önemine dikkat çekilmiş, konuşma şeyhimizin kutsaması ve duasıyla bitirilmiş.
Yolculuğun sonuna doğru, gökyüzü feracesini giymiş ve yıldızlardan başka bir ışıltısı kalmamış. Ne demiş atalarımız? “Sabahın şerri, gecenin hayrından iyidir.” Tabii bunu kulak ardı eden kahramanlarımızdan Mehmet Ali Abi ve Ahmed Abiyi lanetler gelip bulmuş (araştırmacılarımızın tahminine göre laneti yapan kişi; dikkatleri üzerine çok fazla çeken, trenin seyyar satıcısı) ve ne dediklerinden habersiz bir şekilde, kötü güçlerin etkisinde kalarak pamuk mu pamuk şeyhimize “Otoriter” demişler. Şeyhin tepesinin atmasıyla kendine gelen başkanlarımız özür dilese de, üst makamlar tarafından pek hoş karşılanmayan bu sözlerin cevabına karşılık cezaları çoktan kesilmiş. (İlerleyen cümlelerde göreceksiniz…)
İstanbul’a geldikleri zaman şeyhimizin durağından bir önceki durakta müritlerin pek çoğu trendeki kötü güçlere dayanamayıp vedalaşarak, treni terk etmişler. Geriye kalan müritler trenden indikten sonra karanlığa boyun eğmeyerek yollarına devam etmişler. Şeyhimizin; çarpma, yamultma, vurma, kırma, ezme, geçme, ağzından ve gözlerinden alev çıkarma yeteneklerinden bahsedip imanlarını tazelemişler. Daha sonra şeyhi durağa bırakmaya kalkıştıklarında ise birden pamuk şeyhimizin miraca yükseldiğini (göremedikleri halde) hissetmiş olan müritlerimiz, ağlayarak yollarına devam etmişler…
Kahramanlarımızdan Mehmed Ali Abi ve Ahmet Abi, karşılarına çıkan bir camide namaz kılmaya niyetlenip ayakkabılarını içeri almadan namaza başlamışlar. Namaz bitince mücahitlerimiz ağır çekimde, koltukları hava yastığı gibi kabarmış bir halde dışarı çıkmışlar. Mehmed Ali Abi karizmatik bir şekilde ayakkabılarını giydiği sırada Ahmet Abinin yüreği endişeyle dolmuş. Çünkü ayakkabıları, pamuk şeyhimizin neşesiyle beraber uçup gitmiş. Şeyhin yüceliğine saygısızlık ettiklerini anlayan iki kardeş çok üzülmüş, ama olan olmuş bir kere. Mehmed Ali Abi de kardeşinin çorapla sokaklarda yürümesine dayanamayıp o da çorabıyla kardeşine eşlik etmiş. Hal böyle olunca, halk onlara deli gözüyle bakmış. Uzun süre yürüdükten sonra Mehmet Ali Abinin pek hoş şekillerde tanımlamadığı bir ayakkabı almak zorunda kalmışlar ve yaptıkları bu büyük hatadan ötürü kalplerinde oluşan yarayı telafi etmek için kırk gün kırk gece kendilerini ilme adamışlar.
Ve sonunda gökten üç ayakkabı düşmüş: Birincisi şeyhin önüne, ikincisi kara büyünün etkisinde kalıp Pamuk Şeyh’e “otoriter” diyen başkanların kafasına, üçüncüsü de ibret olsun diye masum müritlerin yanına…
Şeyhe uzanan diller de böylece kurumuş.
şu yaşıma geldim halen ölüme hazırlıklı değilim ya işte bunun mahcubiyeti
Bugün bir nebze öldüm.
Olay şöyle gelişti:
Yürüyordum
Biri arkamdan gelip
Ansızın omzuma dokundu
‘yüzü görünmüyordu.’
Bir anlam verebilir misin dedi
Çıkarttım verdim
Gülümsedi bana
Bu mu dedi,
Bu anlamdan çok sanı!
…
(‘dünya, geç oldu, biz kalkalım artık!’)
bulantı
ete bulanmış bütün yollar
şehvetin kokusu genizleri yakıyor
istanbul’da
azaba müstehak
azaba hevesli bir halk
daralan vakitler
daralan vakitler mi hep mektebin kaderi
ey ahali!
“bülbüller” ötmeden ses vermeyecek bu karga,
metruk sayfalar burda,
müntezir(beklenen) kalemler hani?
ses verin ey ahali,
başlamadan bir kavga. .
memlu hokkalar burda,
elvan kalemler hani?
“firari” gelsin diye
kalemler mi kırılsın
bakın cümleler öksüz,
yetim kaldı heceler
boşalmış sıralar, neden?
sessiz buralar, niye?
Mektebin firari bülbüllerine ithaf olunur, ses gelene kadar kalemimi kırıp intizâra geçiyorum, dizimi kırıp inzivâya çekiliyorum. . selam ile. .
ahenger
daralan vakitler
kelimelerin yüzünden
bu halde bulunuyorum
mahrum ve mahcur.
Olmazlanıyorum:
bu ifadenin ederi bu!
Hâl bu ki
Kelimelerin içinden gelsem
değerli bulunurdum!























